ACR Veritabanı / Mekanlar

KAPADOKYA

Anadolu’da kayalık bir bölge olan [-] şimdi Türkiye’nin ortasındaki Nevşehir ili sınırları içindedir [-] Kapadokya engebeli arazisi ve çarpıcı kaya formasyonları ile ünlüdür. Bu sıradışı coğrafi yapısından dolayı Kapadokya sınırları dışında büyüyüp gelişen İmparatorluklardan ayrı olarak da canlılığını koruyagelmiştir. Örneğin Büyük İskender askeri seferleri sırasında bölgeyi tam olarak boyunduruğu altına almayı başaramamış ve kendi İmparatorluğu sınırları içinde kalan bölgeyi sembolik özerk [-] kendi kralı tarafından yönetilen [-] bir krallık olarak bırakmak zorunda kalmıştı.

Kostantiniyye’nin yoğun yeşilliğine karşın kuru ve geniş topraklara sahip olan Kapadokya yabancılar tarafından en çok, M.Ö. 1400 ve M.S. 600 yılları arasında on binden fazla insan tarafından mesken olarak kullanılan, iki yüzden fazla sayıdaki yeraltı şehir ve köyleriyle bilinir. Tüm bölgeye yayılmış olan yumuşak kayalara oyularak yapılmış bu şehirler toplantı salonları, şapeller, ambarlar, mutfaklar, şarap ve zeytinyağı presleri, havalandırma kuyuları ve ahırları da içeren binlerce odaya açılan yüzlerce dar tünel ve mağaralardan oluşan tam fonksiyonel kolonilerdi. Bu şehirlerin en büyüğü olan Derinkuyu, 85 metre derinlikte inşa edilmiş ve birbirine kenetlenmiş onbir kata ve elliden fazla havalandırma kuyusuna sahipti.

Onüçüncü yüzyılda, Bizans İmparatorluğu çökmeye ve sürekli daralan sınırları içindeki halkları koruyamamaya başladığında, endişeli Hristiyanlar haklarına tecavüz eden Müslüman topluluklardan korunmak için bu gizli şehirlerde yaşamaya başladılar. Bu şehirlerin nihayet ne zaman tamamen terk edildiği tam olarak bilinmemektedir, ancak hâlâ ayakta olanlarının turist akınlarına uğramaya başlamalarından kısa süre öncesine kadar az sayıda insanın buralarda yaşamaya devam ettiği düşünülmektedir.

 

KONSTANTİNİYYE

 

ALTIN BOYNUZ

Altın Boynuz [-] ya da Haliç, “su yolu” demektir [-] suyunu doğrudan Kostantiniyye’yi kuzey ve güneyde iki eşit parçaya bölen Boğaz’a boşaltan bir girintidir. Genişliği ve derinliğinin elverişli olmasından dolayı Altın Boynuz antik Bizans günlerinden beri doğal bir liman işlevi görmektedir.

1502 yılında, Osmanlılar ve Venedikliler arasında süren savaşın durmasının ardından Sultan II. Bayezid, Altın Boynuz’un aralarında 250 metrelik mesafe bulunan iki yakasını bir araya getirecek bir köprü tasarlaması için ünlü Floransalı Leonardo da Vinci’yi Kostantiniyye’ye davet etti. Ancak, Leonardo’nun tasarımını gören Sultan projenin fazla gösterişli olduğunu düşündü ve fikri çöpe attı. Dört yıl sonra, Bayezid aynı daveti Michelangelo adlı genç bir sanatçı için tekrarladı. Ancak [-] da Vinci’nin rakibi olduğunu açıkça ilan etmiş olan [-] Michelangelo besbelli önce Leonardo’dan rica edilmiş olmasına içerlenerek Sultan’ın davetini reddetmişti.

 

ARCADIUS FORUMU

Beşinci yüzyıldaki Bizans İmparatoru Arcadius tarafından yaptırılan ve ona adanmış olan bu forum İmparator Büyük Constantine tarafından yaptırılan şehir duvarlarının hemen doğusunda bulunuyordu. Birçok Roma ve Bizans dönemi forumu gibi bu da kendisini yaptıran kişiye adanmış bir sütun içeriyordu, ancak bugün bu sütundan geriye kırık taş parçaları kalmıştır.

Sonradan Osmanlılar tarafından küçük bir pazar yerine dönüştürülen [-] şehrin nispeten fakir kesimlerinde yer alan [-] Arcadius Forumu genellikle köle ticareti için kullanılırdı.

 

AYA İRİNİ

Kostantiniyye’deki ikinci en büyük Bizans kilisesi olan Aya İrini [-] nam[-]ı diğer “Kutsal Mekan” [-] Birinci Tepe’de, Topkapı Sarayı duvarlarının hemen içerisinde yer alır. Neredeyse harap bir haldeyken altıncı yüzyılda Justinian tarafından restore edilen kilise yaklaşık bin yıl kadar bir Ortodoks kilisesi olarak hizmet vermişti.

Osmanlı fethinden sonra Sultan’ın Yeniçerileri binayı yeni kraliyet sarayına yakın olmasından dolayı silah deposu olarak kullanmıştı. Günümüzde ise binayı ne ibadet edenler ne de silahlar doldurur. Bina şu anda bir müzik salonu olarak kullanılmaktadır.

