AC3 Veritabanı / Mekanlar

BOSTON

 

BEACON HILL

Belki de tahmin edilebileceği gibi Beacon Hill adını bir grup Puritanın bir fenerin (beacon) yanındaki tepedoruğuna yerleşmesinden almştır. ‘Fener’ aslında burada ‘direğe asılı zift dolu bir kova’ olarak da algılanabilir. Yapılırken ki amacı yöre halkını gelebilecek olan tehlikelere karşı uyarmak olabilir – basit, etkili, ve aslında asla kullanılmayan.

Tepe şu anda olması gerekenden daha alçak – tepesi ise Değirmen Göleti’ni doldurmak için boşaltılmıştı. Buda tepesinde binalar yapabilmeyi kolaylaştırıyor, ve aynı zamanda daha fazla toprak da Değirmen Göleti’nde – yatırımcılar için bir taşta iki kuş demek yani bu.

Beacon Hill burada 1790’da yeni bir Massachusetts Hükümet Konağı açıldıktan sonra yaşanılacak bir yer oldu. Yatırımcılar tepenin güneyinde lüks evler inşa ettiler, Boston Meydan’ına üstten bakan bir yer.

Tepenin Kuzey yamacı ise daha önceden yerleşime açılmıştı, ve biraz daha az lükstü, ve bazen de sanki ‘Fuhuş Dağı’ olarak çağrışım yapıyordu. Ne büyülü bir çağrışım ama. – yine de bir yer adından çok bir talimat gibi geliyor.

 

BOSTON BOĞAZI

18. yüzyılda, Boston’daki tek karayolu “Boston Boğazı” adlı uzun ve dar bir yolun üzerindeydi.

İnsanlar çoğu zaman Afrika’nın kalbinden ya da Avrupa’nın merkezinden bahsederler. Boston’ın da bir boğazı olması ne kadar güzel.

Tahkimatlar şehri olası kara saldırılarından korumak için boğaza kurulmuştu, böyle bir boğaz için biraz ağır bir kolye ya da hoş bir boyunluk mu demeli?

1775’te Boston Kuşatması başladığında, Vali Gage tahkimatların daha da genişletilip güçlendirilmesini emretti – böylece “Gage’in Hattı” olarak bilinmeye başladılar.

19. yüzyılın başlarında bölge, şehrin büyümesi için yer açmak ve büyük olasılıkla adaya gidiş geliş trafiğini azaltmak amacıyla Boston Boğazı’na katıldı, ne de olsa Boston artık kırsal alandan gelebilecek bir tehlike altında değildi.

 

BOSTON MEYDANI

Burası Kuzey Amerika’nın ilk halka açık parkı olma onurunu taşıyor. William Blackstone’nun (ya da Blaxton, eğer orjinal halini merak ediyorsan) otlağıydı ilk başta, oradaki ilk beyaz yerleşimci adını taşımasına rağmen. Boston büyümeye başladığında, Blackstone daha uzak bir yere gitmeye karar verdi. Toprağını £30 karşılığında şehrin büyümesi için sattı, ve onlarda orayı açık bir meydan haline getirdiler – adının sebebi bu.

Boston tarihinin ilk ya da ikinci yüzyılı için burası ineklerini otlatabileceğin (bir kere de en fazla yetmiş tane), askerleri eğitebileceğin (İngiliz Nizamileri burada kamp kurdular) ara sıra halka açık idamların olabileceği (bubi tuzağı ya da cadı olma suçları gibi), ya da belki çıkıp bir yürüyüş yapabileceğin bir yerdi, etraftaki o kadar inekle beraber tabii.

İngilizler kampı şehir 1776’da düşünce terkettiler. Halka açık idamlar da 1817’de sona erdi. Ve ineklerde 1830’da yasaklandı. Yine de hala orada bir yürüyüş yapabilirsin, ama inekler olmadan bunun ne anlamı var ki?

 

BREED’S HILL

Teknik olarak Bunker Hill Muharrebesi “Breed’s Hill Muharrebesi” olarak adlandırılabilir. Kıtasal ordunun istihkam yaptığı yer Breed’s Hill’dir ve çatışmanın çoğu bu alanda geçmiştir.

