AC3 Veritabanı / İnsanlar

BİREYLER

 

ACHILLES DAVENPORT

Görünüşüne bakarak düşünmeyebilirsin ama bu adam, Suikastçıların çok güçlü bir dalının akıl hocasıydı – Koloni kardeşliği.

Achilles’in Suikastçı olmadan önceki hayatı iyi kaydedilmemiş. Görünüşe göre Tapınakçılar 1763’te birliği nerdeyse yok ederken kayıtların çoğu yok edilmiş.

Elimde olanlara göre, Achilles 1730’larda katıldı ve 1746’da akıl hocası oldu. Onun daha koloniler yayılan Suikastçıların ekibinin başı olmadan önce askerlik ve organizasyona dair bir yeteneği vardı. Achilles, tarikatla İrokua konfederasyonu ulusları arasındaki bağlantıları güçlendirdi, özellikle Kanien’kehá:ka, kayıtların gösterdiğine göre, Connor Suikastçı olan ilk Yerli Amerikalı.

 

ALEXANDER HAMILTON

Alexander Hamilton Amerikan Devrimi sırasında George Washington’ın en güvenilir danışmanlarındandı ve Birleşik Devletler’in ilk maliye bakanıydı.

Hamilton 1757’de Karayipler’de doğdu ve 11 yaşında öksüz kaldı. Fakat zekâsı kendini erken gösterdi ve işverenleri üniversiteye gitmesi için aralarında para topladı. Ya bunu istiyorlardı ya da sadece onu başlarından atmak istiyorlardı. Hamilton 1773’de New York’a taşındı ve King’s Collage’e (daha sonra Columbia University oldu) gitmeye başladı. 1774’den itibaren, asi yandaşı makaleler yazmaya başladı – Kral tarafından ad verilmiş bir okula gitmenin hevesinde değildi – ve 1775’in başlarında milislere gönüllü olarak katıldı. Ayrıca… Muhtemelen tam olarak sponsorları da onu göndermeden önce bunu düşünmemişlerdi.

Hamilton 1776’da New York’un işgali sırasında savaştı. Doğuştan bir liderdi ve George Washington onu emir subaylığına atadı – 5 yıl boyunca yaptığı işe. Fakat Hamilton savaş meydanlarına geri dönmeye hevesliydi 1781’de Yorktown zaferinde orduları komuta etti.

Hamilton 1788’de New York Meclisinin bir üyesi oldu. Federal Hükümeti finanse etmek için özel bir tespit geliştirdi ki o zamanlar… şey, çulsuz, üye eyaletlerden vergi talep etmek yasaktı. (Bir süre sonra kulağa çok hoş gelebilir federal vergi beyannamene bakarken, hükümetin kendi ordusuna para ödeyemediği anlamına geliyordu. Para alan askerler gibi.)

1787’de, Hamilton ilk Hazine Bakanı olarak atandı, o makamda güçlü federal bir hükümet için savaştı (Thomas Jefferson’la hararetli bir rekabete girişti, eyaletin haklarını destekleyen kişiyle). Hamilton US mali politikasının kurulmasından sorumluydu, detaylar yani muhtemelen önemli detaylar ama tanımlanamaz bir şekilde sıkıcı ki cümleyi bitirmeye bile zor zahmet ettim.

Ama ettim. Çünkü önemsiyorum.

 

ALTAÏR IBN-LA’AHAD

Altaïr Masyaf kalesinde, Suikastçı Tarikatı’nda doğdu. Küçük yaşları zorlu bir hayat içerisinde geçti – annesi onu doğururken ölmüştü. Sonra, genç bir erkekken, babası Masyaf’ın ilk kuşatılışı sırasında öldürüldü. Hemen arkasından, babasının hayatını kurtarmak için canını verdiği Suikastçı 11 yaşındaki Altaïr’in gözleri önünde intihar etti.

Ebeveynlerinden yoksul kalan Altaïr Al Mualim’i – tarikatın gelecekteki Üstad’ını – bir baba figürü gibi görmeye başlamıştı. Al Mualim Altaïr’in potansiyelini fark etti ve onunla özel olarak ilgilenmeye başladı. Altaïr 25 yaşına geldiğinde Usta Suikastçı rütbesine ulaşmıştı – bu duyulmadık bir başarıydı. Eğer bir yerlerde bir Suikastçı Rekorlar Kitabı varsa, ön sayfada bu adamın resmi olmalı.

Altaïr Suikastçı tarihindeki en büyük savaşçılardan biriydi – buna mukabil ölçüde de kibirliydi. 1191 yılında itikadı parçalanmaya yaklaştırdığı ve Cennet Elması’nın neredeyse Tapınakçılar’ın eline geçeceği felaketle sonuçlanan bir görevin ardından Altaïr çırak rütbesine geri düşürüldü ve baştan başlamaya zorlandı.

Rehabilitasyonunun bir parçası olarak, zamanının Tapınakçı itikadının en önemli figürlerini öldürmekle görevlendirildi ki bunların arasında Büyük Üstat Robert de Sable da vardı. Trajik olarak Altaïr, sonunda hem bir Tapınakçı olduğu ortaya çıkan hem de Elma’nın etkisi altında yozlaşan Al Mualim’i öldürmek zorunda kaldı. Ustasının ölümünün ardından Altaïr itikadın kontrolünü ele aldı ve itikadı dünya çapında yaygın, gizli bir örgüt haline getirdi.

Altaïr’i böyle ölümcül bir Suikastçı yapan şeylerden biri bugün bizim “Kartal Görüşü” dediğimiz, İlk Uygarlık’tan miras kalan bir tür altın histi. Bu onun düşmanları ve etrafındakiler hakkında gözün görebileceğinin ötesinde bir algıya sahip olmasını sağlıyordu. Elbette, bunu benden daha iyi bilirsin (bunu söylediğime inanamıyorum) çünkü bu senin de kanında var ve şu anda burada oluşunun sebebi de bu.

Eh, dürüst olalım. Burada benim vahşi cazibem ya da benim sıcak, içten sarılışlarım yüzünden olmadığını sen de biliyorsun.

 

AMANDA BAILEY

Amanda Bailey, Amerika Devrimi sırasında Martha’s Vineyard’da iyi tanınan ve sevilen bir hancıydı.

1730’da Kuzay Carolina’da geniş bir ailenin en büyüğü olarak doğdu. Annesi, 14 yaşındayken öldü ve Amanda küçük kardeşlerine  çalışarak tek başına bakmak zorunda kaldı.

Amanda, Robert Faulkner ile ilk kez genç bir kızken karşılaştı – Robert Birleşmiş Tüccarlar Şirketi için çalışıyordu, Amanda bir barmendi – açıkça tam bir romantizm karışımı. Faulkner, Suikastçilere katılmak için Halifax’tan kaybolana kadar Mektuplaştılar  – Sanırım bu, bugünün mesajlaşması oluyor. Üzgün surat.

Raporlar, Faulkner’ın denize düşüp öldüğünü göstermesine rağmen Amanda, onun bir yerlerde yaşadığını hissediyordu ve birkaç yıl sonra onu aramaya çıktı. (Muhtemelen böylece ona, kendisini terk ettiği için hayatını mahvedebilirdi – ama hala düşünüyorum.) Faulkner’i hiç bulamadı ve sonunda Martha’s Vineyard’a yerleşti, daha sonra satın aldığı bir handa işe başladı.

Amanda liderlik ve organizasyon yeteneğiyle doğmuştu. Bölgedeki ilk okulun kurulmasından sorumluydu – daha fazla iş getirmek için limanlardaki geliştirmeleri savunmasından bahsetmiyorum bile. Hanı, Devrim sırasında bir dedikodu merkeziydi, özellikle eğer en son gemi geliştirmelerini istiyorsan. Muhtemelen onun Vatanseverler için bir casus olduğunu duyunca şaşıracaksın ama bu 1919’da Benjamin Tallmadge’nin yazdığı şifreli notların da olduğu kişisel yazışmalarının bulunduğu bir kutu bulunana kadar açıklanmadı.

 

AMIRAL DE GRASSE

Francois Joseph Paul de Grasse Fransız donanmasında bir generaldi ve en çok, İngiliz güçlerinin Yorktown’daki orduya yetişip takviye almalarını engellediği Chesapeake Savaşı’ndaki zaferiyle tanınır.

De Grasse bir Fransız asilzadesinin en küçük çocuğuydu. Dini/askeri Malta Tarikatı’nda ulak olarak 11 yaşında askeri yaşamına başladı. Fransız Donanması’na tam olarak 1740’ta katıldı. 1775 yılına gelindiğinde Kaptan olmuştu ve Saint Domingue’nun (şimdi Haiti) güvenliğini koruyarak Fransızlar’da kalmasını sağlamıştı – bu o zamanlar için önemli bir başarıydı muhtemelen.

De Grasse 1781 yılına terfi ederek Amiral oldu ve kötüleşen sağlık durumuna rağmen Washington’a yardım etmek için adamlarına Amerika’ya yelken açma emri verdi. Chesapeake’teki başarısı o kadar önemliydi ki, Cornwallis Yorktown’da teslim olduğu gün Washington bir mektup yazarak zaferini De Grasse’ye borçlu olduğunu belirtmişti.

De Grasse Fransız İhtilali’nden hemen önce, 1788 yılında öldü. Amerika’da asilere yaptığı yardımlara rağmen, De Grasse Fransa’da soylulardan sayılıyordu ve bu yüzden malikânesi Fransız devrimcileri tarafından yağmalanmıştı. Ailesi, bir kahramanın çocukları olarak karşılandıkları Birleşik Devletler’e kaçtı.

Sanırım ‘kahraman’ ya da ‘gaddar’ olman yalnızca bakış açısı meselesi. Sen domates dersin, ben domat… sen patates dersin, ben pattis.

Peh, kimse pattis demez.

 

BENJAMIN CHURCH

Benjamin Church yetenekli bir hekim ve esasen Amerikan Ordusu’ndaki ilk bas doktordu.

Church Rhode Island’da doğdu, ve 1754’te Harvard Üniversitesi’nden mezun oldu -yani burada henüz yeni mezun. 1775’te Kıta Ordusu’nun tıbbi kanadının başına geçirilecekti ancak tanrı aşkına ona bunun onu sarhoşa çevireceğini söyleme.

Church lafını sakınmayan bir vatansever olma yolundaydı -ki bu onu garip bir berber dükkânı dörtlüsüne üye gibi gösteriyordu. Ancak o Özgürlüğün Çocukları’na ve yerel Muhabere Komitesi’ne üyeydi. Hatta Boston Massacre’ın üçüncü yıl dönümünde bir konuşma yapacaktı.

Ayrıca şehrin gayet iyi bir yerinde güzel bir eve sahipti -doktor olmak iyi kazandırıyor olmalı.

**

Church’ün ya mükemmel bir yalancı olduğu ya da 1775’ten bir süre önce başkaldıranlara karşı olan sadakatini değiştirerek İngilizler’e döndüğü ortaya çıktı. Bu Boston’daki İngiliz kuvvetlerine şifreli mesajlar gönderirken yakalanmasıyla oldu.  Vatan hainliğinden dolayı idam edilmek yerine, Churc yalnızca hapse gönderildi ve bir süre sonra da serbest bırakıldı. Bunun için biraz ikna çabasında bulunması gerekti. Savunması aslında topluluk gelirlerini ve barut depolarındaki sayıyı artırarak Kıta Ordusu’na yardım ettiği seklindeydi. Zekiceydi.

Church’ün şansı yaverdi ki Kıta Ordusu’nun yalnızca bir tane şifreli mektuptan haberi vardı. Daha sonra yapılan gelişmiş araştırmalar gösterdi ki İngilizler’e büyük ihtimalle borçlarının bir kısmını ödemek için bazı kâğıtlar gönderiyordu.

Bu esnada yeni kurulan Amerikan hükümeti onun pahalı mülküne el koydu ve savaş borçlarını ödemek için sattı – ancak bu bazı kızgın başkaldıranların evi yağmalamalarından sonra oldu. Bu adalet gibi görünebilir, ancak değildi- çünkü o esnada Church orada yasamıyordu bile. Evi başka bir kadın için terk ettiği karısına bırakmıştı.

İhaneti alışkanlık haline getirmiş gibi görünüyor. Şansını iyi değerlendiriyordu.

**

İhanet konusuyla ilgili- İngilizler’i satması onu Tapınakçılar için de bir haine dönüştürdü. Bunun inanılmaz derecede cesurca mı yoksa son derece aptalca mı olduğuna karar veremiyorum. Church’ün akıbeti göz önüne alındığında, ben ikinci seçeneği değerlendiriyorum. O kendine ihanet eden birinden farksızdı (tabi eğer diğer Church, ilk Church’e yeterince iyi ödediyse.).

 

BENJAMIN FRANKLIN

Benjamin Franklin meşhur bir mucit, diplomat ve Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanlardan birisiydi. Yani çevirisi: o çağının bir rock yıldızıydı.

Benjamin Franklin 1706’da Boston’da doğdu, bir sabuncunun onuncu oğlu olarak. On Oğul! Sanırım ailesinin bir televizyon bile almaya parası yetmezdi ve ayrıca, o zamanlar televizyon yoktu.

1718’de kardeşi için çalışmaya başladı, bir matbaa çırağı olarak. Bununla birlikte, aralarındaki ilişki pek iyi değildi, özellikle büyük Franklin’in küçük Benjamin’in takma bir isimle bastıkları gazeteye yazı yazdığını öğrendikten sonra – Silence Dogood rumuzuyla – ve son derece popüler bir köşe yazısı. (İnsan doğası nasılsa öyle davranıyor, köşe yazısının popüler olması gerçeği muhtemelen daha büyük bir sorundu.)

Benjamin 1723’de kaçtı ve Philadelphia’ya gitti, burada basım ve yazma işinde kariyerine devam etti, Pennsylvania Gazetesi’ni satın aldı. İş, yani demek istediğim – sadece çoğaltmak değildi. Bu onun herhalde daha küçük başarılarından biri. Hayatının çoğunu Philadelphia’da geçirdi – bu, Avrupa’ya uzun süreli geziler yapmadığı zamanlarında tabii.

Franklin’in bir ikna kabiliyeti vardı ve bu da onu mükemmel bir diplomat yapıyordu. 1757’de Penn ailesiyle devam etmekte olan yasal bir savaşta Pennsylvania’yı temsil etmek için Londra’ya gitti. Bu onun Britanya’ya yaptığı uzun politik gezilerin ilkiydi ve Massachusetts, Georgia ve New Jersey’in eyalet temsilcisi olarak da gidecekti. Aslında, Franklin Devrimin büyük bir kısmında Avrupa’daydı, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazımına yardım etmek için kolonilerde olmasına rağmen.

Franklin kolonilere uygulanan (pul yasası gibi) İngiliz vergilerinin muhalif sözcüsüydü ve bununla birlikte devrimin tek çare olduğuna ikna edilmeden önce (kurucularımızın birçoğu gibi) kolonilerin hakları için bir İngiliz vatandaşı olarak savaşan ilk insandı. Maalesef, Franklin’in bu fikir değişikliği oğluyla karşı karşıya gelmesine sebep oldu, William – New Jersey’in Kraliyet Valisi olarak görev yapan oğlu. William Kraliyet yanlısı olmayı sürdürdü – baba ve oğul bir daha asla konuşmadılar.

Yeni bir ülke kurmadığı zamanlarda (ve aynı zamanda ailesini de yok etmediği) Franklin bir bilim adamıydı, elektriğin nasıl işlediğini gözlemlemediği ve körfez akıntısını haritalandırmadığı zamanlarda, çift odaklı gözlük ve daha etkili odun sobaları icat ediyordu. (SEN ne yaptın bugün? Mikrodalgada kendine yemek ısıttın ve iç çamaşırlarınla öyle oturdun. Oh Aferin, sana.)