 

AYASOFYA

Bugün Ayasofya’nın olduğu yerde daha önceden iki kilise daha bulunmuş, ikisi de yapımlarının üzerinden yüz yıl geçmeden yıkılmışlardı. Ancak M.S. İmparator Justinian tarafından yaptırılan üçüncü bina sonsuza kadar ayakta kalacak bir şaheserdi ve neredeyse bin yıl boyunca, Doğu’da ve Batı’da Hristiyan alemindeki en büyük kilise olarak kalmıştı.

Kostantiniyye’nin 1453’te Osmanlılar tarafından fethiyle Sultan Mehmet kiliseyi hemen camiye çevirdi [-] “Ayasofya Camii” [-] ancak binaya ve etkileyici tarihine duyduğu büyük saygıdan dolayı, binayı ve içindekileri neredeyse hiç değiştirmedi. Binayı çevreleyen dört minare fethi izleyen yüzyıl içerisinde sair zamanlarda yapıldı.

Günümüzde Ayasofya resmi olarak ibadete açık değildir [-] bir müze haline getirilmiştir. Bu yüzden orayı ziyaret edecek olursan şunu aklında bulundur: kulaklarında yankılanan ses rehberli sesli tur olabilir.

 

BAYEZİD CAMİİ

İmparator II. Bayezid Kostantiniyye’yi evi olarak addeden ve kendi adına bir cami yaptıran ikinci Sultan’dı Bayezid Camii’yi ya da [-] camiyi çevreleyen daha geniş kompleksten bahsederken kullanılan ismiyle [-] Bayezidiye’yi yaptırmıştı.

Doğusunda kalan Ayasofya’dan biraz daha küçük olan cami yine de dönemin diğer camilerinde bulunmayan diğer özellikleriyle büyüleyici bir yapıydı, bu özelliklerin başında ön tarafındaki, süslü sütunları ve huzurlu avlusuyla kapalı peristil geliyordu.

II. Mehmet’in Fatih Camii’nden daha yeni olmasına rağmen, 1766’daki büyük depremin ardından gereken kapsamlı yenilemeler sayesinde, Bayezid Camii şu anda şehirdeki erken Osmanlı mimarisinin en eski ve en iyi örneği olarak öne çıkmaktadır.

 

BOZDOĞAN KEMERİ

Muhtemelen Kostantiniyye tarihindeki en başarılı mimari proje olan Valens Kemeri şehre neredeyse aralıksız 1600 yıl boyunca temiz içme suyu getirmişti.

375 yılında İmparator Valens tarafından yaptırılan kemer, Sultan Mustafa’nın 1679 yılındaki son ve büyük restorasyonuna kadar Bizans, Latin ve Osmanlı hükümdarlıkları tarafından kullanılmış ve tamir edilmişti.

Kemer son olarak [-] belki de merhamet edilerek [-] yerini daha modern bir su sistemine, borulara bıraktığı 19. yüzyılın sonlarına kadar şehre küçük miktarlarda temiz su sağlamaya devam etti. Günümüzde var olan Kemer 600 metre uzunluğundadır [-] orijinal uzunluğunun yaklaşık yarısı kadar.

 

BÜYÜK NYMPHAEUM

Büyük, süslü bir havuzun çevrelediği Büyük Nymphaeum, eski Romalılar tarafından Nemf adı verilen pagan ruhları onurlandırmak üzere yapılmış halka açık bir mabed idi. Birçok Roma dönemi şehrinin ortak özelliği olarak Nymphaeumlar küçük su depoları ve bahçeler olarak hizmet vermelerinin dışında, halk tarafından düğünler, partiler ve genel toplanma alanları olarak da kullanılırlardı.

Sonraki asırlarda “nymphaeum” terimi belli randevu evleri, ya da kerhaneler için de kullanılmaya başlandı [-] Kostantiniyye’nin yaz ayları sırasında bazı talihsiz yanlış anlaşılmalara yol açmış olması muhtemel, kötü bir anlamsal evrim.

 

BÜYÜK ZİNCİR

M.S. 1000 yılı civarında yapılan Büyük Zincir yaratıcı [-] neredeyse çılgınca [-] bir savunma mekanizmasıydı. İki uzun kuleye tutturulmuş ve Altın Boynuz’un girişine gerilmiş olan zincirin birincil amacı düşman gemilerinin su yolunu takip ederek içeri girmelerini ve Kostantiniyye’nin iç kısımlarındaki hassas ve savunmasız bölgeleri vurmalarını engellemekti.

Gerçekten de kulağa geldiği kadar ilkel bir çözüm olan zincir 400 yıldan uzun bir süre birden fazla durumda göz dolduracak denli başarılı oldu. 1453’e gelindiğinde, bu durum Sultan II. Mehmet’in canını o kadar sıkmıştı ki Bizans savunmalarını aşmak için daha da garip bir çözüm bulmak zorunda kaldı: savaş gemilerini Galata tepelerinin üzerinden yürüttü ve yağlı kızakların üzerinde kaydırarak Altın Boynuz’a, zincirden çok daha ileride bir noktaya çıkardı. Çılgınlığı yenmenin tek yolunun daha büyük bir çılgınlık olduğunun kanıtı gibiydi.