Breed’s Hill(Breed’in Tepesi)’nin Bunker Tepesi’nden önetmli olmasının tek bir nedeni vardı – Boston’a yakın olması ve bu da şehirde konuşlanan topçuların işini kolaylaştırıyordu. Tabi Boston’un kolayca geri ateş altında kalması gibi bir dezavantajda sözkonusu idi. Hiç kimse neden William Prescott Bunker Hill’i seçti bilmiyor – muhtemelen istihkam için gece karanlığında çalıştığından, Prescott gündüz güneş açana dek tepenin ne kadar paha biçilemez olduğunu kavrayamamıştı. Ne olursa olsun toplanıp taşınmak işin çok geçti artık. Oldukça garip bir an olduğunu hayan edebiliyorum.

 

BUNKER HILL

Charlestown yarımadasındaki en geniş tepedir ve ana adaya da en yakın olanıdır.

Bunker Tepesi savaşı zamanında isyancı destek kuvvetleri Bunker Hill’e gitmek için Charlestown yarımadasına varmış ancak oraya gittiklerinde önce ne yapmaları gerektiğinden emin olamamışlardı. Çarpışmayı katılmak bir yana – ki çarpışma yakınlardaki Breed’s Tepesinde geçiyordu – Bunker Tepesi’nin etrafında amaçsızca dolanıp durdular, öyle ki organize olamamaktan ötürü piknik yapmayı dahi beceremediler.

Israel Putnam burada birlikleri yönetmeye çabalamış – bazı önemli ve tarihte meşhur talimatlar vermiştir “Gözlerinin akını görene dek ateş etmeyin” gibi (ki muhtemelen birden fazla kez dinleyen birini bulduğu her anda tekrar tekrar söylemiştir ve dürüs olmak gerekirse oldukça önemli bir söz). Görünüşe göre emirlerinden sadece bir tanesi uygulanmış – diğer emirlerinin bir çoğu anlaşılmamış ya da basitçe itaat edilmemiş. O zaman ki Kıtasal Ordu göz önüne olınınca, muhtemelen ikisindende biraz diyebiliriz.

 

CHARLESTOWN

Charlestown Boston’ın kuzeyindeki iki küçük kasaba ve yarım adanın adıdır.

Yarımada Bunker Hill Muharrebesinin yapıldığı yerdir (çatışma birden fazla tepede cereyan ettiği için Charlestown Muharrebesi olarakta bilinir). Paul Revere’in Gece Sürüşü’nü başlattığı yerdir aynı zamanda, ki ben hala bunu duyduğumda bir bayan ile yapılmış bir aktivite olarak algılarım.

Charlestown kasabası – 1775’ten önceki hali, çünkü çok az bir kısmı Bunker Hill Muharrebesi’nden kurtulabilmiştir. Kıtasal Ordu keskin nişancıları burada konuşlanıp İngiliz birliklerini taciz etmiş ve İngilizlerin kasabayı ateşe vermesine sebep olmuştur. Bir çok yapı yerle bir olmuş ve geri kalanı Ocak 1776’daki baskında yanmıştır. Geriye kalan kısım düzenleme yapılan caddedir.

Charlestown yeniden yapıldı, ancak yinede – şu an Boston’ın bir parçasıdır.

 

CHURCH REZİDANSI

Bu ev 1707 yılında seçkin ve yerel bir tüccar olan Robert Calef tarafından yaptırıldı. Benjamin Church burayı Boston ikameti olarak kullanmak için Calef’in mirascılarından aldı. Church’ün çalışmaları Newbury sokağında,kısa bir yürüme mesafesi, bu yüzden ev çok ideal bir yerdeydi. Ayrıca ev şehrin güzel bölgesindeydi – Sömürge Boston zamanında bile çitli ve bahçeli evler ucuz değildi ve kablolu televizyonları dahi yoktu.

Aslında verilen bölgede Church’ün çalışmaları iyi gidiyor gibi gözüküyor yada Church’ün başka bir gelir kaynağı vardı.

 

 

 

COPP TEPESİ BATARYASI

Copp Tepesi Boston’ın en yüksek tepesi ve de Boston’ın kuzey ucundaki en yüksek noktaydı. Boston kuşatması sırasında tepeye yer yer tahkimatlar konuçlandırılmış, isyancıların Charlestown yarımadasındaki nehrin üzerine kendi tahkimatlarını kurmalarına karşı konulmak istenmişti.