Aynı zamanda tam bir çapkındı – Yüce İsa. Bu adam – Avrupa’dayken kadınlarla birçok ‘arkadaşlık’ kurdu. Kayıtlar onda ne bulduklarını pek söylemiyor – kesinlikle dış görünüş değil. Belki kadınlar zeki erkeklerden hoşlanıyordur.

(Eğer bu doğru olsaydı burada olmazdım. Portekiz’de etrafım onlarla sarılmış olurdu ve sen de şimdi boş bir ekrana bakıyor olurdun.)

 

BENJAMIN TALLMADGE

Benjamin Tallmadge Devrim Savaşı sırasında Kıta Ordusu’nun İstihbarat biriminin başındaydı. İngilizler ise, elbette, bunu bir tezat olarak görüyordu.

Tallmadge New York doğumluydu ancak devrimden önce Connecticut’a yerleşmişti. George Washington tarafından istihbarat biriminin başına geçmesi önerilmeden önce askeriyede önce Teğmen, sonra da Binbaşı olarak görev yapmıştı. Tallmadge New York’taki bağlantılarını kullanarak, New York’taki İngiliz hareketlerini gözlemleyen ve raporlayan bir casuslar takımı olan Culper Zinciri’ni kurdu. Bağlantılarının ayrıca Benedict Arnold’ın ihanetini de ortaya çıkarmış olmaları mümkündür, ancak bu kesin değildir.

Savaşın ardından, Tallmadge Connecticut’a dönerek bir tüccar ve politikacı oldu. 1801 yılında Temsilciler Meclisi’ne seçildi.

 

CASIMIR PULASKI

Casimir Pulaski (ya da Polonya yazısını kullanırsak, Kazimierz Pulaski) Amerika Devrimi sırasında asilerin tarafında yer alan süvari lideri olan soylu bir Polonyalıydı.

Pulaski, 1760 sonları ve 1770 başlarında Polonya direnişinde bir savaşçıydı. Onun için ne yazık ki kaybeden taraftaydı ve Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı. Zavallı adam. Fransa’ya kaçmak zorunda kalmak. Orada, asi savaşında yardım edebilecek deneyimli askeri komutan arayan Benjamin Franklin ile tanıştı. Franklin, Pulaski’yi George Washington’a göndermek için hiç vakit kaybetmedi.

Pulaski, 1777’de Kıta Ordusu’na katıldı ve hemen Brandywine savaşında, George Washington’ın İngilizler tarafından kuşatılmasını engelleyerek orduya yardım etti. Muhtemelen Kıta Ordusu’ndaki birçok hayatla birlikte Washington’ın hayatını kurtardı. Bir teşekkür olarak, Pulaski, Brigadier Generali olarak isimlendirildi ve o zamanlar aşırı küçük, paraçalanmış ve gözlem amacıyla kullanılan Kıta Ordusu süvarilerinin başına geçti.

Üst subaylarıyla bir kaç gerilimden sonra Pulaski, görevinden istifa etti ve başka bir yerde “Pulaski’nin Birliği” adını alan, mızraklı ve piyade eğitmesine izin verildi.

 

CHARLES LEE

Charles Lee Devrimci Savaş’ta çok önemli bir figüre sahip İngiliz bir askerdi.

Lee’nin babası İngiliz ordusunda bir albaydı ve oğlunun askeri kariyerine erkenden başlamasına sebep oldu. Gelişme çağındayken İsviçre’ye harp okuluna gönderildi, daha sonra 1746’da, Lee babasının alayında bir asteğmen oldu.

Lee 1755’te Fransız-Kızılderili savaşında savaşması için kolonilere gönderildi. Önce Edward Braddock’ın daha sonra da Fort Ticonderoga’nın emrinde savaştı ve orada yaralandı. Lee iyileşti ve daha sonra Niagara Kalesi’nde savaştı. Daima orada çok sayıda kale mücadelesinin olduğunu düşünmüşümdür. İngilizler’in Montreal’i fethetmesiyle kolonilerdeki vaktini doldurdu.

Lee büyük ihtimalle kariyerinde ilerlemek istediği için 1760’ta İngiltere’ye döndü. 1761’de binbaşılığa getirildi ve İspanyollara karşı savaşmak için Portekiz’e gönderildi. Oradaki hizmet kaydının iyi olduğunu düşünmesine rağmen, Lee eve dönerken hiçbir övgü almadı- aslında, ordudan yarı maaşla emekli edilmişti. Ondan sonra, Lee ordudaki üst düzeylere karşı sesini çıkarmaktan çekinmeyen bir eleştirmen oldu ve daha sonra İngiltere Başbakanı- ve gördü ki askeri kariyeri (açıklanamayan bir şekilde!) tamamen sona erdi.

**

Terfi edememesiyle hayal kırıklığı yasayan Lee, 1773’te New York’a geri döndü. Hemen devrimci davasının destekçisi oldu ve1775’in Haziran ayında tümgeneral rütbesiyle Kıta Ordusu’na katildi.

Lee görevine -ordunun bas komutanının kendisi olacağına dair yersiz ümitler beslediği için- George Washington’ın emrinde başladı. Lee’nin göz önünde bulundurulması gereken bir deneyimi vardı, ancak ayni zamanda yetersizlikleri de vardı. En çok göze çarpan siniriydi – Lee çabuk sinirlenirdi ve istediğini elde edemediğinde açıkça ve çekinmeden sinirlenme gibi bir huyu vardı. Patronlar buna bayılırlar.

Ayrıca Lee bir hayli garip kişisel tuhaflıklara sahipti. Köpeklere karşı fevkalade bir düşkünlüğü vardı ve etrafı devamlı olarak onlarla çevriliydi, özellikle en sevdiği köpek olan Pomeranian.  Etrafı sürekli küçük köpeklerle çevrili bir adama asla güvenme. Ayni zamanda gösterişçiydi ve terzi yapımı takım elbiseleri severdi, ancak onları çok sık yıkamazdı, bu da demek oluyor ki hayvanlarından pir parça daha iyi kokardı (bazılarına göre, daha kötü.)

İzlenimine rağmen, Lee isinin ehli bir liderdi ve birliğiyle ünlüydü. Washington bunu hatırladı ve Hudson Nehri üzerindeki kalelerden birini onun onuruna “Lee Kalesi” olarak adlandırdı. Eğer Washington bir kaleye onun ismini vermekle aralarındaki ilişkinin düzeleceğini umduysa, bu şaşırtıcı bir şekilde ise yaramadı.

Aslında zaman geçtikçe, Lee Washington’dan git gide soğudu ve emirlerini yerine getirmekte iyice gönülsüzleşti. Washington 1776’da New York ve New Jersey’den geri çekilirken, Lee’ye yerine getirmesi için -yerine getirildi ancak çok yavaş- bir kaç emir gönderdi. Ki belki de 1776’da geride kalarak İngilizler tarafından yakalanmasına sebep oldu. Hala. Bunu anlamak güç değil. Büyük ihtimalle o lanet olası köpeklerinin bir çite işemesi için her beş dakikada bir durdu.

Lee şanslı olacak ki, Kıta Ordusu’ndaki yerini almasından kısa bir süre sonra İngiliz Ordusu’ndaki görevine yeniden getirildi. Bu da demekti ki, bir kaçak olarak yargılanmak yerine, daha ziyade New York’taki tutukluluğu uygunsuzdu. İngilizler tarafından yedirilip içirildi ve yemeğe misafir olarak kimi isterse getirmesine izin verildi. Hizmet edildi ve karşılığında Lee Kıta Ordusu’nun durumu hakkında bilgi verdi.

**

Lee sonunda New York’ta serbest bırakıldığında, Kıta Ordusu’nun İngilizler’e karşı kendi kendine yetemediğine ikna oldu ve kongreye de böyle söyledi. Buna rağmen, Washington Monmouth’daki İngiliz birliğine planlı bir şekilde saldırmaya karar verdiğinde Lee, komutada olmak için ısrar etti.

Savaş başladığında, Lee askerlerinin geri çekilmesi için emir verdi – modern tarihçiler hala bunun asil nedenini tartışıyorlar. Belki de köpeğini çadırda unuttuğunu fark edip gidip onu almak istemiştir. Washington ordunun tamamı bozguna uğramış halde emri yerine getirdi ve Lee herkesin içinde, esaslı bir fırça yedi. Bunun ardından, Lee ismini temizlemek için bir özürde bulunmayı ya da askeri mahkemeyi talep etti.

Washington askeri mahkemeyi seçti ki bu hiç de Lee’nin umduğu gibi olmadı. “Düşmana karşı uygunsuz davranış, ahlaksız ve utanılacak bir şekilde geri çekilme ve başkomutana saygısızlık”tan suçlu bulundu. Suçlardan dolayı yalnızca bir yıl açığa alındı, böylece bir yıl geçti ve bu esnada Washington’a kongrenin daimi olarak ordudan uzaklaştırma kararına dair her türlü eleştiride bulunmaktan çekinmedi.

Lee emekli olarak Virginia’ya taşındı ve zamanını daha fazla köpek üreterek geçirdi.  Ölümünden sonra onun için askeri bir cenaze töreni düzenlendi ve -öldükten sonra isine yaramayacak olan- istediği saygıyı gördü.

 

DANIEL BOONE

Daniel Boone, yeteneği ve şansının da yardımıyla, Amerikan hudutları içerisindeki öykülerde yarı-mistik bir figür haline gelen bir avcıydı.
Boon Pennsylvania’da doğmuş, 1752 yılında ailesiyle beraber Kuzey Carolina’ya taşınmıştı. Sık sık avlanmak ve tuzak kurmak için hudutları dolaşırdı, bu da günümüzde tüm Kuzey Carolina, Florida ve Kentucky içlerine denk geliyor (liste uzayıp gidiyor ama ben burada keseceğim, ne de olsa bunlar yalnızca yer isimleri, bir süre sonra bıkkınlık veriyor).

Bazıları Boone’un Kentucky’i ‘bulan’ kişi olduğunu söyler – ki bana kalırsa birileri mutlaka orayı daha önce görmüş olduğundan bu oldukça saçma bir iddiadır – ancak Avrupalıların kolonileşmesinde önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. 1773 yılında, Boone bir grup yerleşimciyle yeni bir şehir kurmak için Kentucky’nin içlerine ilerledi. Şu var ki, Kentucky’nin iç kısımları Stanwix antlaşmasıyla teknik olarak İngilizler’e bırakılmıştı, ancak yerel halkın bir kısmı antlaşmayı – ya da babalarının topraklarına yapılan tecavüzü kabul etmemişlerdi. Boone’un grubu pek fazla ilerleyemeden saldırıya uğradı. Boone’un oğlu kaçırıldı ve ölene kadar işkenceye maruz kaldı – Yerleşimciler ise kaçtı.

Ancak Boone 1775 yılında, Transylvania Şirketi tarafından sonraları “Bakir Topraklar Seferi” olarak bilinecek bir görevle içlere doğru öncülük etmek üzere kiralandığında geri döndü ve ileride, devrimin başlangıç yıllarında Shawnee savaşçılarının saldırısından korunmasına yardım edeceği Boonesborough şehrini – megalomanca – kurdu.

Boone sonraki yıllarda daha da ünlenmişti, ancak bu yaşadığı maceralarla değil (ki ÇOK fazlasını yaşamıştır, bazılarını sana da anlatacağından eminim), hakkında yazılan kitaplarla olmuştu – bunların bazıları çoğunlukla… şey, tarihsel yanlışlıklarla dolulardı diyelim. Bir tanesinde on sekiz metre boyundaki bir balık-insanla boğuştuğunun yazdığı geldi aklıma. Gerçekte Boone tecrübelerini bir bin katacak biri değildir – belki de insanlar bu yüzden bunu kendileri yapmışlardır.

 

DAVID VE RICHARD CLUTTERBUCK

David ve Richard Clutterbuck, 18. yüzyılın ortasında başlayan Tüccar Donanması’nda topçuydular. Şöhretlerine bakılırsa, bu ikisi başka şeylerin aksine dostlar arasındaki yumruk kavgasına karşı değillermiş -bu yüzden onlarla konuşurken isimlerini karıştırmamaya çalış. David büyük olan kardeş, Richard küçük olan. Oh ve kesinlikle soy isimleriyle dalga geçme.

Clutterbuck’lar David ve Richard daha küçükken Londra’ya taşınmış olan Hollandalı bir aileydi. Babaları bir liman işçisiydi, bu yüzden bu iki kardeş limanların yakınında (ve içinde) zaman geçirmek ve para kazanmak için ayak işleri yaparak büyüdüler. Dövüşmek için bir eğilim gösterdiler – eğer istersen sempati de diyebilirsin.  İki kardeş Robert Faulkner ile birlikte Stelward gemisinde mürettebata katıldılar ve 1753’te ortadan kaybolana kadar onunla çalıştılar.

Denize macera ve define için açılan çoğu kişinin aksine Clutterbuck’ların motivasyonu biraz farklıydı; silahlar. Deniz hakkında hikâyeler dinleyerek büyüdüler, ama bir denizcinin hayatının onlara göre olduğuna, bir topçunun, topunun gücünü anlattığını duydukları zaman karar verdiler.

(Denizci aslında *gerçek* bir top hakkında konuşuyordu, ama kolay etkilenen adamlar bunu kaçırdı. Ne dediğimi anladın mı? Başka tür bir toptan bahsettiğini söylüyorum. Tamamen farklı bir silah. O, “topunun”, “kuvvetli” olduğunu söylüyordu. Daha açık yapmak için tırnak işareti koyuyorum. Çok güçlü bir “silahı” vardı. O devasa bir “penis” “kullandı”. Hala anlamadın mı? İyi tamam.)

Clutterbucks’lar yıllarca tüccar ve korsan yelkenlilerinde seyahat ettiler – neredeyse her zaman çift olarak kiralanarak. En sonunda Martha’s Vineyard’a yarı-yerleşik olarak yerleştiler, burayı tüm bu huzurdan yorulup yeni bir tayfaya kiralanmadan önce kontratlar arasında dinlenme yeri olarak kullandılar.

Bu şakayı sonra açıklarım.

 

EDWARD BRADDOCK

Edward ‘Bulldog’ Braddock, Fransız ve Kızılderili savaşında arkerlerin başında olan öncelikli generaldi, muhtemelen ‘Bulldog’ rumuzu olduğu için.

Braddock, Kuzey Amerika’da komuta teklifi geldiğinde Gibraltar’da vekil valilik yapıyordu. Ona, iki düzenli ordu alayı kontrolü verildi ve kıtadaki Fransız kolonilere yapılacak daha büyük bir saldırının parçası olarak, Duquesne Kalesi’ni Fransızlardan geri almaya atandı (Braddock Seferi olarakta bilinir).

Braddock Gibraltar valisi olarak sevilirdi, ama Kuzey Amerika’ya vardığında işler değişti. Askerleri arasında kesin talimatları uygulamasıyla bilinirdi, ama görünüşe göre bunu aşıp işi vahşiliğe götürdü. Çabuk sinirlenmesi ve acımasızlığıyla ün yaptı. Ayrıca toplamaya çalıştığı sömürge milislerine yabancı, İngiliz olmayan askerleri aşağılıyordu. Yani acımasız, ırkçı bir Bulldog. Bunlar hiç sevmediğim Bulldog tipidir.

1755’te savaşta göğsüne bir kurşun yedi, söylentiye göre askerlerinden biriymiş.  Etrafındaki insanlara kötü davranırsan ve hepsinin silahı varsa karşılaşabileceğin bir iş kazası. bir bulldog daha azalabilirmiş.

**

Onu savaş alanından fularıyla taşıyan George Washington’du – bu Braddock’un, Washington’a güvenmesini sağladı. (Bu ‘taşıma’ biraz garip gelebilir, ama fular göründüğünden daha büyüktü – bir metreden daha uzun – ve bir hamağın iki katı kadar. Subayların, vücutlarını savaş alanından taşıyabilmeleri için tasarlanmış bir elbise parçası giymeleri hakkında bir şeyden bahsediliyor – ayrıca vurulmaktan ayıran şey. Savaşın yolları gizemli.)  Braddock birkaç gün sonra yaraları yüzünden öldü; Washington fuları sakladı.