 

FATİH CAMİİ

Fatih Camii Türkler tarafından Kostantiniyye’nin fethinin ardından yaptırılan ve şehirdeki Osmanlı menşeli olan ilk camiydi. Etkileyici öyküsüne göre, Sultan Mehmet Fatih Camii’nin kubbesinin Ayasofya’nınkinden küçük olduğunu farkedince, beceriksizliğinden dolayı caminin mimarının elini kestirir.

Mimar bunun haksız olduğunu düşünür ve eli iyileştikten sonra, yasal duruşma için Osmanlı yargısından birine başvurur. Kadı, sürpriz bir şekilde, mimarın haklı olduğuna hükmeder ve kısas olarak Sultan’ın elinin kesilmesini emreder. Elbette, bu emir yerine getirilmemiştir, ancak yargıcın Sultan’a karşı bir sivili haklı çıkarması [-] ve görevden azledilmemesi [-] kayda değerdir.

 

FENARİ İSA CAMİİ

Altıncı yüzyıldan kalma bir tapınağın üzerine M.S. 908 yılında inşa edilen Fenari İsa Camii yeryüzündeki hizmetine açılışını Bizanslı amiral Constantine Lips’in yaptığı bir manastır olarak başladı.

Bu yüzden artık Lips Manastırı olarak anılmaya başlanan manastır Kostantiniyye’deki türünün en büyüklerinden biriydi. 1261 yılında Palaiologos hanedanının yaptırdığı restorasyondan sonra İmparator Michael Palaiologos’un dul eşi Manastırın güneyine bir kilise yaptırdı, bu kilise [-] sonraki birkaç asır boyunca [-] yavaş yavaş büyütülmüş ve sonunda iki yapı birleşerek tek bina haline gelmişti.

İlginç bir not: Amiral Constantine Lips’in Bardas Limps adını verdiği bir oğlu olmuştu. Yalnızca bunun söylenmeye değer bir şey olduğunu düşündüm.

 

GALATA KULESİ

1348 yılında Cenevizli yerleşimciler tarafından şehrin kuzey tarafına, koloni topraklarını genişletmek için yapılan Galata Kulesi, çoğunluğu Osmanlılar zamanında tahrif edilmiş olan daha büyük bir savunma amaçlı yapının en önemli parçası olarak inşa edilmişti.

17. yüzyılda kule, tarihin en erken ve yarım kalan uçma girişimine sahne olmuştu. Gezgin bir tarihçinin kayıtlarına göre, Hezarfen Ahmet Çelebi adındaki bir adam, 1632 yılında bir gün planöre benzeyen bir araç takıp kendini kulenin pervazından aşağı bırakmıştı. Bu (tek) şahide göre, Hezarfen’in uçuşu onu Galata’dan aldı ve Boğaz’ı aşırarak Asya kıtası topraklarına sağ salim indirdi. Hezarfen’in görünüşe göre doğaüstü olan yeteneklerine korkuyla karışık saygı duyan Sultan Murad Hezarfen’e büyükçe bir kese altın bağışladı ve sonrasında onu, birkaç yıl sonra öleceği Cezayir’e sürgün etti.

Sonraları, onsekizinci yüzyılda Osmanlılar kuleyi şehrin içinde ve etrafında çıkan yangınları gözlemek için kullandılar. Ancak 20. yüzyılın sonlarında, Galata kulesinin ziyaretçilerini endişelendirecek olan tek yangın kulenin tepesinde yer alan gece kulübünde çıkan yangın olacaktı. Doğru duydun, yeryüzünden yüksekte, cüzi bir fiyata akşam yemeği ve dans. Orta Çağların asık suratlı uygulamalarından çok farklı, değil mi?

 

GÜL CAMİİ

Sekizinci yüzyıldaki kısa fakat vahşi Ortodoks ikonoklazmı döneminde şehit düşen bir kadının anısına Aya Theodosia adı verilen Gül Camii yeni adını trajik, hatta neredeyse şiirsel bir dizi olayın ardından almıştır.

Osmanlı kuşatmasının son gününün hemen öncesinde, efsaneye göre İmparator XI. Constantine ve şehrin Ortodoks Patriği son gece nöbetini burada tutmuş, onları neredeyse kesin olan ölümden kurtaracak bir mucize için yalvarmışlardı. İmparator’un son savunmaya liderlik etme zamanı geldiğinde yüzlerce insan kilisede kalmış, kiliseyi gül yapraklarıyla süsleyip güvende olmaları için ilahiler söylemişlerdi.

Ertesi gün, Osmanlılar surda delik açtılar ve şehir düştü. Sultan Mehmet’in ordusu Aya Theodosia’ya ulaştığında, kiliseyi baştan aşağı gül yaprakları içinde ve yüreği ağırlaşmış insanlarla dolu bir halde buldular. Kalan herkes esir edildi ve kilise genel askeri ihtiyaçlar için bir binaya dönüştürüldü.

Yaklaşık yirmi yıl sonra, Osmanlılar yapıyı tamir ederek tekrar ibadet edilebilecek hale getirdiler ve bir Hristiyan Kilisesi olarak geçirdiği son günlerine atfen Gül Camii adını verdiler.