Bunker Tepesi Savaşı esnasında Copp Tepesi’ndeki ağır silahlarla Kıta Ordusu üzerine ateş açıldı… yani, öyle sayılır. Bu yıkımdan çok bir dikkat dağıtma gibiydi – en azından Breed Tepesi’ndeki tahkimatlar için. Charlestown şehrindeki saldırı daha etkiliydi, Kıta Ordusu’nun nişancılarını geri püskürtmüş ve şehri hedef almıştı.

 

 

ESKİ GÜNEY TOPLANTI EVİ

Bu bina Amerika Devrimindeki kilit olaylardan bazılarına şahit oldu, çoğuna kazayla. Aniden Boston’daki en büyük yapı oluverdi. Yani, biz dolmuş hatta taşan Faneuil Salonunda buluştuğumuzda, herkes Eski Güney Toplantı Evine doğru hareket etmişti. Buda şimdiye kadar kadar ki en büyük, en kızgın ve en asi kalabalığın burada işinin bittiği anlamına geliyor.

Boston Katliam’ından sonra insanlar burada Vali’den İngiliz askerlerinin şehirden çıkarmasını istemek için buluştu – ve yapıldı da. Binlercesi burada, Boston Çay Partisi’ndeki ileri gelenlerin toplantısı ortaya çıktı. Bu çay partisi aynı zamanda Samuel Adams’ın kendi elleriyle hattı teslim ettiği “Bu toplantı ülkeyi kurtarmaktan başka bir şey yapamaz” diyere çayları teknelerden aşağı dökmek için insanları gazladığı yerdir. Bir İngilizin yüzüne çaylarını dökmekten daha ağır bir tokat atılabilir mi ki zaten? Hayır. Kendimizi tokatlamamız dışında tabii, ama bu sana söylmek istemediğim bir sırdı.

Bu bina da 1776’daki İngiliz kuşatması sırasında diğer isyancı noktalarıyla aynı kaderi paylaştı: Yağmalandı. Minber ve oturaklar yıkıldı ve yakacak odun olarak kullanıldı, kilisnin içi ise çerçöp ile dolduruldu, sonundaysa bir ahır ve binici olarak kullanılmaya başlandı. Hatta ikinci katta bir bar bile vardı. Sanırım askerler bunun Puritan’lara çok dokunacağı düşündüler. Bundan daha kötü olabilecek tek şey kareoke gecesi olurdu herhalde. Puritanlar kareokeden nefret eder.

 

ESKİ HÜKÜMET KONAĞI

Bu bina Massachussets hükmetine 1713’ten 1798’e kadar ev sahipliği yaptı. Devrimden önce bu vali demek olurdu, onun danışmanı, ve seçilmiş bir parlamento. Tabii ki, ‘seçim’le, yani ‘mülk sahibi beyaz erkeklerin seçimiyle’ demek istedim, oy kullanma hakkı olan tek insan olduklarından dolayı.

Parlamentonun ayrıca çok sınırlı bir gücü vardı – vali istediği herhangi bir şeyi veto etme yetkisine sahipti, ve bu yolla veto edemediği zamanlarda da parlamentoyu dağıttı. Bir validen çok diktatör gibi.

1767’de toplantı katında halk onların yasamasını izleyebilsin diye toplantı katında bir galeri yüklüydü – bu o zamanlar için çok yeni bir fikirdi. Tabii ki bazı temsilciler daha sonra halk İngiliz yanlılarını sorgulamaya başladığında verdikleri karardan pişman oldular. Üstelik bu belki de herşeyin asıl sebebiydi.

Hükümet daha sonra 1798’de o binadan ayrılıp daha büyük bir yere geçti ve boş kalan bina ticari bir yere dönüştü, içinde şarap satıcı ve peruk yapımcısı olan bir yer, bu da alış veriş merkezlerini sömürgeyle eşdeğer kılar, özellikle de peruk ve şarapların olmasına karşın.

 

ESKİ KUZEY TOPLANTI EVİ

Burayı Eski Kuzey Kilisesi’yle karıştırmayasın – aslında burası tamamen farklı bir yapı, zaten bu yüzden de farklı bir adı var. Burası Boston’daki cemaatler için ikinci en eski buluşma yeri, bu yüzden alternatif bir ismi var: “İkinci Kilise”. Sonsuz hayal gücünün ne yaşı varmış ama.