İşte ilginç bir şey – düşman askerlerinin Braddock’un vücudunu kirletmesi endişesi yüzünden, yolun altına gömüldü, böylece vagonlar toprağın üstünden geçebilecek ve mezarı saklayabilecekti.  1804’de, yol işçileri kalıntıları keşfetti ve bir mermer anıtın olduğu başka bir bölgeye taşındılar.

 

EZIO AUDITORE

Ezio Auditore da Firenze İtalyan Rönesansı sırasında, “Kartal Görüşü” adındaki gizemli yeteneğinin mirasçısı olmakla birlikte, bir Usta suikastçi ve senin atalarından biriydi.

Ezio, gençlik yıllarında biraz çapkın biriydi, fakat hayatı 1476’da, babası ve kardeşleri ihanetten tutuklanıp idam edildiğinde değişti. Ezio onları kurtarmaya çalıştı – ama isimlerini temize çıkaran belgeler bir aile ‘dostunun’ elinde gizemli bir şekilde kayboldu. Aklanmak yerine, Ezio izlerken asıldılar.

Ezio, annesi ve kız kardeşiyle birlikte amcası Mario Auditore’nin yanına yerleşmek için Monteriggioni’ye kaçtı. Ezio İspanya’ya yerleşip hayatına devam etmeyi planlarken, Mario’nun başka fikirleri vardı. O, İtalyan Suikastçi Kardeşliğinin lideriydi ve sonraki birkaç yılı onu babası ve kardeşlerinin ölümünden sorumlu olan Tapınakçı’larla savaşa yardım etmeye ikna edip Ezio’yu eğiterek geçirdi.

Ezio sonraki on yılı Tapınakçılara suikast yaparak geçirdi ve üst rütbeleri atlayarak en sonunda Tapınakçı Büyük Üstat Rodrigo Borgia’yı 1587’de Venedik’te köşeye sıkıştırdı. Borgia kaçtı, ama Ezio Cennet Elmasını almayı başardı ve resmen Suikastçi Tarikatı’na alındı.

Sonraki birkaç yıl, birkaç aksilikten sonra, Ezio 1499’da, o zaman Papa VI. Alexander olan Rodrigo’nun karşısına çıkmak için Roma’ya gitti.  Rodrigo’yu yendikten sonra(hayatını bağışlamıştı), Ezio Sistine Şapeli’nin altındaki gizli bir kasayı açtı. Orada İlk Medeniyet’ten bırakılmış, onu insanlığı yok edecek bir afet hakkında uyaran bir mesaj buldu. (Evet, bu şu anda yüzleştiğimiz afet olabilir.)

Sonraki 20 veya daha fazla yıl boyunca, Ezio İtalyan Suikastçi Kardeşliğinin güçlenmesi için çalıştı ve Tapınakçılarla savaştı (bizim şu an yaptığımız gibi). En büyük başarılarından biri Altaïr’e ait olan Masyaf’taki eski Suikastçı kalesinin altındaki ve İlk Medeniyetten kalma başka bir mesaj içeren gizli bir kütüphaneyi keşfetmesiydi. Bundan kısa bir süre sonra Kardeşlikten ayrıldı – buna ‘tepede bırakmak’ diyoruz.

Ayrıca zıplamakta da harikaydı.

Ezio 1524’te Floransa’da öldü.

 

GEORGE WASHINGTON

İşte senin bile tanıyabileceğin bir isim – George Washington, Amerikan Devrimi sırasında orduya komuta eden ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk Başkanı olacak adam.

Sana söyleyeceğim her şeyi zaten biliyor olduğunu söylerdim ama bu yalan olur. Bildiğin, George Washington’ın ölümünden sonra ona yakıştırılan bir çok şey olduğu ve gerçek hayatta karşına hiç çıkmayacağını düşündüğün için okulda öğrendikten sonra unuttuğun diğer her şey. (Şimdi tarih hocanı arayıp ona başından beri haklı olduğunu söyleyebilirsin.)

George Washington Virginia’lı bir çiftçinin oğluydu. Pek az eğitim görmüştü ama hırslı karakteri sayesinde okuduğu kitaplarla kendini yetiştirmişti.

Washing*** çalışma hayatına erken atıldı, 18 yaşında toprak çalıştırmaya başlamıştı. 20 yaşına geldiğinde ağabeyi öldü; George ölene kadar yaşayacağı ve bugün de mezarının bulunduğu yer olan Mount Vernon’daki ailesinin çiftliğinin tek varisi olmuştu.

Washington askeri yaşantısına Fransız – Kızılderili Savaşı sırasında, 1754 yılında Fort Duquesne üzerine bir sefere liderlik ederek başladı – bu sefer başarıya ulaşmamış, etrafları Fort Necessity’de sarılmıştı. Ertesi yıl Washington talihsiz Braddock Seferi’nde, Edward Braddock’ın rehberi olarak tekrar Fort Duquesne üzerine yürüdü. Washington, Braddock askeri kariyerinde rütbe atlamasını sağlar umuduyla bu sefere gönüllü olarak katılmıştı. Savaş hüsranla sonuçlansa da, Washington geri çekilmeyi başarıyla organize etmesi nedeniyle övgü almış ve o yılın sonlarında Virginia’daki birliklerden sorumlu Albay olarak atanmıştı.

Washington, komutası ve eğitimi altındaki birliğiyle İngiliz ordusuna kabul edecekleri umuduyla emrindeki birlikler üzerinde revizyona gitti. Hiçbir zaman kabul edilmediler. Washington 1758 yılında görevini bıraktı. İngilizlere karşı olan küçümseme hissini hor görülmesinin doğurduğunu söylemeyeceğim, ancak hor görülmek ender de olsa işe yarar.

1760’ların sonunda Washington’ın aktif bir politik yaşamı olmuştu – Virginia Şehir Meclisi’nde faal haldeydi. Kıtasal Kongre’ye üye olarak katıldı ve 1775 yılında savaş patladığında, Kongre tarafından orduya liderlik etmesi için seçildi. O zaman Washington şöyle demişti: “Layık görüldüğüm onura yaraşır birisi olduğumu düşünmüyorum.” Pff, eminim bu duyan herkeste büyük bir rahatlama yaratmıştır. Bir uçakta olduğunu ve pilotun böyle bir şey söylediğini düşünsene.

Washington sahte bir mütevazılık sergilemiş olması mümkün, ancak şöyle bir gerçek var: askeri bir deha değildi ve bunu o da biliyordu. (Amerikan damarının onun mükemmel olmadığını söylememden hiç hoşlanmayacağını tahmin edebiliyorum.) Washington birçok defa orduyla birlikte topyekûn imha olmaktan son anda kurtulmuştu – örneğin Manhattan’da ve tekrar Brandywine’da.

Washington Boston’daki direnişi kırarak erken bir zafer kazandı ancak hemen ardından New York’u içine alacak bir kale inşa ettirerek büyük bir hata yaptı – donanması olmadığı sürece şehri savunması imkânsızdı ve yoktu da. Bunu sen bile kestirebilirsin. 1776 yılının ikinci yarısını savaş üstüne savaş kaybederek, New York ve New Jersey boyunca geri çekilmekle geçirdi; ta ki Noel zamanı Trenton’daki Hessen askerlerine sürpriz bir saldırı gerçekleştirene kadar.

(Ve bu savaş ünlü tablolarla tasvir edilse ve halkın zayıflamış morallerini güçlendirse de, savaşın genel seyri içerisinde küçük bir zaferdi.)

**

Washington’ın yeteneksizliği de gözden kaçmamıştır. Charles Lee ona olan inancını tümüyle kaybetmişti, emirlerine hiçbir zaman itaatsizlik etmese de tam olarak uyduğu da söylenemezdi. Sonra, 1777-78 yıllarında, Washington yerine General Horatio Gates’in getirilmesine neden olabilecek Conway Komplosu’na karşı kendini savunmak zorunda kalmıştı.

Öte yandan, Washington’ın asıl gücü politika tarafındaydı ve orduya komuta etmek de savaşları kazanmak kadar politikayla ilgiliydi. Washington ordunun, bağımsız kolonilerin ve Kongre’nin birçok farklı isteğiyle boğuşmak durumundaydı – ve bunlar yalnızca savaşı nasıl yürütmesi konusunda değil, askerler için temel erzak malzemeleri gibi konulardan da oluşuyordu. Her halükarda müthiş derecede sabırlı olması gerekiyordu – politikacılardan size bir şey vermelerini beklemek bir köpeğin ağzından kemiğini almaya çalışmak gibidir. (Ki bu durumda bile bahse girecek olsam paramı köpeklere yatırırdım, eninde sonunda söz dinlerler çünkü.)

Washington’ın askeri yönü ne olursa olsun, önemli olan sonunda kazanmış olmasıydı (nihayet). Devrim sona erdiğinde, hem savaşı kazanması hem de Kongre’deki kimseyle papaz olmamasının bir sonucu olarak Başkan olması konusunda görüş birliği vardı.

Elbette, Washington’ı eleştirecek bir şey arıyorsan çok uzağa bakmana gerek yok – Sullivan Seferi sırasında bölgedeki tüm Kızılderili kamplarının yok edilmesini emretmişti, elbette bir çiftçi olduğundan ve bu sebeple 200’den fazla kölesi olduğundan bahsetmeye gerek bile yok (Ve evet, nihayetinde onların özgür kalmasını sağlamıştı – kendisi ve karısı öldükten sonra! Bunun gerçekten bir fedakârlık olduğunu düşünmüyorum.)

Oh, onu kötülemiş gibi mi oldum? Kusura bakma. Burada sana tarih öğretmek için varım, vatan aşkını pohpohlamak için değil.

 

ISRAEL PUTNAM

Israel Putnam (daha şefkatle “Yaşlı Put” olarak bilinir) Bağımsızlık savaşı tarihinin efsanevi bir simgesiydi ve muhtemelen en bilindik asker – birazcık da halk kahramanı, canın isterse.

Putnam Massachusetts’de doğdu ama tarlalarda çalışmak için Connecticut’a taşındı.  Kolonideki son kurdu öldürerek saygınlık kazanmış – bir tüfek, meşale ve geri çıkarılmak için ayaklarına bağlı bir iple hayvanın inine girdi. Kurtları gerçekten sevmezdi. Oh, ve sanırım onun bir halk kahramanı olduğundan bahsetmiştim? Bu sadece bir kısmı.

Fransız – Kızılderili savaşı sırasında koloni milislerine katıldı ve burada etrafındaki askerlere cesurluğuyla ilham vererek saygınlık kazandı. Bir grup Kanien’kehá:ka tarafından 1758′ yakalandı ve idam edilmeden hemen önce kurtarıldı. 1762’de bir sefer sırasında gemisi Küba yakınlarında battı ve – buna bayılacaksın – burada sigarayı öğrendi. Bir sigara bağımlısı oldu ve kolonileri sigarayla tanıştırarak saygınlığını arttırdı.

Savaş bittikten sonra, Putnam Connecticut’a döndü ve devrime yol açan İngiliz vergi poliçeleri karşıtı bir sözcü oldu. Özgürlüğün Çocukları’nın Connecticut şubesini kurdu. Lexington ve Concord Savaşını duyduğunda, hemen Kıtasal Orduya yazıldı ve Connecticut kuvvetlerine tuğgeneralliğe atandı. Bunker Tepesi’ndeki orduları yönetti – ve oradaki asilerin yakın bir başarısıyla saygınlığını sağlama aldı.

Washington Putnam’ın liderliğine dair büyük umutları vardı ve Long Island Savaşı’ndan hemen önce Washington’ın New York’taki komutan muavinliğine atandı. Maalesef, Putnam iyi bir askerdi ama kötü bir taktikçiydi. Long Island Savaşı’nda bozguna uğradı. Putnam bir sonraki görevi olan Hudson nehrindeki kaleleri korumakta da daha iyisini başaramadı, orada da General Henry Clinton’a yenildi. Bunlardan sonra, Putnam gönüllü asker alma işine atanmayı talep etti ve Washington da kabul etti.

En azından sigaraları vardı.

 

JAMES BARRETT

James Barrett Concord’da asi milislerin bir albayıydı ve bağımsızlık savaşının başladığı yıllarda Boston parlamentosu’ndaki kasabanın delegesisiydi.

Barrett milislerin başı olma makamını tam olarak istemiyordu. Savaş başladığında 65 yaşındaydı. Piposunu ve terliklerini hazırlamış ve muhtemelen sadece oyun şovları izlemek istiyordu. Ne yazık ki, kaynakları kısıtlı olan deneyimli komutanlar ve Barrett Fransız – Kızılderili Savaşında mücadele etti – yani albay da.

İngilizler Lexington ve Concord’a geldiğinde asilerin silah zulalarını arıyordu, birlikler Barrett Çifliğine doğru yola çıkmış ve burada malzemelerin büyük bir kısmını bulabilecekleri söylenmiş. Tabii ki, onlar gelmeden önce silahların birçoğu alınıp başka bir yere saklanmış. Barret’da orada değildi. Biraz uzaktaydı, milisleri Kuzey Köprüsü’ne ilerlemeleri için organize ediyordu – ve Concord’daki nihai zaferi gözetiyordu.

 

JOHN FRASER

John Fraser (Ayrıca Frazer ya da Frazier olarak da telaffuz edilir) Fransız – Kızılderili Savaşı sırasında Fort Duquesne civarında yaşayan ve Braddock Seferi’ne katılanlardan biri olan, aslen İskoçyalı bir tüccardı.

Fraser 1745 yılından sonra bir zaman, büyük ihtimalle politik nedenlerden ötürü (Fraser’lar bir isyanla devrilen Stuart’ları destekliyordu) İskoçya’yı terk etti. Allegheny nehrinin üst kısımlarında ticarete başladı ancak kısa süre sonra Fransızlar tarafından karavanı elinden alındı. Nehir boyunca aşağı indi – günümüz Pittsburgh sınırlarına kadar, yeniden bir karavan inşa etti ve tekrar ticarete başladı.

Fraser, Fransızlar – tekrar – geri almadan önce Fort Duquesne bölgesinde (kendi topraklarında) bir kale inşa eden yerleşimcilerden biriydi. Fraser Washington’ın 1754 yılında kaleyi geri alma girişimine katıldı (ki bu İhtiyaç Kalesi’ndeki yenilgiyle sonuçlanacaktı) ve Braddock Seferi sırasında Baş Gözcü olarak görev aldı.

Braddock’ın başarısızlığının ardından Fraser bölgeden ayrıldı – Fransızlar onu bölgesinden üçüncü kez kovmuşlardı, bu onlar için pek zor olmamıştı bana kalırsa. Tuscarora vadisine yerleşti ve nihayet Fort Bedford’ı inşa etti.

 

JOHN HANCOCK

John Hancock Devrim Savaşı öncesinde Boston’da Liberal Parti lideriydi ve sonunda Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayınlanacağı İkinci Kıta Kongresi’ne Başkanlık etmişti. Çok etkileyici değil mi? Ancak hepsinden etkileyicisi, soyadının argoda ‘imza’ kelimesi yerine kullanılarak sonsuza kadar yaşayacak olmasıydı. İşte efsane diye buna derim. Ben de bir gün “Shaun” kelimesinin gençler tarafından görmüş geçirmiş ince bir gülümsemeyi anlatmak için kullanılacağını hayal ediyorum. Umut fakirin ekmeği.

Hancock Massachusetts’te bir Papaz’ın oğlu olarak dünyaya geldi, ancak babası genç yaşında ölünce John Beacon Hill’e, amcasının yanına gönderildi. Thomas Hancock başarılı bir gemi işi yürütüyordu, 1764 yılında öldüğünde yerine John geçti.