 

HİPODROM

Hipodram bir zamanlar Kostantiniyye’nin klasik Yunan köklerinin en önemli örneklerinden biri olarak dururdu. Orijinal yapı Roma öncesi, şehrin hâlâ Byzantium olarak adlandırıldığı günlere ait olsa da Hipodrom Büyük Constantine tarafından genişletilip büyütülmüş ve neredeyse 800 yıl boyunca kullanımda kalmıştı.

1200’den sonra Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Batı’dan gelen, Papa III. Innocent tarafından gönderilen ve Kutsal Topraklar’a giderken yollarının üzerindeki şehri yağmalayan Hıristiyan orduları yüzünden Hipodrom harabeye dönmüştü.

Bizans İmparatoru Michael Palaiologos şehri 1261 yılında ele geçirdiğinde Hipodrom harap bir haldeydi ve imparator onu eski ihtişamına kavuşturmak adına hiçbir şey yapmadı. 1453’te Osmanlılar geldiğinde, atlı yarışlar pek de Türk eğlencesi sayılmayacağından Hipodrom’un onarılmasına dair hiçbir umut kalmamıştı.

 

JULIAN LİMANI

Kostantiniyye’de Marmara denizine açılan yarımadanın güney tarafında bulunan küçük liman. Küçüklüğüne rağmen Julian Limanı, Hipodrom’a yakınlığı ve hemen doğusundaki Bizans Büyük Sarayı’nın dibinde olması nedeniyle, Kostantiniyye’nin erken dönemlerinde Bizans kraliyet ailesinin kullanımına çok uygundu.

Osmanlı döneminde yarımadanın kuzeyinde Kapalı Çarşı’nın açılmasıyla tüccarlar mallarını şehre kuzey limanlarından getirmeye başladılar ve bunun üstüne [-] Sultan’ın da Birinci Tepe’deki Topkapı Sarayı’na taşınmasıyla [-] Julian Limanı eski önemini kaybetti.

 

KALENDERHANE CAMİİ

Camiye çevrilen bir başka Ortodoks kilisesi olan bu yapı altıncı yüzyılda eski bir Roma hamamı alanının üstüne yapılmıştı. Ayasofya ve Zeyrek Camii ile birlikte Kalenderhane Camii bugün Bizans mimarisinin ayakta kalan en güzel örneklerinden birisidir.

 

KAPALI ÇARŞI

Sultan Mehmet’in Kostantiniyye’yi fethini izleyen en erken ve en önemli projelerinden biri olan “Büyük” ya da “Kapalı Çarşı” muazzam, üstü kapalı bir ticaret ve alım satım merkeziydi.

Kapalı Çarşı’nın kuzeydeki Altın Boynuz su yoluna olan yakınlığı, tüccarların buradan tüm çıkıp tüm dünyaya dağılan gemilere kolayca ulaşmalarını sağlıyor, yarımadanın merkezindeki konumu tüm halkın çarşının daima kalabalık olan koridorlarına erişimini kolay kılıyordu. Kompleksin kalbinde, II. Mehmet tarafından yaptırılmış ve geceleri tüccarlar tarafından değerli malları depolamak için kullanılan sağlamlaştırılmış kapalı bir yapı olan Eski Bedesten bulunuyordu.

Bugün Çarşı 3000’den fazla dükkan ve 20,000’den fazla çalışana ev sahipliği yapmaktadır.

 

KIZ KULESİ

Kız Kulesi [-] hatalı bir şekilde Leander Kulesi de olarak bilinir [-] 1110 yılında yapıldıktan sonra birçok farklı amaca hizmet etti. Başlangıçta bir deniz kontrol kulesi olan kule ayrıca deniz feneri, işaret kulesi, karantina bölgesi, gümrük istasyonu, emekli rütbeli denizciler için yerleşim yeri ve restoran olarak da kullanıldı.

İsminin kaynağı konusunda birçok farklı mit vardır, bunlardan şu anda da en çok bilineni bir Sultan ve sevgili kızını konu alır. Efsaneye göre bir kâhin Sultan’a kızının 18. yaş gününde zehirli bir yılan tarafından sokularak öleceğini haber verir.

Kaderin ağlarından kaçmaya kararlı olan Sultan, kızını karadan ve sürünerek gelebilecek olan her şeyden uzak tutmak için Kız Kulesi’ni inşa ettirir. Kule tamamlanınca kızı kuleye taşınır ve malum güne kadar orada kalır.

Kızının 18. yaşgününün akşamında, Sultan kâhinin kehanetini boşa çıkardığından dolayı o kadar sevinçlidir ki bir sepet dolusu egzotik meyve ile kuleye kızını görmeye gider. Ancak kızı sepetten bir meyve aldığında, birden renkli meyveler arasına saklanmış olan zehirli bir engerek yılanı tarafından sokulur. Sultan’ın kızı tam söylenen vakitte, babasının kolları arasında ölür.

 

KONSTANTİN FORUMU

Büyük Constantine’in Roma tahtına çıkışının muhteşem anısına şehrin İkinci Tepesi’nde inşa edilen Constantine Forumu ve ortasındaki Constantine Sütunu, aynı zamanda bir şehrin küllerinden yeni bir şehrin doğuşunu da sembolize ediyordu.