John şöhretli bir iş adamıydı ve muhtemelen parasının bir kısmını gümrük kaçakçılığından kazanmıştı – 1768 yılında araştırılmış ama aleyhinde kanıt bulunamamıştı. 1764 yılında getirilen Damga Kanunu’nun ardından Vatanseverler’e katıldı. Ayrıca Çay Partisi’nin kışkırtıcılarından da biriydi. Aslında, devrim patlak verdikten sonra, öyle ünlü bir asiydi ki Boston Valisi silah bırakan herkese bağışlanma teklif ettiğinde Hancock özel olarak anlaşmanın dışında bırakılmıştı.

Hancock muhtemelen en çok Bağımsızlık Bildirgesi’ne imza atmasıyla tanınır; imzası belgedeki imzalar arasında en üstte olanıydı. Muhtemelen bu yüzden – ve muhtemelen Hancock ünlü bir tutumsuz olduğundan – imzası diğer herkesinkinden daha büyük, daha gösterişli atılmıştı. Bu yüzden Amerika’da, imzan bazen “John Hancock’ın” olarak da tabir edilir.

Bunun nedenini açıklamamalıyım, kulağa biraz pis geliyor!

Ama yapacağım: bir penis referansına benziyor.

 

JOHN PARKER

John Parker Lexington birliklerinden sorumlu Yüzbaşı’ydı, bu aynı zamanda onu Lexington ve Concord’da yapılan savaşları da komuta eden adam yapıyordu.

PArker bir çiftçiydi, ancak Fransız – Kızılderili Savaşı’nda bulunduğundan dolayı o sırada tüberküloz hastası olmasına rağmen askeri birliklerin başına getirildi. Parker Boston Kuşatması sırasında Kıta Ordusu’na katıldı, ancak Bunker Hill savaşına katılamayacak kadar hastaydı.

Parker Eylül 1775’te öldü. Lexington çayırındaki Gönüllü heykelinin onun anısına olduğu söylenir – Parker’ın bilinen hiç resmi olmasa da, yarım yamalak bir benzerlik olduğu söylenebilir. Önemli olan niyet.

 

JOHN PITCAIRN

1754’te, John Pitcairn İngiliz Deniz Piyadelerinde genç bir kaptandı. Fransız ve Kızılderili savaşlarında yer aldı, ama kayıtları hakkında fazla bir şey bulamıyorum. Louisburg’un işgali sırasında -burası Kanada’da- HMS Lancaster’da olduğu kaydedilmiş.  Kolonilerin ‘Amerikan’ tarafında olduğuna dair bir kayıt yok ama görünüşe göre bir kaç gizli görev yapmış – bu detay azlığını açıklıyor.

Pitcairn, 1771’de Binbaşılığa yükseltildi ve astları tarafından popüler olmasından ve düşmanlarının onu övmesinden kaynaklanan bir ün kazandı. Bu başarılması zor bir numara. Belki de tatlı bir gülümsemesi vardı.

**

Thomas Gage, İngiliz askerlerini Lexington ve Concord’a gönderdiği zaman, İş konuşmaya geldiğinde asilerin onu dinleyeceğini düşünerek işi Pitcairn’e verdi. Bunun yerine, Pitcairn Lexington savaşında 8 milisi öldürüp Devrim Savaşını başlatan 8 askerin başında olması, onun barış yanlısı şöhretine gölge düşürdü. Bir kaç ölüm bunu yapabilir.

Pitcairn’in raporunda, onun askerlerine ilk asiler ateş etmezse ateş etmemelerini emrettiği söyleniyordu, ama bu saldırıyı onun emrettiği dedikodularını durdurmadı.  Tarih daha iyi bakıyor – Pitcairn şimdi, bir vatanseverin “kötü bir davadaki iyi bir adam” sözleriyle tanımlanıyor.

**

Pitcairn’in Lexington ve Concord’a asilerin silahlarına el koymaya mı yoksa o sırada Lexington’da saklanan John Hancock ve Samuel Adams’ı bulup tutuklamaya mı gittiği tartışılmaktadır. Muhtemelen ikisinden de biraz. Pitcairn’in hikayesi Adams ve Hancock’u bulup onlarla görüşmek istemesidir – ve o bunun için ideal kişiydi. Hala neden arkasındaki orduyla ateşkes görüşmesi yapmaya çalıştığını anlamıyorum. Sanki yanlış bir mesaj veriyor, sence de öyle değil mi?

 

KANEN’TÓ:KON

Ratonhnhaké:ton’un bir arkadaşı da aynı köydendi. İki çocuk aynı yaştaydı ve aynı kabilenin üyesiydi: bu onları aralarındaki bağ uzak olsa bile kuzen yapıyordu. Çocuklar, küçüklükleri boyunca ayrılmadı, Kanen’tó:kon ikisinin daha muhafazakarı olduğundan, Ratonhnhaké:ton onların başını belaya sokan kişiydi ve Kanen’tó:kon bundan kurtulmaya çalışırdı.

**

Tabii ki, Connor suikastçi olmak için ayrıldığında, o ve eski arkadaşı birbirinden uzaklaştı – bu bazen birinizin suikastçı olarak ayrılması durumunda olabilecek bir şey– ve ikisi de köylerinin savaşta nasıl yer almasına dair farklı görüşler oluşturdu. Kanen’tó:kon aslında Connor’un köyün tarafsız kalması fikrini desteklerken, hem Fransız hem de İngilizlerin diğer uluslara önerdiği koruma teklifini gördükten sonra tekrar düşünmeye başladı. En sonunda köyün savaşa katılması için tartışmaya başladı – genelde diğer Kanien’kehá:ka ittifaklarından İngiltere’nin yanında.

**

Anlaşmazlıkları Kanen’tó:kon, Connor’u Kraliyet yanlıları’nın köylerine bir saldırı planı bilgisiyle yüzleştirdiğinde doruğa ulaştı. Ardından gelen savaşta, Connor arkadaşını öldürmek zorunda kaldı. Bunun olması çok rahatsız edici!

 

KANİEHTÍ:İO

Kaniehtí:io, Kanien’kehá:ka ulusunun, Fransız ve Kızılderili savaşında Boston’un önlerinde yaşayan bir üyesiydi. Suikastçi kayıtları onun Iakoiá:ner’in, yada Kabile Annesi’nin kızı olduğunu ve liderlik için eğitildiğini gösteriyor.

Halkı, Koloniciler tarafından bölgeye yapılan baskınları, Fransız ve İngiliz arasındaki yükselen tansiyonu görmezden gelirken, Kaniehtí:io, onların çok büyük bir tehlike olduğunu anladı.  Sessiz kalmak yerine, köyün bir şeyler yapmasını isteyen herkesle konuşmaya başladı – bu o zamanlar kabile şeflerinin istediği şeyin tam tersiydi. Onların tarafsız kalma emirlerini kendi yoluyla savaşmaya karar vererek reddetti ve bulabildiği yardımı toplamaya başladı – Haytham Kenway dâhil.

**

Kaniehtí:io’nun bilinen bir tapınakçıyla olan ilişkisiyle beraber Braddock seferi sırasındaki hareketleri, onun yetişkinliğinde Kabile Annesi olmasına az çok engel oldu.  Yine de, görünüşe göre çocuğu doğduktan sonra bile, köyün yaşlıları tarafından dizginlenmiş kalmak yerine savaşta eyleme geçmek için tatışmaya devam etti. Bununla birlikte Haytham’la bütün ilişkisini kesti.

Tapınakçıların 1760’ta neden saldırdıkları ve amaçlarının ne olabileceği açık değil.  Köy nerdeyse yok ediliyordu ama bir kaç yıldan sonra düzeldi.

**

Şey – bu biraz daha anlam katıyor. Görünüşe göre köyün yakılmasının ardındakiler Tapınakçılar değildi. Bunun için George Washington’a teşekkür edebilirsin. Sanırım Washington’ın askeri kariyerindeki bu parça tarih kitaplarınızda yer edememiş. Gerçi çok fazla şey edemiyor…

 

LOUIS MILLS

Louis Mills biz İngilizlerin iyimser bir biçimde ‘Güneşli Brighton’ dediğimiz yerde bir güverte tayfasından biriydi. Denize olan aşkını yine bir denizci olan babasından aldı. Babası, genç Louis’i ilk kez Windward ismindeki Londra’dan Boston’a giden bir gemide 10 yaşındayken genize çıkardı.

Büyüdükçe, Mills dünya çapında seyahat ederek ve güvenilir mantıklı bir denizci olarak saygı kazanarak, tüccar denizci olarak çaışmaya devam etti. 1752’de Providence tayfasına katıldı, çeşitli zorluklara rağmen kaptan ve tayfayla kaldı – Oysa 1755’te hayatına devam etmeyi düşünüyordu.

 

MARQUIS DE LAFAYETTE

Daha çok bilinen adıyla “Lafayette” ve şaşırılmayacak şekilde – tam adı “Marie Joseph Paul Yves Roch Gilbert du Motier, Marquis de Lafayette”. Kartvisitleri herhalde üç feet uzunluğundaydı. Lafayette Bağımsızlık savaşına katılan ve George Washington’ın en sadık destekçilerinden olan Fransız bir aristokratdı. (Eminim arkadaşları onu sadece MJ diye çağırıyordu.)

Lafayette savaşa katılmak niyetiyle 1777’de kolonilere geldi. Öyle bir niyet ki, aslında, bunun için Fransız Ordusundaki makamını terketmiş. Fransız Ordusu onun planlarını öğrendiği zaman, denize açılmayı planladığı gemisi bağlanmış ve bir hikayeye göre, Lafayette New York’a giden başka bir gemiye kadın kılığında kaçak olarak binmiş. Hepimiz yaptık bunu.

Lafayette Fransa’dan ayrılmadan önce kendisine orduda bir yer vaad edilmiş ama geldiği zaman Kongre onu sadece yolunu bulmaya çalışan biri olmasından endişelenmiş. Endişelerini gidermek için de Lafayette bedava çalışmayı önermiş – ve Kongre onu tümgeneralliğe atamış. Bu daha tam 20 yaşında bile olmayan biri için ağır bir rütbe gibi görünebilir ama Lafayette hem zengin hem de Fransız soylusuydu ve aynı zamanda Kongre Fransız hükümetinden gelecek daha fazla yardım elde etmek istiyordu. Ki bu beni şüphelendirirdi. Özgür Fransız diye bir şey yok.

Lafayette, George Washington’a yaver olarak atandı – muhtemelen çünkü bununla ilgili tam uyacak bir Fransız sözü var – ve ikisi yakın arkadaş oldular. Politik bağlantıları bir yana, o orduya mükkemmel bir katkıydı. Lafayette doğal bir liderdi – ilk gerçek savaşı Brandywine Savaşı’ydı, yaralandığı savaş. Buna karşın, Lafayette toparlandı ve geri çekilme emri verdi – ki bu da yüzlerce hayat kurtardı.

In 1779, Lafayette Fransa’ya döndü, Bağımsızlık için daha fazla ordu ayarlamak için – tam da Kongre’nin ondan umduğu ve bunun için iş verdiği gibi. Lafayette kolonilere döndükten sonra, Fransız ordularının komutasına atandı ve General Cornwallis’i Yorktown’da peşine düşme işi verildi. Başka insanlar da vardı. Bu bir adamın diğerini bir şehirde izini sürmesi gibi değildi. Bu çok haysiyetsiz görünürdü.

Savaştan sonra, Lafayette Fransa’ya döndü ve Fransız Devrimi’nin başlangıç liderlerinden bir oldu. Onun için ne yazık ki, anayasal monarşiyi savundu ve genel nüfusu tatmin edemeyince kaçmak zorunda kaldı. 1825’de Bağımsızlığın 50.Yıldönümünü anmak için Birleşik Devletler’e  döndü – ve sevgi dolu bir kalabalıkla karşılandı.

2002’de, Lafayette Birleşik Devletler’in onur vatandaşı ilan edildi, bu saygıyı hak eden yedi kişiden biri olarak. Küstahça, Lafayette törene zahmet edip gelmedi bile.

İşte sana tam bir Fransız.

 

MASON LOCKE WEEMS

Mason Locke Weems (sonraları Parson Weems olarak bilinir) gezici bir kitap satıcısı, yazarlık ve editörlük yapmaya başlamış eski bir mahalle papazıdır. İlk 1800’de yayımlanmış George Washington’ın Hayatı biyografisiyle en yüksek ününe kavuşmuştur. Kısaca Vernon Dağı cemaatinin papazıydı ve George Washington’ı da kendi cemaatinden biri olarak görüyordu.

Weems çok renkli bir karakterdi ve birazcık da hilekardı – her zaman anlatacak bir hikayesi vardı, bir çoğu tamamen asılsız – ya da çok abartılmıştı. Genç George’un babasının ödüllü kiraz ağacını kestiğini cesurca itiraf ettiği o çok bilinen hikayeyi de Weems’in Washington Biyografisinden biliriz. Weems o hikayeyi “şüphe edilmeyecek kadar çok gerçek” olarak yazmış ama “şüphe edilmeyecek kadar çok gerçek” deyişinin şüphe edilecek kadar gerçek olup olmadığını kim bilir…

Weems ayrıca Benjamin Franklin, Francis Marion ve William Penn’in de biyografilerini yazarak – üstelik, asıl gerçeklikten daha eğlencelidir. İyi satmıştır yine de – magazin gazetelerine giden yolunu çiziyordu.

 

NICHOLAS BIDDLE

Nicholas Biddle Kıtasal Donanmanın ilk kaptanlarından biri olan genç, hırslı bir denizciydi.

Biddle Kraliyet Donanmasına 1770’de katıldı (Yani demek istediğim İngilizlerin tarafına), ama Amerikan Devrimi başladığında hizmetini Kıtasal Kongre’ye sundu. Yani bir hain, o halde – Aslında, çoğunlukla bunu böyle görmemeniz çok tuhaf. Neyse, İngilizler için sadece bir deniz asteğmeniyken, Kongre hemen ona kendi gemisinin komutasını verdi, The Franklin. 1776’de daha iyi bir anlaşma teklif edildi – kendisine yepyeni bir geminin komutası, Randolph.

Biddle’ın şöhretindeki yükselişin arkasındaki sebepler hakkında tarih dilsiz. Ancak, sanırım ben bu gizemi çözebilirim – Connor Nantucket’de durduğu zaman Church’un onu işe aldığını görmüştük.

Biddle zamanla Kıtasal Kongre’den izinli bir korsan oldu ve İngiliz gemi rotalarında devriye gezerek gemilerini taciz etti ve yakalayabildiklerinin de yüklerini aldı. Mükemmel bir kaptan olarak saygınlığı vardı – ganimetleri eşit bir şekilde paylaşır ve asla tayfalarına işkence cezası vermezdi. Ne yufka yürekli ama. Merhametli, gerçekten. Yine de sanırım neden bunun bir iş ikramiyesi olabileceğini görebilirsin.

 

PAUL REVERE

Paul Revere’nin geceyarısı gezisini duymuş olman lazım, tabii ki – 18 Nisan 1775’de Lexington ve Concord’u gelen askeri saldırı için uyaran birkaç atlıdan biriydi. Devrimde Revere’nin rolü bundan daha büyüktü, aslında. Özgürlüğün Çocukları ve Kıtasal Kongrenin bir üyesiydi, ayrıca Boston Çay Partisi’ne katılanlardan biriydi.

Mesleken, Revere bir gümüş kuyumcusuydu ve kolonilerdeki en yetenekli zanaatçılardan biriydi. Ayrıca bakır kaplama oymacılığı yaptı – en dikkat çekicisi, İngiliz askerlerinin silahsız kalabalığa yakından ateş ettiğini tasvir ettiği Boston Katliamı resmi. Çok etkili bir propaganda parçası. Bu günlerde bakır levha propaganda pek almazsın. Yok olan bir sanat.