11 Mayıs 330’da, artık Byzantium denen şehir yok olmuş ve yerine Constantinople [-] ya da Constantinopolis, “Constantine’in Şehri” [-] vaftiz edilmişti. Tanrı Apollo’nun heykeliyle taçlandırılan sütun asırlar boyunca kötü hava şartlarından dolayı yıpranmış ve sayısız restorasyon geçirmişti.

Osmanlılar döneminde hem sütun, hem de orijinal forum gözle görülür ölçüde bakımsız kaldı. Ancak her ikisi de şehrin tarihinde ve karakterinde kıymetli birer anı olarak kaldılar.

 

KONSTANTİNİYYE

M.Ö. 658 yılında Birinci Tepe’nin üstünde kurulan Byzantium şehri en başta orta halli ve etrafı duvarlarla çevrili, nüfusunu Dorik Yunanlıların oluşturduğu bir şehir[-]devletti. Şehrin kurucusu Poseidon ve nemf Keroessa’nın oğlu olduğu rivayet edilen bir asker olan Byzas’tı. Dindar bir adam olan Byzas yeni kuracağı şehrin yerini Delfi’deki Apollo Kahini’nin bir kehanetine dayanarak seçmişti.

İlk günlerinden itibaren Byzantium izole bir koloniydi bir kültür merkezi şeklindeki itibarını gölgede bırakan, sarhoş tüccarlar ve ayyaşlarla dolu gürültülü bir liman şehri olarak tanınmasına rağmen şehir Hellenik uygarlık tarafından barbar kabilelerinden oluşan bir denizin ortasındaki “ada” olarak görülüyordu. Oyun yazarı Menander’in şimdi kayıp olan piyesi Flütçü Kız’da yazdığı gibi: “Byzantium içindeki tüm tüccarları sarhoş eder. Tüm gece boyunca içeriz ve ben şöyle düşünürüm, bu çok sert bir şaraptı. Sonunda, sabaha kafam güzel uyanırım.”

Sonraki asırlarda Yunan uygarlığı tarih sahnesinden çekilmeye başladıkça Byzantium halkının çeşitliliği arttı ve şehrin yönetimi elden ele geçti [-] Spartalılar, Makedonyalılar, Atinalılar ve Romalılar sırayla İlk Tepe üzerindeki küçük şehrin yönetimini ele geçirdiler. Nihayet, M.S. 324 yılında [-] kendi iddiasına göre, Tanrı’nın görüşüyle hareket eden [-] Roma İmparatoru Constantine Roma İmparatorluğu’nun başkentini Byzantium’a taşıdı ve yerleşim tamamlandığında, kendi katı kurallarıyla, bir Roma İmparatoru’na yakışır şaşaalı ve görkemli yapılar ekleyerek şehrin inşasına girişti.

M.S. 330 yılında şehrin inşası bittiğinde önünde yeniden Hristiyanlaştırılmış Nova Roma Constantiopolitina [-] “Constantine’in Şehri, Yeni Roma” duruyordu. Şehrin yerel halkı şehre nesiller boyunca Byzantium demeye devam etse de git gide halk arasında Konstantinopolis adı da yayıldı, tıpkı kendilerini “Doğu Roma İmparatorluğunda” yaşayan “Romalılar” olarak görmeye devam eden şehir yöneticilerinin koyduğu isim olan “yeni Roma” isminin de yayılması gibi. “Bizans İmparatorluğu” lakabı daha çok Osmanlılar’ın şehri fethinden bir süre sonra kullanılmaya başlanan daha modern bir tabirdir.

800 yıl boyunca Kostantiniyye, dönüşüm geçirmiş Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak, barbar saldırıları ve ekonomik zorluklarla boğuşan Batı’da kaybolan zenginliği ve ferahı ayakta tutmaya devam etti. Orta Çağlar boyunca, Kostantiniyye Avrupa’yı esir alan karanlıkla karşılaştırıldığında, hengâmeden payını alsa da parlak bir ışık gibi yanmaya devam etti. 1204 yılında Papa III. Innocent’ın Vatikan’ın Dördüncü ve son Haçlı Seferi’ni kutsamasından kısa bir süre sonra şehir bir Latin ordusu tarafından ele geçirildi. Latinlerin kısa süren hakimiyeti sırasıyla Altın Boynuz’un güney ve kuzey taraflarında mesken tutmuş olan Venedikli ve Cenevizli tüccarların akınına yol açmıştı.

1261 yılında Michael Palaiologos [-] Bizans tahtının Yunan varisi [-] Kostantiniyye üzerine yürüdü ve ezici bir zafer kazandı. Ancak ele geçirdiği şehir sendelemekteydi ve İmparatorluk artık eski ihtişamı ve topraklarının küçük bir kısmına sahipti. Bir zamanların muhteşem şehrinin iki yüzyıl sürecek düşüşü böyle başladı. Ve Kostantiniyye sağlıklı bir şekilde işleyen zengin sakinlerinin sanatı sahiplenmeleri sistemi ile bir kültür merkezi olarak parlamaya devam etse de, şehrin nüfusu hızla azaldı.