Revere ayrıca uyanık bir işadamıydı ve para neredeyse oraya giderdi. Gümüş işçiliği faturalara yetmediği zamanlarda, dişçilik aletleri yaptı ve Devrim sırasında barut kıtlığı olduğu zamanda barut yaptı, bir barut imalathanesi inşa etti. Savaş bittikten sonra Revere çan imal ederek işlerini büyüttü, neticede King’s Chapel’de asılı duran çanı yaptı, Boston’un işaretlerinden biri.

 

REGINALD BIRCH

Reginald Birch Londralı bir tüccarın Londralı bir tüccar olan oğluydu (Şaşırdın değil mi? Bu da herhalde şu aile içi garip olaylardan biri).

Birch genç yaşlarında kendi işini kurdu. 20’li yaşlarının ortalarında Amerikan kolonileri ile çay ticareti yapan birkaç ticaret gemisine sahip olmuştu bile. O zamanlar 20’li yaşlarındaki birçok insanın sırtına giyecek bir gömleği bile olmadığını düşünürsek bu oldukça büyük bir başarıydı. İlerleyen zamanlarda Birch Londra içinde ve etrafında irili ufaklı birçok başka iş de kurmuştu. Londra’da üyelerinin çoğunluğunu tanınmış, şehrin ünlü simalarının oluşturduğu gösterişli bir Erkekler kulübü olan “Beyazlar” üyesiydi.

Kestirebildiğim kadarıyla Birch Haytham Kenway babası Edward için çalıştığı sıralarda tanışmış olmalı. İki erkek Haytham hâlâ oldukça genç iken Beyazlar’da tanıştı. Sonraları Birch Haytham’ın eğitimini üstlendi – 1730lu yıllarda Avrupa’ya yaptıkları gezilerde ona rehberlik etti. Animus’tan gördüğüm kadarıyla arkadaşlıkları gençliklerinde de devam etti – Suikastçılar olarak birlikte çalıştılar.

 

ROBERT FAULKNER

Robert Faulkner muhtemelen Suikasçilerin Donanması’ndaki en çok sözü edilen üyesiydi – yine de resmi olarak hiçbir zaman ikinci kaptanlıktan daha yükseğe ulaşamadı.

Robert Faulkner ailesinde denizci olan dördüncü jenerasyondu (Bunu sesli söylemediğime memnunum) – ama ailesinde Suikastçiler için çalışan ilk jenerasyondu. İlk Kraliyet Donanmasında işe başladı, ama kariyerini ilerletemedi (bu, bir parça komisyon alamamasından kaynaklandı), oradan Birleşmiş Tüccarlar Şirketi’nde çalışmak için ayrıldı.

1753’te, Faulkner tarihi öldüğü farz edilerek kayıtlardan kayboldu – ama bu Aquila’da ikinci kaptan olarak Suikastçilere katıldığı içindi.

Faulkner bir denizci olarak çok aranıyordu – onu işe almak Kardeşlik için büyük bir başarıydı.  Disiplinli bir tayfası ve beladan olağanüstü bir kaçınma becerisiyle ün yapmıştı – havayı tahmin etmesinden bahsetmiyorum bile. Ya yılların tecrübesiyle yada başka gizemli bir yetenek sayesinde (çünkü bunlara tamamen inanıyorum) Faulkner bir fırtına veya (durgunluğun) geldiğini bilip, bunu kendi yararına kullanırdı.Bir düşünsene! Havayı doğru şekilde tahmin eden doğal bir meteoroloji uzmanı! Dünya bir daha onun gibisini görmez.

Faulkner 1768’de neredeyse yok edilene kadar Aquila’da hizmet verdi, her zaman kaptan olması istendiğinde erteledi – asla sebebini söylemedi. Yine de, gemiye olan sevgisi çok dokunaklıydı – Tekrar denize açılması şüpheli olmasına rağmen Boston’un yakınındaki kendi yerine çektirdi. Faulkner başka bir gemiyle denize geri dönebilirdi, ama yapmadı – Hep arızalı olan Aquila’nın yanında kaldı ve kendini içkiye verdi, Connor onu orada buldu.

 

ROBERT NEWMAN

Robert Newman İsa Kilisesi’nin (günümüzdeki adıyla Eski Kuzey Kilisesi) zangoçuydu ve Paul Revere’in yakın dostuydu. Çan kulesine astığı fenerlerle Lexington ve Concord’a doğru ilerleyen İngilizler’in hareketini Charlestown’daki süvarilere haber veren Newman’dı. İki fener – böylece İngilizlerin denizden geldiği anlaşılabilecekti.

Öte yandan Newman’ın gizli planında bazı aksaklıklar vardı. Ailesinden kalan evi bir konaklama evi olarak kullanılıyordu ve bazı İngiliz subayları orada kalıyordu. Newman yorgun olduğunu ve yatacağını söyleyerek onlardan kurtuldu, karton gibi bir şeyden yapılmış küçük bir pencereden dışarı süzüldü. Arkadaşı John Pulling ona fenerleri çan kulesine çıkarmasında yardım ederken üçüncü bir kişi de kilise kapısını gözlüyordu.

Newman daha sonra o gecedeki hareketlerinden dolayı sorgulanmıştı – muhtemelen akşam erkenden yatacağını söylemesi büyük şüphe uyandırmıştı – ancak soruşturmadan kurtuldu ve Boston’a kaçtı.

Newman şehre döndüğünde tekrar zangoç olarak eski işine döndü. Kilise mahzenini turistlere gezdirmek için para aldığına dair kanıtlar vardı – bu gezilere John Pitcairn’in naaşını göstermesi de dahildi. Bunun 1788 yılında Newman’ın yerine başka bir zangoçun işe başlamasıyla bir alakası olabilir belki.

 

SAMUEL ADAMS

Samuel Adams bir Boston avukatı, Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanlardan ve Amerikan Devriminin yükseldiği zamanların önde gelen siyasi bir simgesiydi. Sanırım bu senin küçük hayatına bir bakış açısı vermiştir, değil mi?
Adams Massachusetts’de doğdu, zengin bir tüccar olan başka bir Samuel Adams’ın oğlu olarak. Adams (daha genç olan) Harvard’a gitti, 1740’da mezun oldu. Kendi işini kurdu ama bu kederli bir başarısızlıktı ve aile bira fabrikasında işe girmekle sonlanmıştı. Birçok insan işleri başarısız olduğunda bira fabrikalarında çalışmaya başlardı ama tercihen başka bir şekilde. Bu onun tarihi mirası için iyiydi, çünkü onun birayla olan ilişkisi birçok Amerikalının onu tanıması için tek yoldu belki.

Adams 1765’de Massachusetts Yasama Meclisine seçildi, ki bu onun siyasi kariyerinin başlangıcıydı. Kolonici haklarının sadık bir savunucusuydu (İngliz Parlamentosu’ndaki başlıca popüler tartışmalar vergileri kötüye kullanmakla ilgiliydi), ama özgürlük öncesi değil – en azından ilk değildi. (Sanırım fikrini sonra değiştirdiğini söylemek doğru olur.)

Adams sıksık asabi bir radikal olarak tasvir edilir – ama biraz önyargılı bir yaklaşım. Adams vigilantizmi sevmezdi, büyük bir kısmı için (Gerçi bir mafya Boston pul toplayıcını istifa etmeye zorladığında onayladı, yani belki de BAZI vigilantizmleri sevmedi). Yıllar sonra, Adams Meclisteyken, bir siyasi partiye katılmayı reddetti çünkü fikri bölücü buldu (George Washington’la paylaştığı bir duygu, laf arasında).

Ancak, Adams’ın saygınlığı sorun çıkaran birisi olduğu için anlaşılabilir. Boston Katliamından sonra, Boston’un temsilcisi oldu ve askerleri şehirden kovmakta başarılı oldu. Boston Çay Partisi’nin hemen öncesinde Old South Meeting Hall’da konuşma yaptı ve söyleniyor ki çayların denize dökülmesinin işaretini o vermiş (Fakat onunda bu işe dahil olduğuna dahil bazı tartışmalar var, ki bundan mutluyum, çayı israf etmeyen bir beyefendi olarak).

Adams kötü şöhreti yüzünden 1775’de Lexington’a gitmek için Boston’dan ayrılmak zorunda kaldı – Onu baş belası olarak gören İngilizlerden kaçmak için. Boston Kuşatması başladığında Massachusetts valisi silah bırakan asilerin affedileceğini söyledi – Adams HARİÇ, ve John Hancock. Genel olarak, Adams İngiliz tarafı için tam bir belaydı – buna rağmen neden bazı Amerikalıların asabi bir devrimci olmayı kötü bir şey olarak görmeleri beni hayrete düşürüyor. Bugün neredeysen şimdi de ordasın, değil mi?
Aslında, bekle, evet – belki buna rağmen neden bahsettiklerini belki anlayabilirim.

 

SAMUEL PRESCOTT

Paul Revere ve William Dawes Lexington’dan ayrılıp Concord’a giderken, yanlarına Concord’lu genç bir doktor, Samuel Prescott katıldı. Prescott bir anti-İngiliz gece yürüyüşü olan
Özgürlüğün Çocukları grubu üyesiydi.

Prescott o gece nişanlısını görmek için Lexington’daydı – sanırım gördüğümüz kaçak oydu. Eve geç dönmeye niyetlenmişti – bu Revere ve Dawes için büyük bir şanstı. Prescott bölgeyi iyi tanıyordu ve üç adam İngiliz birlikleri tarafından durdurulduklarında, takipçilerini geride bırakmalarını ve Concord’a ulaşarak alarmı başlatmalarını sağlayan oydu.

İşin garip kısmı burada başlıyor – o geceden sonra, şey, Prescott bir nevi ortadan kaybolur. 1777’de Halifax’ta bir İngiliz tutsağı olarak ölmüş olabileceğine dair elimde bir kayıt var, ancak bu net olmaktan çok uzak. Bana kalırsa İngilizler’le birlikte Kurtuluş Günü Boston’dan ayrıldı, ancak ne zaman ve nasıl yakalandığına gelirsek – hiçbir fikrim yok.

İşte söyleyeceğimi hiç düşünmediğim üç kelime.

 

SHAO JUN

Shao Jun Çinli bir Suikastçıydı ve ölümünden önce Ezio Auditore ile görüşen son Suikastçılar’dan biriydi.

Jun Ming Hanedanlığı döneminde kraliyet zindanlarında doğmuştu. Gençlik yıllarını Çin imparatoru Zhengde’nin favori cariyelerinden biri olarak geçirdi. Bu ideal bir yaşam olmasa da – ki ben olsam umrumda olmazdı, hendekler kazmaktan iyidir – Zhengde’nin seyahate düşkünlüğü sebebiyle Jun henüz 15 yaşındayken o zamanlarda dünyadaki birçok insandan daha fazla yer görmüştü – ki bunu bir artı olarak farz edeceğini kabul ediyorum, eğer o zamanlar bazı kedilerin bile dünyadaki birçok insandan daha fazla yer görmüş olduğunu göz ardı edebilirsen.

1521 yılında, Suikastçı Tarikatı Zhengde’nin ölümünün yarattığı kargaşayı kullanarak imparatorun sarayına sızmayı ve cariyelerden bir kısmını kurtarmayı denediler, Jun da bunların arasındaydı. Kısa sürede bir Suikastçı oldu – ancak arkasında bırakmak olduğu kadınları hiç unutmadı. Yıllar sonra, geride kalmış olan cariyeleri kurtarmak için Kraliyet Sarayı’na döndü ancak, hepsinin Zhengde’nin ardılı Jiajing tarafından öldürülmüş olduğunu gördü.

Jiajing’in Kraliyet Sarayı’na yapılan bu ikinci saldırıya karşılığı ani ve ölümcül oldu, Suikastçılar hazırlıksız yakalanmışlardı. Doğu Çin’deki Kardeşlik katliama uğradı. Shao Jun ve Usta’sı hayatta kalabilmişti, ancak Asya’yı tamamen terk etmek zorunda kaldılar. Ezio Auditore’nin tavsiyelerini almak için İtalya’ya seyahat ettiler – ancak yolculuğu yalnızca Shao Jun tamamlayabilmiş, Floransa’ya Ezio’nun ölümündne kısa bir süre önce, 1524 yılında varabilmişti.

 

SHAUN HASTINGS

Shaun Hastings doğrudan tarikatın içinde doğmayan az sayıda Suikastçı’dan biri. Genç yaşlarında Abstergo Endüstri hakkında yaptığı araştırmalar onu Tapınakçılar’ın hedefi haline getirince Suikastçılar tarafından çırak olarak alındı.

Hastings’in organizasyon konusunda Tanrı vergisi bir yeteneği var, öyle ki o olmasa Suikastçılar olmazdı. Tarihsel olaylar arasında bağlantılar kurma yeteneği ile, birçokları tarafından tarikatteki en zeki insan olarak kabul edilir – ve ‘birçokları tarafından tarikatteki en zeki insan olarak kabul edilir’ derken onun GERÇEKTEN de tarikatteki en zeki kişi olduğunu söylüyorum.

Onun ukala bir serseri olduğunu düşünebilirsin, ancak bunun tek sebebi onun senden daha zeki olması ve senin kuru kıskançlığını kontrol edemeyen ve benim aşmış kişiliğimi çekemeyen ergen bir kızdan bile aciz hissetmendir.

Ah Tanrım. Ciddi ciddi okuyorsun bunları. Vaktimi boşa harcadığımı düşünmeye başlamıştım. Vaktimi boşa harcamayı ne çok sevdiğimi bilirsin.

Şimdi – bana biraz çay koyar mısın?

 

SURRY

Surry 1765’ten itibaren Samuel Adams’ın hizmetinde hizmetçi olarak çalışıyordu. Adams’ın ikinci karısı Elizabeth Wells’e evlilik hediyesi olarak verilmişti (çünkü hiçbir şey “İşte! Sana ait bir insan!” demekten daha çok birine önem verdiğini gösteremez). Ancak, Adams ahlaki yönden köleliğe karşıydı ve Surry’nin onlarla yaşamaya devam etmesi için özgür bırakılması konusunda ısrar etmişti. Gerçekten de özgür kalmıştı ve 50 yıl boyunca Adams ailesinin yanında çalıştı; ki bu Adams Ailesi “için” çalışmasından çok daha iyiydi.

(Bu arada, Adams kendisine ait bir kölesi olmasını istemese de, kölelik politika kariyeri boyunca özel olarak savaştığı bir konu olmadı. Massachusetts’teki kölelik karşıtı hareketleri destekledi, ancak hiçbir zaman devletler arası sürtüşmelere sebep olacak kadar üstüne düşmedi – diğer politikacılarla geçinmek çok daha önemliydi.)

(Elbette burada Samuel Adams’tan bahsediyorum – Gomez’den değil)

 

TADEUSZ KOŚCIUSZKO

Daha çok Thaddeus Kosciuszko adıyla bilinen – hatta daha da çok telaffuz edilemeyen – bu bey, Devrimci Savaşı’nda mühendis olarak ülkesine hizmet eden Polonyalı bir askerdi. Kosciuszko, soylu bir adamın oğluydu ve özel eğitimi doğrultusunda askeri taktikleri öğrendi. 1776 Kıtasal Ordu’ya katıldı.

Tam adı Tadeusz Andrzej Bonawentura Kosciuszko’ydu ve her ne kadar soyadı hapşuruk gibi olsa da Kıtasal Ordu’nun en deneyimli ve en çok aranan birkaç mühendisinden biriydi. Adını büyük ihtimalle 1777’deki Amerikan zaferinde Saratoga’daki tahkim çalışmalarını yönetmesiyle duyurdu. Batı Noktası’ndaki tahkime da yardım etti ( Bendict Arnold’ın İngilizlere satmaya çalıştığı tahkime).

Savaş sona erdiğinde, Kongre Kosciuszko’yu Tuğ Generalliğe terfi ettirdi – herhalde adını söylemek yerine artık ona “Tuğ General” diyebilecekleri için, tabi bir de orduya hizmetin karşılığı olarak. 1794’te Kosciuszko’nun Ayaklanması olarak da bilinen isyanı yönettiği Polonya’ya geri döndü. Ayaklanmayı kaybetti ve Fransa’ya sürgün edilmeden önce 2 yıl kadar hapiste yattı.

Şunu dinle – Kosciuszko öldüğünde zenci kölelerin eğitimi ve serbet bırakılması için talimatlar vererek Thomas Jefferson’a parasının bir kısmını bıraktı. Malesef Jefferson parayı kullanma zahmetine hiç giremedi. Para 1852’de Kosciuszko’nun mirasçılarına geri döndü.

 

THOMAS HICKEY

Thomas Hickey İngiliz Ordusunun, İrlanda doğumlu bir üyesiydi. Boston’a 1752’de vardı ve William Johnson’ın kişisel koruması olması uzun sürmedi, görünüşe göre Johnson’ın isteğiyle (muhtemelen ailelerinin İrlandayla bağlantısı olmasından, yada “Hickey” ismini komik bulmasından, kayıtlar açık değil.)

Hickey Fransız ve Kızılderili savaşında Johnson’ın komutasında hizmet etti, ama taşkın hareketleri birkaç defa rapor edildikten sonra ordudan ayrıldı. 1760’tan sonra, Hickey, tarih kayıtlarından bir kaç yıl kaybolur. Yine de ben bir kaç “T.H”ye yapılmış William Johnson’ın ev ödemelerinden bahsedildiğini buldum. Hickey’nin, onun casusu olarak çalıştığı muhtemel. Eğer öyleyse, kırılması daha zor kodlar geliştirmeliydi.

**

Hickey, 1776’da asilerin New York’u işgalinde tekrar ortaya çıkar. George Washington’un askerler tarafından “Cankurtaran” olarak bilinin kişisel koruması olmuştur. Kaydına bakılırsa onu oraya biraz zekice politik hile getirmiş olmalı. Onun Connecticut Milislerinde saygı duyulan bir üyesi olduğuna dair imalar gördüm, ama hizmet kaydını bulamadım (ve Hickey’in ‘saygı duyulan’ olarak tanımlandığından şüpheliyim).

Ne olursa olsun, Hickey hemen Washington’a suikast planlayarak vazifesine ihanet etti. Belki T.H. bu holiganın kısaltmasıdır.

**

Örnek olarak, tarih bize Thomas Hickey’in ayaklandırma suçu nedeniyle 20.000 askerin önünde asıldığını söylüyor. Bu olayların ilginç bir yorumlaması, ama New York’ta bu kadar kişiye yetecek stadyum olmadığından, çoğu askerin idamı iyi gördüklerinden süpheleniyorum. Onlara verilen önemli mesaj şuydu; “Hain olmayın, yoksa asılırsınız”, darağcında olan biri için ince bir davranış değil.

 

THOMAS PAINE

Paine aslen İngiltereli bir politik hiciv yazarıydı. Kitabı “Sağduyu” Amerikan bağımsızlığı için bir tartışma konusuydu – ve Amerikan tarihinin en popüler kitaplarından biri oldu. Büyük ölçüde Amerikalıların bunun sağduyu hakkında bir kitap olduğunu düşünmeleri ve dürüst olmak gerekirse buna ihtiyaç duyduklarını bilmeleri nedeniyle.

O dönemlerde, bağımsızlık hakkındaki edebiyatın çoğu sadece kolej mezunları tarafından anlaşılabilen süslü bencil sözlerle avukatlar ve politikacılar tarafından yazılırdı ya da benim. Yine de “Sağduyu”, başlığının standartlarına ulaştı – anlaşılır bir dilde yazılmıştı, yani temel olarak herkes savlarını anlayabilirdi (hatta okulma bilmeyen insanlar bile – kitap o kadar popülerdi ki, metni bir çok bakımdan ilkel bir sesli kitap yapan sayısız halka açık okuma yapıldı.)

Kitap Kongre’yi bağımsızlığın değerine ikna eden şey olmamasına rağmen (zaten biliyorlardı), desteğin bir anda artmasına neden oldu ve bu önemli çünkü Kongre’nin, halkın kendi tarafında olmasına ve askerleri onlar için savaşmaya ikna etmeye ihtiyaçları vardı. Sağduyu ikisini birden yaptı.

Connor’un Paine ile görüştüğüne dair bir kaydım yok, ama devrimde çok önemli bir rol oynadığından onun hakkında bir şeyler bilmek istersin diye düşündüm. Evet, Bunu en sona yazdım çünkü, bunu fark etmeden bütün yazıyı okumak zorunda kaldın. Böylelikle bir puşt olabilirim.

 

WILLIAM DAVES JR.

William Dawes Jr. Boston’lı bir devrim yanlısı ve 18 Nisan 1775 gecesi, İngiliz Nizamileri’nin gelişini haber vermek için Lexington ve Concord’a gönderilen süvarilerden biriydi. Diğer süvari ise, elbette, Paul Revere idi. Revere suyu geçerek Charlestown’a giden yolu seçerken Dawes Boston boğazını baştan başa geçen uzun yoldan gitmişti. Lexington’a Revere’den kısa bir süre sonra vardı.

Dawes çekirdekten yetişme bir deri tabakçısıydı. Bugünlerde New Jersey’de bir servet sahibi olması işten bile değil, o derece bok götürüyor oraları. Ve politik olarak da Revere kadar ateşli olmasa da, düğününde evde dikilmiş bir takım giymişti. Tabi, şimdi bakınca bu pek de matah bir farklılık gibi görünmeyebilir ancak o sıralarda bu büyük bir dışavurumdu. O zamanlar asiler İngiliz ürünlerinin – pamuk gibi -boykot edilmesine uğraşıyor ve insanları Amerikan malı almaya teşvik ediyorlardı. Takımının yerli malı olduğunu vurgulayarak, Dawes kendini şık bir şekilde Vatanseverler’in tarafında konumlandırıyordu. Oysa rahatlıkla bir melon şapka ve Kral’ın yüzü şeklinde bir maskeyle de gelebilirdi. Bir düğün için bu da oldukça garip olurdu gerçi.

 

WILLIAM JOHNSON

William Johnson bir arazi borsacısı ve İngiltere ile kolonilerin kuzey kısmında yasayan yerli halk arasında başlıca anlaşma arabulucusuydu- özellikle Irokua.

Johnson İrlanda’da doğdu ancak 1738’de amcasının Mohawk Nehri’ndeki malına göz kulak olmak için kolonilere taşındı. Gelgelelim, çok geçmeden Johnson nehrin karşı tarafından bir yer edinerek orada bir kereste fabrikası kurdu ve “Johnson Destek” adını verdiği ahşap dikmelerin ticaretini yapmaya başladı. Ki bu hep bana bir mağara adamından çiftleşme önerileri almak gibi gelmistir.1743’te “Johnson Hisarı” adında daha da geniş bir araziye taşındı. (İyi bir işadamı olabilir ancak hayal gücünden yoksundu.)

Johnson bölgedeki yerli halkla arkadaşlık kurdu, özellikle dilini öğrendiği Kanien’kehá:ka ile. Geleneklerine karşı gösterdiği saygı Irokua’lar ve İngiliz Hükümeti arasındaki bağlantıda öne çıkmasına sebep oldu. Johnson 1756’daki Kızılderili Vakası’nda denetçi olarak görevlendirildi. Tüm bölgeyi ve insanları tanıdığı için bu iste en iyisiydi.

**

Anlaşma görüşmelerinin yani sıra Johnson, Fransız-Kızılderili savaşında Irokua savaşçılarını görevlendirme ve yönetme yetkisine sahipti. Kendisi yalnızca bir savaşta savaştı ancak hizmeti karşılığında aşırı cömert bir şekilde 5000 pound ve baronet payesi ile ödüllendirildi. Bu savaşa katılan diğer insanlara göre normalin üzerinde bir ödüldü.

Kanien’kehá:ka ile yakın ilişkisini sürdürdü 1760’da islerine karşılık teşekkür olarak toplamda 300 kilometrekarelik bir araziye sahip oldu.

Gelgelelim Johnson, Stanwix Hisarı Anlaşması’nda köprüleri yaktı. İngilizler’in istediğinden daha fazla arazi aldı- bu daha sonra bunun üzerinde kafa yorabileceği için adeta bir talih kuşuydu – ancak bunun aksine bu arazide yasayan yerli halka iyi ödeme yapmadı. Anlaşma Virginia’da bir savaşa sebep oldu (Dunmore’un Savaşı olarak bilinir). Ve 1774’te daha fazla kan akmasını önlemek için (ve büyük ihtimalle kendi kıçını kurtarabilmek için), Johnson daha fazla görüşme talep etti – bu sefer de Johnson Malikanesi’nde.

**

Eğer merak ediyorsan, Johnson’ın resmi ölüm nedenin inme olduğu söylendi. Sanırım en hafif sekliyle, anlaşma arabulucularını öldürmeye kalkıştığı açıklansaydı bu bazı siyasal gerilimlere sebep olabilirdi. Öyle sanıyorum ki basa bir darbe, mesela, çok şiddetli bir inme olarak nitelendirilebilirdi.

 

WILLIAM KIDD

Kaptan William Kidd pek çok korsan efsanesinin konusu olmuş bir İskoçyalı’ydı ve hükümetin izniyle korsanlık yapıyorken illegal korsanlığa geçmişti.

Kidd, 17. yüzyılın sonlarında doğmasına rağmen o zamana kadar pek tanınmıyordu. Hakkında bilinen tek şey İskoçyalı olmasıydı, başka bir bilgi yoktu (Korsan olmanın ilk kuralı gizemli bir geçmişinin olması gerektiğiydi.). Kidd, tarih sahnesine ilk olarak 1689’da kaptan olarak listeye geçtiğinde çıktı. Birkaç yıl yaşadığı New York’a yelken açmadan önce İngiltere’nin hizmetinde hükümet izinli bir korsandı.

Kidd’e 1695’te Hint Okyanusu’ndaki gemileri bulması için hükümet tarafından izin verildi, o da Madagaskar’a yelken açtı – o zamanlarda korsan sığınağı olarak bilinen yere. Kidd, komisyonca verilen Kızıl Deniz’deki gemileri vurma görevine uymadı – kimse bunu neden yaptığından emin değil, sanırım bunu tahmin etmek de size kalmış. Onlar birer vahşi.

Kidd 1699’da Batı Hint Adaları’na döndüğünde, arandığını öğrendi. Haiti Adası’nda bulunan Quedah Merchant (Quedah Tüccarı) adındaki gemisini sattı ve yeni bir gemiyle sahile gitti. Kidd her an yakalanabileceğini biliyordu ve elinde bir pazarlık kozu olması için oraya varır varmaz hazine aramaya başladı. Kellesini kurtarmak için hazinenin koordinatlarını verebilirdi.

Kidd sonunda evine, New York’a döndüğünde yakalandı. Tutukluluğundan kurtulmak için konuşmaya (hatta çıkış yolunu satın almaya) çalıştı ama işe yaramadı. 1701’de koranlık suçundan asıldı, ki bu da çok rahatsız edici olmalı.

Kidd’in hazinesi hakkında bilinen ise, bir kısmını New York, Long Island’daki Gardiner Adası’na gömdüğüydü – Bu kısım Kidd’in ölümünden sonra ortaya çıktı. Kimse başka ne yaptığını bilmiyordu ama hazinenin nereye, ne kadarının gömüldüğü sorusu hala herkesin dilinde.

 

WILLIAM MOLINEUX

Molineux ünlü devrimciler listesinde pek sık yer almaz, muhtemelen devrimin patlak verdiğini görecek kadar uzun yaşamadığından olacak (1774 yılında öldü). Ancak kendisi savaştan önceki yıllarda Liberal Parti’nin önde gelen eylemcileridnen biriydi – Samuel Adams ve John Hancock’ın hemen yanıbaşında.

Molineux İngiliz asıllı bir tüccar ve Vatanseverler yanlısı bir adamdı. Devrimciler hareketlenmelerini arttırdıkça, Molineux de gitgide radikkaleşiyordu – İngiliz asıllı Koloniciler genelde Kraliyet Yanlısı olmaya meyilliydiler. Ayrıca Anglikan mezhebine mensuptu – ki bu cemaat de İngiliz sempatizanıydı.

Tüm bunlara rağmen Molineux’un davaya bağlılığı su götürmezdi. Oldukça ateşli bir aktivist olduğu söylenir; öyle ki, işi İngiliz boykotunu delen insanları ölümle tehdit etmeye kadar vardırmıştır. Bu biraz fazla. He’d have a bloody FIELD day on forums.***

Boston Çay Partisi gecesinde, Eski Güney Toplanma Evi’ndeki kalabalığın arasında kayboldu – diğer tüm ünlü devrimciler ise hâlâ orada, kalabalığa konuşma yapıyorlardı. Molineux ise, elbette, çayların denize dökülmesi işini yönetiyordu. Sırf bu sebepten bile, benim gözümde gelmiş geçmiş en şeytani insandır.

 

GRUPLAR

 

ABENAKI

Abenaki ulusunun kökeni şu anda New England’ın kuzeyi ve Kanada denizinin güneyi olan yerdeydi. Yanlış isimlendirilmiş sadece bir ulus olduğu düşünülmesine rağman, “Abenaki” yaklaşık olarak aynı bölgedeki ve aynı dil ailesinden olan birkaç grup için söylenebilir (Algonquin, sorduğun için).

Çeşitli Abenaki’lerin kriz durumlarında birleşmelerine rağmen (başka ulusların saldırılarına uğramaları gibi) genelde merkezi bir yönetimleri yoktu. Bu muhtemelen topraklarındaki İngiliz Kolonicilerinin saldırılarının sebebinin bir parçasıdır. İngilizler anlaşmalar hakkında konuşabilecekleri resmi hükümetler olmasından hoşlanırlardı – bu daha medeniydi ve bazen Kanepe olurdu – bu yüzden Koloniciler’in görüşüne göre merkezi bir hükümet yoksa Abenaki’nin bu topraklar üstünde bir hakkı yoktu. Tabii ki, bunu başka türlü de kesfedebilirlerdi, ama bu çok iş ve daha karışık olurdu ve – belki de en önemlisi – Abenaki ‘hayır’ diyebilirdi.

Abenaki Fransız ve Hint savaşı sırasında tarafsız kalmaya çalışırken, kelimenin tam anlamıyla İngiliz ve Fransız kolonilerinin savaşı arasında kaldılar, bu yüzden biraz çatışma kaçınılmazdı. Çoğu durumda, onları vatanlarından uzaklaştırmakda daha az sorumlu olan Fransızların yanında yer aldı. Kötünün iyisi de diyebilirsin – yine de ben Fransızlar için bu cümleyi kullanacağımı düşünmezdim.

 

BOMBACILAR

Bombacılar, el bombası atmaktan sorumlu olan askerlerdi (isminden dolayı). uzun, kaslı ve korkusuz oldukları içn seçilirlerdi – sadece düşmanı yaralamak için el bombalarını uzağa atacak güce gerek yoktu – bunu yapmak için ön cephelerde yer alacak kadar cesur olmalıydılar (yada aptal).

Bombacıların aynı zamanda hızlı etkili saldırı askerleri olmaları isteniyordu – işgaller sırasında siperlere saldırmaya yardım etmek için. (Bilirsin, bütün standart kolay işlerin seni öldürme ihtimali var.)

18. yüzyılın ortalarında el bombaları gözden düştü, ama bombacılar bataryalarının sağ kanadını korumak için çağrılan elit bir alay olarak sayılmaya devam etti – ve hala ün kazandıkları diğer tehlikeli işleri yapıyorlar.

Şapkalar hakkında ilginç bir bilgi – uzun ve dar yapılırlardı böylece bomba atarken takılmazlardı (iyi bir özellik). Sonunda, gönye şapka birkaç orduda standart elbisenin bir parçası haline geldi.

Ayrıca bombacıların papa gibi görünmek istemiş olmaları da muhtemel. Tarih bu noktada susuyor.