1397’ye gelindiğinde şehrin Bizans başkenti olarak kalan günlerinin sayılı olduğu belli olmuştu. Kuzeyde, Doğuda ve Güneyde Osmanlı İmparatorluğu genişlemeye ve güçlenmeye devam ediyor, şehri bir kıskaca almış sıkıyordu. Devrin Bizans İmparatorları batı Avrupa’ya yardım için yalvarıyor, ancak süregelen savaşlar ve Katolik Batı’nın Ortodoks kuzenlerine karşı beslediği karışık hisler yalnızca yarı gönülsüz jestler ve duruma bağlı ittifaklar getiriyordu. Nihayet, 1453’te, son yüz yıldır birçok Bizans İmparatoru’nun korktuğu işgal gerçekleşti. Sultan II. Mehmet [-] daha sonra tanınacağı isimle, “Fatih” Mehmet [-] komutasındaki devasa Osmanlı Ordusu Kostantiniyye surlarına yürüdü ve kuşatma başlattı.

O günden sonra Osmanlı Türkleri şehre hükmetmeye başladı ve şehri eski ihtişamına kavuşturmayı öncelikleri bellediler. Farklı dinlere karşı hoşgörü politikası benimseyen Sultanlar sayesinde şehir her tür insan için bir cazibe merkezi haline gelmiş ve sonraki 100 yılda şehrin nüfusu ona katlanarak 40,000’den 400,000’e gelmişti. Kontantiniyye [-] artık nüfusun büyük çoğunluğu tarafından adlandırıldığı şekliyle, İstanbul [-] tekrar haritaya dönmüş ve bir kez daha muhteşemliğe doğru yol almaya başlamıştı….

 

KÜÇÜK AYASOFYA

Osmanlılar buraya “Küçük Ayasofya” diyorlardı. 500 yılı civarında inşa edilen bir Bizans kilisesiydi birçokları yapının otuz yıl kadar sonra yapılacak daha büyük bir katedral olan Ayasofya’nın erken bir prototipi olduğuna inanır.

Benim bu konuda şüphelerim var. İki bina aynı belirgin estetik özellikleri yansıtıyor olabilir, ancak yapısal elementleri birbirinden tamamen farklı. Bunu açıkça görebiliyosun, değil mi? Yani, zahmet edip biraz yakından bakarsan.

 

LYCUS NEHRİ

Lycus nehri Kostantiniyye’nin ana yarımadasının güneyi boyunca uzanır ve ilk altı tepeyi doğusundan, büyük Yedinci Tepeyi ise batısından keser. Lycus şehrin güney kısmındaki Tophane’de denize dökülmeden önceki son 2000 metresinin yer altından akmaya başlamasıyla ünlüdür.

 

MARKİANOS SÜTUNU

Unutulmuş bir İmparatora [-] ya da ismen Markianos’a, takriben 455 yılında [-] adanmış bir başka sütun olan bu güzel Korint tarzı sütun günümüzde hâlâ ayakta durmakta, gökyüzü, biraz bulut ve unutulmuş rüyalarla dolu asırlardan başka bir şeyi taşımamaktadır.

Şehrin dört bir yanına dağılmış diğer sütunlarla karşılaştırıldığında bu hâlâ oldukça iyi durumdadır.

 

MOCIUS SARNICI

Altıncı yüzyılda Roma İmparatoru Anastasius tarafından Yedinci Tepe’ye yaptırılan Mocius Sarnıcı Kostantiniyye standartlarına göre oldukça büyüktü ve bugün hâlâ görülebilir olan, yer seviyesinin üstündeki birkaç sarnıçtan biridir [-] tenis kortları ve park banklarının hemen arkasında yer alır. Doğrusu, eğer yakından bakarsan dış duvarlarından bir kısmını hâlâ görebilirsin [-] tüm o çimler ve çamurun altında.

 

MYRELAION KİLİSESİ

Bir zamanlar Myrelaion adı verilen bu Doğu Ortodoks kilisesi yıllar boyunca aynı anda iki farklı amaca hizmet etmişti [-] üst tarafı bir ibadethane, alt tarafı ise Romanus tarafından karısı için yaptırılan bir anıt mezardı.

Daha sonra camiye çevrilerek restore eden adamın ardından Bodrum Camii adını aldı. Daha sonra cami terk edildi ve 20. yüzyılda tekrar restore edilene kadar harabe halinde kaldı.

 

ÖKÜZ FORUMU

Erken Roma dönemi Kostantiniyye’sinde şehrin batı duvarlarının yanında yer alan Öküz Forumu [-] diğer adıyla Forum Bovis [-] çoğunlukla şehre giren İmparatorlar tarafından verilen şatafatlı geçit gösterileri zamanlarında kalabalık olurdu.

Nova Roma’nın ilk İmparatorları tarafından yaptırılan birçok forumdan biri olan Öküz Forumu birçok halka açık alanla aynı kadere mahkum olmuştu: insanlar açıklığı görürler ve çöplerini atmaktan kendilerini alamazlar.

 

ÖRME DİKİLİTAŞ

“Örme Dikilitaş” ve “Constantine Dikilitaşı” olarak da bilinen bu dikilitaş eski Hipodrom alanının orta yerinde gururla yükselmektedir. Görünüşü orijinal yapıya uyuyor görünse de aslında 500 yıl kadar sonra yapılmıştır. Onuncu yüzyılda VII. Constantine tarafından onarımı yapılmış ve taş eklenmiş, böylece halihazırdaki ismini almıştır.