 

BOSTON KAVGACILARI

Kendi adıma bile tamamen anladığımı söyleyemem, ama yetişkin erkeklerin birbirini dövmesi erken antik Sümer’e giden uzun ve öykümsü bir hikayeye sahiptir.

Günümüzün modern boks sporunun popülerliğindeki ilk belirgin yükseliş 17. yüzyıl sonlarında olmuştur. Boston Brawlers ilk olarak 18. yüzyıl ortalarında tershanelerde başladılar, ancak 1084’de Beacon Hill’in kuzey yakasında kendi jimnastik kulüplerine taşındılar. Orada, kendilerini memnun etmek için birbirlerine saldıran zavallı insanları izlemek kadar başka hiçbir şeyden keyif almayan tepenin güney yakasında yaşayan zenginlerin bahislerinden oldukça nimetlendiler.

Eğer onları yiğitliğinle yeterince etkileyebilirsen sana karşılık olarak bir şeyler kazandırabileceklerini umuyorum. Belki bir ekmek kızartma makinesi. Belki de kötü şöhret.

 

CONWAY KOMPLOSU

Conway Komplosu,  George Washington’ı Kıta Ordusu’nun başından indirip yerine General Horatio Gates’i koymayı amaçlayan bir komploydu. Horatio Gates ismine yabancı olman belki sana bunun ne kadar başarılı olduğunu anlatabilir.

Thomas Conway Fransa’da eğitim görmüş İrlanda doğumlu bir askerdi. Washington’ın altında bir general olarak hizmet veriyordu, ama Gates’le sık sık mektuplaşırdı – genelde Washington’ın işinde ne kadar kötü olduğuyla ilgili.

Şimdi, genelde işini elinde tutmsk istiyorsan, dinleyen herkese patronun hakkında şikayetlerde bulunmazsın, ama görünüşe göre hiçkimse Conway’e bunu söylememiş. Hiçbir sosyal ağ sitesinde beş dakika bile dayanamazdı. Böylece, Washington, Conway’in yazdıklarından haberdar olunca (hiçbiri övgü dolu değildi), bu isimlerini temizlemek için Kongre’ye gitmek zorunda kalan Conway ve Gates’in elinde patladı. (Tabi bu işe yaramadı.)

Tarihte “Komplo”nun bunun için doğru bir kelime olup olmadığına dair bir tartışma var ve aslında bu bana daha çok içsel çekişme gibi geldi. Yine de, o zamanlar Gates Saratoga’da çok büyük bir zafer kazanmışken, o Germantown’da ve Brandywine’da yenilgiler aldığı için Washington’a halk tarafından büyük tepkiler vardı. Washington’ın Conway’in mektuplarını, astlarının arkasından iş çevirdiğine dair bir işaret olarak alması sürpriz değil.

Ancak, en sonunda, Washington’ın destekçileri etrafında toplandı ve bütün şey Gates’in özrü ve Conway’in istifaya zorlanmasıyla bitti.

Ve bu Conway’i istifa ettirmenin Washington’a olan halk eleştirisi olarak kalmasının dışında bitti. Washington’ın destekçilerinden biri bunu durdurana kadar sürdü – Conway’i ağzından vurarak. Kolay, etkili – ama genelde işverenin klavuzunda bulunmaz.

 

CULPER RING

Bu, New York ve Connecticut’ta çalışan asi casusularının 1778’den Amerikan Devrimi sonuna kadar kullandıkları bir ağdı.

Grup, İngiliz güçlerinin Philadelphia’dan ayrılıp üslerini New York Şehri’nde tekrar oluşturduktan sonra kuruldu. Washington İngiliz askerlerinin hareketlerini rapoe edecek içeriden insanlara (Hep bu tabiri kullanmak istemişimdir, ve aramızda kalsın, ‘asi casusları’nın da keyfini çıkarıyorum) ihtiyacı olduğunu biliyordu. Yeni atanmış istihbarat başkanı Benjamin Tallmadge’dan bir kaç casus bulmasını istedi Tallmadge da buldu.

Tallmadge’ın kesinlikle güvenebileceği insanlara ihtiyacı vardı, bu yüzden işe çocukluk arkadaşlarını almakla başladı. (Hiç bir şey arkadaşlığın hayatını tehlikeye atmanın gerektiği bir iş teklif etmek gibi olduğunu söylemiyor.) “Culper Çemberi” ismi “Samuel Culper Sr.”‘dan geliyor ve “Samuel Culper Jr.”, çemberin ana haber kaynaklarının ikisinin kod ismi. Kim olduklarının bilmiyorum, ama birinin diğerinden biraz daha yaşlı olduğunu hayal edebiliyorum.

Grubun en büyük başarısı muhtemelen 1780 yılında Washington’ı Rhode adasındaki Fransızlara yapılacak planlı bir saldırı hakkında bilgilendirmektir. Ayrıca kanıt kabataslak olsa da Benedict Arnold’un Batı Noktası’na olan ihanetini ortaya çıkarrarak itibar kazandılar. Ne olur ne olmaz diye öember yıllarca gizli mesajlar taşıdı ve hiçbir üyesi yakalanmadı (bir muhtemel istisna var; “355” olarak bahsedilen gerçek kimliği ve kaderi bilinmeyen bir kadın.)

Grup, savaşta en etkili istihbarat operasyonu olarak itibar yaptı, iki tarfta da. Bunu yazmak bana ne kadar acı veriyor bilemezsin. YILLARIMI aldı.

 

HESSIANLAR

Hessianlar, Devrim Savaşı sırasında İngilizler tarafından kiralanan Alman askerlerdi. ‘Hessianlar’ teknik olarak Hessen-Kassel eyaletinden olan askerleri refere ederken, Devrim sırasında savaşan tüm Alman paralı askerleri için kullanılan bir kelime halini aldı.  Tabii ki bu beklenmedik durum anlaşılabilir. Savaşta Alman askerlerinden oluşan bir birlik sana ateş etmeye başladığı zaman sadece yanlış bilgi verilmiş coğrafya inekleri durup onların nereli olduklarını sorar. Yani. Ben, öyleyse.

Amerika Devrimi sırasında savaşa gönderilen Hessian birliklerinden en azından sadece ikisine “Jägerler” denilirdi.  Bunlar hassas nişancılıklarıyla bilinen hafif piyade birlikleriydi. Hassas nişancılar, nişancılar arasında en iyileridir. ‘Jäger’ kelimesi aynı zamanda Almanca ‘avcı’ anlamına gelir ve Jäger birliklerinin ilk üyeleri ama olarak deneyimli ormancıları kapsıyordu.

Tekrar söylüyorum – ‘ağaçların arasında dövüşmekte iyi olan gerçekten hassas bir silahçı olmak Amerika sınırlarında kesinlikle olmak isteyebileceğin türden bir askerlik. Jägerlerin, Hessian’larınen en çok korkulan (ve saygı duyulan) bölükleri olması şaşırtıcı değil.

 

HÜRRİYETİN EVLATLARI

“Özgürlüğün Çocukları” Pul Hareketi’ni protesto etmek için kurulmuş ve sonrasında dağılmayarak devrime kadar İngiliz karşıtı toplantılar düzenleyen ve boykotlara liderlik eden birkaç protesto grubuna verilmiş isimdi. Sanki kızgın adamlar için bir klüptü.
Daha sonra daha koordine olmalarına rağmen, önce ayrı ayrı kurulmuşlardı. ‘Özgürlüğün Çocukları’ olağan bir isim seçimiydi çünkü bu deyim o zamanlar “Kolonici” anlamını taşıyordu. İsimden de tahmin edebileceğin gibi Çocuklar çoğunlukla orta sınıftı ve, evet, erkekti – tüccarlar, avukatlar ve politikacılar. Örnek olarak, Paul Revere Boston grubunun olası bir üyesiydi.

Çocuklar (bütün kolonilerdeki) istediklerini almak şiddetin ve gözdağının üzerinde değildi – kim öyleydi ki? Bütün pul dağıtıcılarını istifaya zorladılar – Boston grubu yerel dağıtıcının ofislerini yok edip, onu bütün kasabada sergileyip halkın önünde istifa ettirecek kadar ileriye gittiler.

Bunu düşününce, onların, Vatanseverler’in radikal kanadı olarak ün yaptığını, insanları topladıklarını ve bazen kontrollerini kaybettiklerini öğrenmek seni şaşırtmayacaktır. Boston’daki bir halk protestosu valinin malikanesinin yakıldığı bir izdihama dönüştü, Çocukların bazı gruplarının İngiliz subaylarını ve Kraliyet Yanlılarını katran ve tüye buladıkları da bilinir.

Bilirsin, standart iyi adam işi. Stres atmak için ne kadar mükemmel bir yöntem.

 

İNGİLİZ NİZAMİLERİ

İngiliz Nizamileri, İngiliz ordusunun piyadeleriydi. Giydikleri kırmızı ceketler üniformalarının bir parçası olduğundan onlardan ayrıca komik bir biçimde “Kızıl ceketliler” (Eminim bunun olacağını anlamamıştın) veya dev, ölümcül kerpetenleri yüzünden “Istakoz sırtlılar” diye bahsedildiğini duyacaksın. Yada yine giydikleri kırmızı ceket şeyi yüzünden, hangisi olduğunu hatırlamıyorum.

Kolonilerdeki Nizamiler’in maaşları azdı ve çoğu ayın sonunu getirebilmek için ordu görevlerinin dışında iş bakıyordu. Tabii ki, odaları ve gemileri hükümet tarafından karşılanıyordu, yani ortalamadan daha az ücret alabilirlerdi. Devrimden önce Boston’da işsizlik yüksek olduğundan bunun Kızıl ceketlileri kendilerine iş veren insanlar arasında popüler yapmadığını hayal edebilirsin. Bu ve dev, ölümcül kerpetenleri yüzünden.

 

KITASAL KONGRE

Kıtasal Kongre’yi sıkıcı politikacıların toplanması olarak düşünebilirsin – ki öyleydi – ama onlar ayrıca Devrimi organize etmekten sorumlu ve oları sıkıcı yapan Birleşmiş Devletler hükümeti hakkında kararlar alıyorlardı.

Üzgünüm – önemli.

Aslında “Kıtasal Kongreler” demeliyim çünkü birden fazla vardı. İlk Kıtasal Kongre 1774’te Philadephia’da Boston Çay Partisini takiben çıkan Boston Limanı’nın kapatılmasına karşı toplanmıştı (Mecburi Hareket’lerin parçası).

Bütün politikacılar ilk toplantı sırasında o kadar iyi vakit geçirdiler ki Lexington ve Concord savaşlarının hemen sonrasında bunun gibi başka bir partinin daha kurulmasına karar verdiler – neden olmasın? Herkes bir partiyi sever. Çok büyük bir hayal gücüyle, buna İkinci Kıtasal Kongre dediler. Bu Bağımsızlık Bildirgesinin yazılmasından ve George Washington komutasındaki Kıta Ordusu’nun toplanmasından sorumlu olan Kongredir, yani isim bulmadaki kabiliyetsizliklerine rağmen açıkça aralarında düşünen insanlar vardı.

Üçüncü Kıtasal Kongre 1781’de toplandı. Bu, bazen “Konfederasyon Kongresi” olarakta bilinir – ve kulağa ne kadar baş ağrısı yapacak kadar sıkıcı gelirse gelsin, bunlar yeni Birleşik Devletler’in hükümetini kurmaktan sorumluydular. Hükümetin nasıl çalışması gerektiği hakkında herkesin anlaşması zaman aldığından Konfederasyon Kongresi anayasanın geçtiği ve Birleşmiş Devletler hükümetiyle yer değiştirdiği 1789 yılına kadar 8 yıl sürdü.

Şimdi, uzun toplantılarda bulundum, ama sekiz yıllık bir toplantı en başarısızı. O dakikaları sayan herkimse ona acıyorum.

 

KITASAL ORDU

Bu George Washington’un Amerika Devrimi sırasında eyaletler tarafından verilmiş çeşitli alaylardan oluşan orduydu. Bu ordu, Boston istilasından kısa bir süre sonra resmi olarak 1775 Haziranında Kıtasal Kongre tarafından kuruldu. Aslında önce o zamanlar Lexington ve Concord savaşlarında bulunmuş çeşitli milisleri naklederken özellikle Boston istilasıyla uğraşması için kurulmuştu.

Kıtasal Ordu 1783’te Devrim resmi olarak bittiğinde dağıldı – muhtemelen insanlar kendilerini korumak için kolonilere sivil milislerin yeterli olduğu konusunda anlaştıkları için – ama büyük ihtimalle Kongre ücretini karşılayamadığı için. Bahsimi ikinciye yatırıyorum.

 

KRALİYET TARAFTARLARI

Kraliyet yanlıları devrim sırasında İngilizlerin yanında yer alan Kolonicilerdi. Ayrıca “Kral Yanlıları”, “Kralcılar”, ve “Kralın Adamları” olarak  ve muhtemelen düşmanları tarafından “Lanet olası kıç öpen ahmaklar” olarakta bilinirler (diğer şeylerle beraber).

Sana Kraliyet Yanlıları ‘kötü adamlar’ gibi görünebilir, ama bu Vatanseverler kazandığı için öyle görünüyor. Tarihi zeki görünmek için kullanmak kolaydır – Amerikan eğitim sisteminin bir öğrencisi olsan bile (ve ‘sistem’ çok güçlü bir kelime).

Aslında, bazı tahminlere göre Kolonicilerin beşte biri aktif Kraliyet Yanlısıydı – ve daha fazlası taraf seçmemeye çalıştı.

Duyduğun hikayenin şöyle olduğunu tahmin ediyorum: “Kraliyet Yanlıları İngilizler’in yanında Amerikalılara ihanet eden hainlerdi.” Bu iyi bir kurgu çünkü bunun tersi olan Kraliyet Yanlıları’nın bakış açısı doğruydu: koloniler İngilizler tarafından kurulmuştu ve sahipleri İngilizlerdi, oradaki koloniciler İngiliz vatandaşlarıydı, ayrıca krala karşı gelen asiler asıl hainlerdi.

Aha! Anladın mı? Siz bir hain ülkesisiniz! BUNU çevir bakalım!

Ayrıca bir Kraliyet Yanlısı olmak büyük cesaret ister, özellikle içinde bulunduğun toplum Vatanseverler’se.  Kraliyet Yanlıları’nın sıklıkla evlerinden çıkartılıp, dövülüp, mumlarla yakılıp, katranlanıp kuş tüyüne bulandıkları biliniyor.

Bunu Vatanseverler’in ahlaki üstünlüğü aldanmasına inanırsın diye söyledim.

 

LENAPE

Ayrıca Lenni-Lenape,yada Delaware diye de bilinir. Avrupa kolonileştirmesi öncesinde Lenapeler çoğunlukla şimdi New Jersey ve Pennsylvania’nın olduğu Delaware nehrinin kıyılarında yaşadı.

Lenapeler, Avrupalılarla ilk iletişim kuran kuran uluslardan biriydi – en önemli olarak talif kuşu sayesinde adının verildiği Pennsylvania’nın kurucusu William Penn ile. Lenapeler’in Penn ile ilişkileri çoğunlukla barışçılken, Penn öldüğünde, oğulları “Yürüyüş Antlaşması” de denilen anlaşmayla zorla topraklarından uzaklaştırdı.

Fransız ve Hint savaşı süresince Lenapeler ilk olarak Fransızların yanında yer aldı, bazı biraysel gruplar sonradan İngilizlere katılmak için ayrılsa da. 1778 de, Kıtasal Kongreyle erzak karşılığında keşif askerleri vermeyi kabul ederek ilk toprak antlaşmasını imzalayan ilk ulustu. Sanırım iyi peynir ve soğandan hoşlanıyorlardı. Yeni kurulmuş Birleşik Devletler en sonunda Lenapeleri güney Kanada ve Ohio’daki izole edilmiş toplumlara göndererek memnuniyetini gösterdi. Ne kadar düşünceliler.