Osmanlı fethinden sonra Hipodrom kesin ve tam olarak boşaltıldığında, Dikilitaş Yeniçeriler için favori atış talimi yapma ve tırmanma yeteneklerini sergileme yeri haline gelmişti.

 

PROSPHORION VE NEORION LİMANLARI

Kostantiniyye yarımadasının kuzey ucundaki bu iki küçük liman Altın Boynuz ile iç içe geçmişti. Bizans döneminde iki parça da Altın Boynuz’un girişinde denizin üzerine gerilmiş olan Büyük Zincir’in sağladığı korumadan faydalanıyordu.

 

SANCAKTAR HAYRETTIN CAMİİ

Sancaktar Hayrettin Camii bir zamanlar şimdi yıkılmış olan büyük bir manastır kompleksinin bir parçasıydı. Bugün “Mescid” de denen, küçük bir camidir. Ne zaman inşa edildiğinden emin değilim, ama stili geç Bizans dönemine benziyor [-] belki Palaiologia hanedanının zirve dönemi olan ondördüncü yüzyıl. Pürüzlü tuğla ve basit bir geometriyle inşa edilen bu sade yapı genelde görülmesi gereken yerler listesinde geçmez. Ancak alçakgönüllü zarafeti görmeye değerdir.

 

THEODOSIUS DİKİLİTAŞI

Firavun III. Thutmose tarafından yaptırılan gerçek bir dikilitaş olan bu anıt Mısır’daki Karnak tapınağı önünde önemli bir yerde dururdu. Zarif kırmızı granitten oyulmuş dikilitaşın dört yüzündeki hiyeroglifler Firavun’un bazı büyük askeri zaferlerini anlatır.

M.S. 357’de dikilitaş Roma İmparatoru II. Constantinus tarafından arsızca çalınmış ve hükümdarlığının 20. yılı kutlamaları için İskenderiye’ye getirilmiştir. Burada kırk yıl kadar kalmış, sonra İmparator Theodosius tarafından tekrar yeri değiştirilip bu sefer Kostantiniyye’ye, imparatorun Hipodrom’da dikilitaş için özel olarak hazırlattığı süslü yapının üstüne kondurulmuştur.

 

THEODOSIUS FORUMU

Bizans dönemi Konstantinopolis’in en büyük halka açık meydanlarından biri olan Theodosius Forumu İmparator Theodosius tarafından, çeşitli savaşlardaki zaferlerini ve politik başarılarını yaşatması için 393 yılında restore edilmiş, büyütülmüş ve vaftiz edilmişti.

Forumun en öne çıkan özelliği tam ortasında yer alan ve içerisindeki sarmal merdivenle tepeye tırmanan ziyaretçilere güzel bir şehir manzarası sunan Theodosius Sütunu idi.

Takip eden yüzyıllar boyunca forum yeniden inşa edildi, depremler tarafından yıkıldı, ve nihayet tamamen toprağa karıştı [-] sütunlar, kemerler, kaldırım taşları, her şey [-] ta ki 20. yüzyılın ortalarında büyük bir kısmı kazılarla tekrar gün yüzüne çıkarılana kadar.

 

TOPHANE / THEODOSIUS LİMANI

Şehrin Yunan sakinleri tarafından Elutherios Limanı olarak adlandırılan bu liman, Kostantiniyye’deki birçok limanın en büyüğüydü. İmparator Theodosius tarafından dördüncü yüzyılda genişletilerek tarım ürünleri ticareti için önemli limanlardan biri haline gelmiş, daha sonra da askeri bir karakol olmuştu. <br><br>Osmanlılar’ın şehri ele geçirmesinden çok da uzun olmayan bir süre sonra limanın büyük miktarda siltasyona dayanamayacak hale geldiği ve kapatılıp yeniden inşa edildiği kayıt edilir. Yedinci yüzyıla gelindiğinde liman tamamen yok olmuştu. 21. yüzyılda bir proje için kazı yapan işçiler kumların derinlerine gömülmüş halde onlarca Bizans kadırgası kalıntısı buldular.

 

TOPKAPI SARAYI

Bizans İmparatorluğu’nun çöküş yıllarında, bir zamanların devasa İmparatorluk sarayları, asırlar süren savaşlar ve ekonomik çöküş nedeniyle harabe halindeydi. Osmanlı fethinin ardından, II. Mehmet stratejik önemi bakımından yarımadanın en ucunda bulunan Birinci Tepe’de önceden yapılmış olan tüm saray kalıntılarını görmezden geldi.

Sultan’ın yeni sarayının [-] geçici adı Yeni Saray idi [-] yapımına 1459 yılında başladı ve yaklaşık on yıl sonra tamamlandı, öte yandan her yeni Sultan saraya eklemeler yaptırıyordu. Topkapı en büyük genişlemeyi Muhteşem Süleyman’ın elli yıllık hükümdarlığı döneminde görecekti.

Takip eden asırlar boyunca Topkapı Sarayı Sultanların kudretinin çekirdeğini oluşturacak ve İmparatorluğa hükmetmeleri için gereken her şeyi barındıracaktı: Gelecek hanedan üyelerine eş olacak kadınların yetiştirilmesi ve eğitimi için Harem, Bâb[-]ı Âli üyeleriyle yapacağı toplantılar için Divan, Yeniçeriler için kışlalar ve Sultan’ın kişisel konağı.

Ancak bazı Sultanların zevkleri belirgin bir biçimde farklılık gösterebiliyordu hükümdarlığının son dönemlerinde Sultan II. Bayezid kuzeydeki Edirne’ye yerleşmiş ve sevgili Suikastçılarımız’a saray sınırları içerisinde pek dikkat çekmeden hareket edebilecekleri daha fazla alan açmıştı.

 

YEREBATAN SARNICI

Yerebatan Sarnıcı Kostantiniyye şehrindeki en büyük yeraltı sarnıcıdır. İlk olarak bir bazilika olarak yapılan (ki bir diğer lakabı olan “Bazilika Sarnıcı” adı buradan gelir) bu bir zamanın devasa halka açık alanı [-] yüzlerce mermer sütunuyla [-] M.S. altıncı yüzyılda Bizans saray kompleksi apar topar doğuya taşınınca bir su deposuna dönüştürüldü.

Latin hanedanlığının çöküşü ve Palaiologilerin yaptırdığı restorasyonun ardından sarnıç kullanımdan çıktı ve şehirdeki az sayıda kişi dışında varlığı unutuldu. Osmanlılar 1453’te şehri ele geçirdiklerinde sarnıç hakkında bilinenler de yok oldu.

Yine de, sarnıcın varlığına dair söylentiler evlerinin bodrum katında balık tutabildikleri delikler olduğu öykülerini anlatan kadın ve erkeklerinki gibi hayalci ve umutvar zihinlerde devam etti. Çok geçmeden, Muhteşem Süleyman hükümdarlığı zamanında şehri ziyarete gelen bir diplomat sarnıcın girişini keşfetmiş ve büyülenen Sultan’a bulduklarını aktarmıştı.

 

ZEYREK CAMİİ

Bugün hâlâ ayakta olan Bizans mimarisi örneklerinin en büyük ve en iyilerinden biri olan Zeyrek Camii hayatına on ikinci yüzyılda bir Doğu Ortodoks manastırı olarak başladı. Takip eden yıllar boyunca hızla genişledi, 100 yıldan kısa bir süre içerisinde yanına bir kütüphane, bir hastane, ikinci bir kilise, bir avlu ve bir de kümbet yapılmıştı. Şehirdeki Latin istilası sırasında kompleks Vatikan Ruhban sınıfının gözetimindeydi, ta ki Palaiologos hanedanı kompleksi restore edip Ortodoks keşişleri tekrar manastıra yerleştirene kadar.

Osmanlılar kontrolü ele aldıklarında tüm yapı çok yüzlü, çok kültürlü bir role sahip oldu. Müslümanlar binanın birini medrese olarak kullanırken Hrıstiyanlar’ın hâlâ kilise içerisinde ibadet etmelerine izin veriliyordu.

MASYAF

Günümüzde Suriye sınırları içinde bulunan Asi Vadisi’ne gizlenmiş olan Masyaf, Levant’taki Suikastçı Kardeşliği’nin merkeziydi. Kudüs, Akka ve Şam’a olan yakın konumu bölgedeki Suikastçı etkisinin kaynağını oluşturuyordu.

Üçüncü Haçlı Seferi ile birlikte Masyaf Suikastçılar’ın politik, kültürel ve coğrafi merkezi haline geldi. Bir talim alanı, sağlam bir kale, bir tapınak, büyük bir kütüphane ve Kardeşlik’in operasyonlarının merkezi [-] Masyaf bunların hepsiydi. Halkın kale hakkındaki algıları tam olmaktan çok uzaktı, zira o günlerde kale ve içinde yaşayanlar nüfusun geri kalan büyük kısmından izole bir haldeydiler.

Masyaf duvarlarının içinde hayat sert ve katıydı, birçok kurallı ritüelden ve zorluklardan oluşuyordu. Ve özel bir grup: Suikastçılar [-] çoğunlukla erkek [-] bu Tarikat’ın içine doğarlar, çırak olarak alınmazlar, ve erken yaşlardan itibaren Üstad’larına itaat etmek ve İtikat’a bağlı kalmak üzere eğitilirlerdi.

1191 yılında, Haçlı komutanı Robert de Sable şehri ve kaleyi kuşattı. Suikastçılar bu saldırıya karşı koymuşlar, ancak aynı yıl başka bir düşmana, Kardeşlik’e ihanet edip güçlü Cennet Elması’nı kullanarak Masyaf’ın kontrolünü ele geçiren Büyük Usta El Muallim’e karşı yenik düşmüşlerdi. El Muallim’in Altaïr Ibn La’Ahad’ın elerinde ölmesi Suikastçı ideolojisinde bir dönüm noktası olmuştu.

Sonraki yıllarda, Suikastçılar yavaş yavaş El Muallim tarafından dayatılmış olan bazı gereksiz adetleri bıraktılar. Zamanla Altaïr [-] şimdi Üstad kendisiydi [-] kalenin kapılarını dış dünyaya açarak, Masyaf’ı bir ilim ve sağlık kaynağı haline getirmeye çalıştı. Ve bir süre boyunca, bunu oldukça iyi bir şekilde başardı….