 

NEW ENGLAND AVCILIK CEMİYETİ

Bu kulüp Simon Girty de dahil olmak üzere hayatını burada idame ettiren avcılar tarafından 1770’de kuruldu. Kuruluş amacı mevsimi sınırın bu kısmında av yaparak geçiren Koloniciler için sıcak ve güvenli barınaklar olacak külübeler kurmaktı. Kayıtlarına göre, herhangi bir zamanda yirmi dört avcı kullanıyordu.

Aslen paylaşılan bir kulübe topluluğu olmasına rağmen, kısa süre içerisinde daha resmi bir topluluğa dönüştü. İnsan doğasının getirisi olsa gerek, avcılar ateş etrafında avlarıyla övünür ve abartılı hikayeler anlatırdı. En kuvvetli avcı ünvanını kimin hak ettiği hakkındaki pek çok tartışmadan sonra, üyeler öldürdükleri hayvanların kayıtlarını tutma konusunda uzlaştılar – ama bunun neden insanları yan gelip yatmaktan kurtaracağını düşündüklerini kestirmem zor.  Olmado. Üzücü, gerçekten çok üzücü.

Bu arada, dün bir dinazor yakaladım.

 

SHAWNEE

Fransız ve Hint savaşı sırasında Shawnee ulusunun insanları çoğunlukla Ohio Vadisi’nde ve etrafında yaşıyordu – Duquesne Kalesi’ni çevreleyen bölgede. Geleneksel olarak, avlanma bölgeleri Pennsylvania ve Virgina’ya kadar genişlemişti, ama İngiliz Kolonileşmesinin yaklaşmasıyla yavaşça topraklarından uzaklaşıyorlardı. Yerleşmeleri durdurmayı – veya en azından yavaşlatmayı – umarak, bazı Shawnee’ler geleneksen ticaret ortağının yanında savaşa girdi- ki bu da Fransa.

1758’de, bazı Shawneeler Easton antlaşmasıyla İngilizlerle barış durumunu görüştü. Fakat, antlaşma saygı görmedi (ve eğer koloni tarihi hakkında bir şey biliyorsan, muhtemelen buna şaşırmamışsındır.) ve başka bir savaşa yol açtı – 1763’te Pontiac İsyanı. Amerika Devrimi başladığında, Shawnee’lerin çoğu, bazıları kolonicileri püskürtme umuduyla İngilizlerin yanında yer almalarına rağmen tarafsız kalmayı tercih etmişti.

Malesef, diğer yerli halklara olduğu gibi sonuç Shawnee’lerin zorla topraklarından ayrılması oldu, çoğu en sonunda Oklahoma’ya yerleşti.

Yüce Tanrım. Oklahoma’ya yerleşmek. Sanki hikayeleri daha kötü olamazmış gibi.

 

SINIR SAKİNLERİ

Daniel Boone konuşarak kendini beladan kurtarabilen mükemmel bir keşifçi ve avcıydı. O ve arkadaşlarının anlatacak harika hikayeleri olmalı diye düşünüyorum. Onları ilk elden dinlemeyi çok isterim, ama yazarlar sonradan hikayelere saçma eklemeler yapıyorlar, tıpkı Boone’un elleriyle bir ayıyı öldürdüğü, veya üzüm asmalarıyla ormanı geçtiği, veya gümüş renk bir spor arabayı modifiye edip zamanda geriye gitmesi ve sonunda annesini öpmesiyle biten hikaye, ama bu başka bişey de olabilir.

Boone ve arkadaşları yabanın her yerini gezdiler, yani eğer bilmen gereken herhangi bir haber varsa onlar sana söyleyebilir.

 

 

UYUM KOMİTELERİ

mükemmel bir yöntem.
Amerika Devrimi daha internetin – ve hatta telefonun – olmadığı karanlık günlerde yapıldığından İngiltere’ye karşı kolonisel karşıtlığı organize etmek biraz zordu. Seni ağlatmak istemiyorum ama bu palyaçoların çevirmeli telefonları bile yoktu. Çözüm başka bölgelerde ne olup bittiğine dair mektupları taşıyan atlıları kolonilere göndermekti – bu daha sonra Yazışma Komiteleri olarak bilinmeye başladı. (Yazışma, mektuplaşma için kullanılan süslü bir isim – eğer bunu bilmiyorduysan buraya kadar okumana bile şaşırdım. Aslında buraya kadar okuyabilmene bile şaşırdım.)

Samuel Adams ilk Yazışma Komiteleri’nden birini 1772’de Boston’da yarattı – özellikle Boston dışındaki insanları kasaba toplantıları hakkında bilgilendirmek için, böylece vali toplantılara sadece arkadaşlarını çağıramazdı. Bu toplantıdan çok bir akşam yemeği buluşmasına dönerdi.

Belki de Adams’ın komitesi çok iyi çalıştığı için herkes buna başladı. En sonunda tüm kolonilerin İngilizlerin koyduğu vergilere karşı birlik olmaya odaklanmış ve İngiliz mallarına olan boykotları destekleyen kendi komiteleri oldu.

Cidden, Adams bu fikrin patentini almalıydı. Bir servet yapabilirdi.

 

VATANSEVERLER

Vatanseverler Devrim savaşı sırasında İngiliz Hükümeti’ne karşı birleşmiş Kolonicilerdi. Ama Devrim sırasında ‘Vatansever’ kelimesinin olumsuz bir anlamı vardı. Bugün Vatansever dediklerimize o zamanlar “Whigler” gibiydi – yada eğer bir Kraliyet yanlısıysan, “Asiler”.

Vatansever sloganı ‘Temsil yoksa vergi yok’tu – ortalığı karıştırmak için güzel bir söz, yine de, ne diyelim, bir oyun gösterisi sunucusu için kötü bir slogan seçimi.

Ayrıca modern seyirciler için açılması gereken bir söz (Seni kasdediyorum, Desmond) Koloniler, İngiliz meclisi için temsilci seçmiyorlardı ve İngiltere ve Amerika arasındaki mesafe ve belirgin uçak yokluğu yüzünden bu pratik olmazdı. Bunun yerine Vatanseverler kolonilerdeki temsilciler tarafından yönetilmek istediler. Tabii ki, zaten bir meclisleri vardı – ama bunlar İngilizlerin atadığı valiler tarafından düzgün davranmadıklarında kapatılmaya meyilliydi (oku: valinin istediğini tam olarak yap).

Kolonilerdeki kaç tane insanın Vatansever olduğunu bilmek çok zor, en iyi tahmin nüfusun %40 ve %45 arasında. Geri kalanı Kraliyet Yanlıları veya tarafsız kalmayı seçen insanlardı (iki tarafın da düşmanlarının mallarına el koydukları düşünülünce muhtemelen zekice bir seçim).

 

 

SUİKASTÇI ÇIRAKLAR

 

CLIPPER WILKINSON

Clipper Wilkinson Virginia’dan gelme bir avcı ve anketör.Aslında, onlarda avcılık ve anketörlük aile mesleği. Babası ve kardeşi de anketör (ve nişancı) aynı zamanda – marketlere doygun küçük memleketlerinde bir piyasa yaptılar. Kendi EVİNDE bir piyasa oluşturmak başlı başına zor bir şeydi.

Wilkinson iş bulma umuduyla New York’a göç etti – maalesef Devrim’in fitilini ateşleyecek olayların olacağı zamana denk gelmişti. Savaşın ilk başlarında tarafsız kaldı, ama Boston’da Kızıl Ceketler’in zalimliğini gördükten sonra, Kraliyet taraftarı olan ailesiyle ilişkilerini riske atarak isyancılara yakınlaşmaya başladı.

Öyle görünüyor ki Connor’ın ailesiyle sorunu olan kişileri çeken bir cazibesi var.

 

DEBORAH ‘DOBBY’ CARTER

Deborah Carter devrim zamanlarında New York’da bir postacıydı. Bir tüccarın, yerel çevrelerde pek çok iş kurması ve batırması aynı zamanda yüklü miktarda alacakları ile tanınan Amos Carter’ın, kızıydı.

Deborah 10 yaşlarında hayata atıldı ve erkek kılığına girip ayak işleriyle uğraşmakla başladı (ve ‘Dobby’ lakabıyla tanınırdı). İşini yaptığı çoğu tüccar onun gerçekten kim olduğunu biliyordu ama kılık değişikliğini yutmuş gibi yapıyorlardı. Büyük ihtimalle başlarda Dobby’nin başka şansı olmadığını düşündüklerinden buna göz yumuyorlardı bunu ama sonraları eli çabuk, güvenilir ve zeki olduğundan kılık değişikliğini bilmiyor gibi yapmaya devam ediyorlardı.

Gençliğinde, “Dobby” kılık değiştirme oyunlarına bir dur demek zorunda kaldı – ama lakabını değiştirmedi. Mesaj taşıyarak kariyerine devam etti – ve taraflar arasında görüşmeler düzenlemeye başladı. Bir süre sonra bir halk kahramanı oldu – çevrelerdeki fakirlerin besin ve kıyafet ihtiyaçlarını karşıladı, temel ihtiyaç malzemelerini fahiş fiyatlara satan tüccarlarla kavga etti – bir nevi Robin Hood gibi, ama Dobby tayt giydiğinde kimse sırıtmıyordu. Bir halk kahramanı olması sayesinde Connor’la tanıştı.

Bu arada, tüccarlarla “kavga etmek” derken her zaman mecazi anlamı kastetmiyorum. Özellikle kendini savunurken veya mahallesindekileri savunurken gerek duyunca bir iki yumruk atmaktan da korkmazdı.

 

DUNCAN LITTLE

Duncan Little aslen İrlandalıydı, büyük bir ailenin en küçük çocuğu, oldukça kafa karıştırıcı, “Küçük” ailesi oldukları düşünüldüğünde. Genç yaşta manastıra yazıldı ve 1756’da Africa’ya msiyoner olarak gönderildi.

Little, Afrika’da birkaç senesini geçirdi, 1760’da rahipliği tamamen bırakarak İrlanda’ya döndü- Sebebini söylerdim ama, bu bilgi Vatikan’ın duvarları arkasında ve W3L0V3P0P3 olan parolalarını tekrar değiştirdikleri için hackleyemeyeceğim de. Onun hakkında sahip olduğum diğer bir bilgi ise 1763’de Boston’a giden gemide yolculuk ettiği. Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla, öyle görünüyor ki ailesi az ya da çok Katolik Kilise’sinden olan ayrılığına içerlemiş. (İnsan kanında olanı çeker ve benzeri.)

Little, daha adil ve yerel jüriden daha az para istiyor olması sayesinde arabulucu olarak ün yaptığı Boston’nun Kuzey Yakasına yerleşti. Tavernada olmadığı zamanlar, insanların sorunlarını çözmelerine yardımcı oluyordu – çoğunlukla, o günlerde Boston’daki tek şey olan kavgalardan sonra taraflarla konuşarak. Ve o günler derken, şimdiye kadar olan her şeyi kastediyorum.  Little bir kavga olduğunda çağrılan kişiydi, ve King’s Horse tavernasındaki her zaman oturduğu masa civarlarda “Little’ın Mahkemesi” olarak bilinirdi – İngilizlerin 1770’de kullanımını sona erdirdiği bir isim. Çünkü herkesin eğlencesini mahvetmeyi severiz.

 

JACOB ZENGER

Jacob Zenger günümüzün Güneybatı Almanya’sı yakınlarında, Mannheim’da dünyaya geldi.  Bir çiftçinin 13 evladından biriydi. (Modern standartlara göre bu sayı oldukça çok, ancak koloni aileleri geniş ailelerdi, ve acı bir gerçek: Jacob’un kardeşlerinden sadece 4 tanesi hayatta kalabildi.)

Zenger’in ailesi maddi sıkıntılar içerisindeydi ve Zenger’in kariyer olanakları oldukça sınırlıydı. Daha iyi bir hayat umuduyla orduya yazıldı. Orduda geçen yıllar sonrasında, New York’a gönderildi – Devrim süresince İngilizler için savaşmak için gönderilen paralı askerlerden biriydi.

Zenger – diğer paralı askerler gibi – denizaşırı topraklardan dönünce askeriyeden ayrıldı. Ülkeye geri dönmek niyetiyle, Zenger bir arsa satın aldı ve New York’tan ayrıldı. Ancak, peş peşe gelen birkaç başarısızlıktan sonra, borçlarını ödemek için yapabileceği tek mesleğe, korumalık görevine, atılıp şehre geri döndü.

 

JAIME COLLEY

Jamie Colley New York tersanelerinde çalışan bir işçinin – James Colley’nin – çocuğu. Annesinin ismi kayıtlarda yer almıyor, ancak Suikastçi annesinin güney kolonilerde ekim dikim işleriyle uğraştığını notlarına kaydetmiş.

Çocukluğunda, Colley 3 yılını, eline geçen her şeyi okuduğu ve gelecek vaadeden bir öğrenci olarak not edildiği Trinity Okulunda geçirdi – öğretmenleri onun büyük işlere imza atacağını belirtiyorlardı. (aklınızı kurcalayan soruyu duyar gibiyim: evet, okulunuz gerçekten kalıcı olan bir kalıcı kayıt sistemine sahip). Ancak, bir süre sonra okulun yoklama listelerinden ismi kayboluyor – fikrime göre bir süre sonra para kazanmak zorunda kalıyor.

Gençlik yılları süresince Colley’nin durumu pek iyi değilmiş gibi duruyor- Üst sınıfa mensup olmadığını doğrular nitelikte, serserilikleri yüzünden aldığı cezaların kayıtları var. Bundan sonra, keskin zekasının faydasını göreceği doktorun yanında bir çıraklık işine girene kadar çeşitli yerel tüccarın ayak işlerini gördü. Connor ile tanışacağı yerde doktorun asistanı olarak çalıştı.

 

STEPHANE CHAPHEAU

Stephane Chapheau bir Boston yedek eriydi ve devrime kadar olan yıllarda aşçı olarak görev yaptı.

Chapheau bugünkü Kanada’da doğdu – şimdilerin Montreal’inin yakınlarında. Babası Abraham Ovaları’ndaki savaşta ölen, Fransız Ordusu’na mensup bir aşçıydı. Babasının ölümünden sonra, Chapheau Montreal’de bir şef olarak işe başladı, ancak 1764’da Boston’a taşındı. Şahsi mektupları daha sıradan bir hayat peşinde olduğunu söylüyorsa da, tam Devrim öncesi buhranın olduğu zamanlara denk gelmişti. Chapheau için iyi olan şu ki, aslında sakin bir hayat istemiyordu – ve öyle de oldu, Boston’daki devrim öncesi gergin ortam tam ona uygundu. Bu oldukça tuhaftı, kim gerilimden hoşlanır ki? Moleküller arası bir etkileşim olarak yüzey gerilimi hakkında çalışan bir uzman bilim adamı hariç elbette!!!

Bir dakika gülmem geçsin.

Chapheau bir dava peşinde koşacak adamdı, ve aradığı davayı Vatanseverlerde buldu. O, 1765 yılında Damga Yasası’na karşı olan prostestolarına katıldığı Hürriyet Çocukları’nın ateşli bir taraftarıydı. Prostestocular 1765’de Vali Hutchinson’un konağı yağmalandığında oradaydı – büyük ihtimalle kalabalıkla beraber yumurta atıyordu. Ayrıca Boston Katliam’ına tanık olmuş (ve kısmen sebep olmuş) kişilerden biriydi.

Chapheau sadece prostestolara katılmakla yetinmedi. 1760 ve 70’de alkollü olarak toplum düzenine kastetmek ve kavga etmek gerekçesiyle aldığı pek çok ceza kitaplarımın arasında – fırsat bulduğunda kavgadan çekinmiyordu görünüşe göre – ve devrim öncesi Boston’unda, her zaman bir fırsat vardı kavga için. Öfkeli bir ayyaş olmak için muhteşem bir zamandı – dünya istiridyendi.