Yapabileceğin bir zaman etrafa iyice bak – bu ahşap bina 1776 da yıkılıp yakacak olarak kullanılacak. Kilisenin üyeleri sana bunun İngilizlerin kendilerini sevmemelerinden dolayı olduğunu söyleyecekler – ve belki de biraz da haklıdırlar, çünkü hala sevmiyorlar. Muhterem Peder, Bay Lathrop, isyan yanlısı ve etkileyici vaazlarıyla tanınır, o ve cemaatinin büyük bir kısmı 1776’da Boston’da değildi. Niye olduğunu merak ediyorum aslında. Eski Kuzey Toplantı Evi yıkıldıktan sonra, Mesihin Kilisesi prestijli “Eski Kuzey” ismini miras aldı ve bu da insanların çoğunun bildiği “Eski Kuzey Kilisesi” ne dönüştü.

 

ESKİ TOPLANTI EVİ

Boston Katliam’ı bu kilisedeki çanın saatlerce çalmasına yol açtı, insanların hükümet konağının önünde askerlerle alay etmek için toplandığı gibi. Aynı zamanda Bostonda, kilise çanları ortalık yanarken çalıyordu, bu yüzdende insanlar sokağa çıkıp ne olduğuna bakmak istediler. Kalabaık büyüdü, halk ve İngilizler arasında çok daha kötü bir gerginlik çıkardı. Olaylar yatıştı, tabii ki de askerlerin insanların üzerine ateş açması ve 5 kişiyi öldürmesiyle beraber.

Buradan çıkaracağım kıssadan hisse de Sömürge Amerikasında kilise çanlarının isyanları kışkırtmak için nasıl kullanılabiliceği oluyor.

 

 

 

FANEUIL SALONU

Fransız aksanının seni yanıltmasına izin verme. Buranın adın “Fan-yul ya da Fannel” olarak telaffuz edilir. Yanlış telaffuz senin buralardan olmadığını göstermek için iyi bir yol, ve aynı zamanda da senin bir Fransız olmadığını da kanıtlar ve bu da benim tecrübelerime göre çok büyük bir nimet.

Ayrıca, eğer bir yerli olarak geçmek istiyorsan, rüzgar gülüne iyi bakman gerek. Boston’nun yön bulma işaretidir o. Efsaneye göre 1812’de ki savaşta casus olduklarından şüphelenilenlerden Faneuil Salonunun üstünde ne olduğunu sorarlarmış. Sadece oranın has yerlesi orada bir çekirgenin olduğunu söyleyebilirmiş.

Bina Peter Faneuil’den almıştır adını, buranın yapım masraflarını karşılayan yerel bir tüccar. Yerel çiftçilerin kendi mallarını burada satabilmeleri için yapılmış, bu sayede de sokaklar kalabalıklardan kurtulacatı, ve ayrıca bir çiftçiden diğerine gitmene de gerek kalmayacaktı.

Ancak, binaya lakabını veren şey, ikinci kattaki toplantı salonunda “Özgürlüğün Beşiği”. Bu oldukça gösterişli – ve Amerikalıca, evet söylemeye cesaretim var – bir lakap olarak hatalı değil. İnsanlar burada Pul Kanunu protesto etmek için toplandılar. Ayrıca ilk anti çay vergi toplantısı da burada yapıldı. Ara sıra olan İngiliz karşıtı toplantıları o kadar çok kalabalık çekti ki bina onları kaldıramayacak duruma geldi (bu nokta da geri kalanlar Eski Güney Toplantı Evi’ne gittiler).

Boston kuşatması sırasında, toplantı salonunun içine bir tiyatro yapıldı. Boston normal şartlar altındayken yasaklanan her türlü oyun oynandığından beri – aslında bazı şeylerin hala bir kanun olması gerek – bu da hala İngiliz Yanlılarının isyancıları zorladığı durumlara bir örnek.

 

KALE TEPESİ VE GÜNEY BATARYASI

Kale Tepesi Boston’daki ikinci en yüksek tepeydi, – keşke küçük bir tepecikken daha çok büyümeye çalışsaymış- ve Boston Limanı’nı yukardan görüyordu. Buradaki savunma birlikleri 17. yüzyılın ortalarında kurulmuştu – limandaki Günay Bataryası adlı tek silahlı bit mahkimat ile birlikte.

Güney Bataryası 1740larda güçlendirilmiş ancak 1760larda kullanılmamaya başlanmıştı. Güney Bataryası da Kale Tepesi de Devrimci Savaş sırasında vatanseverler tarafından yeniden kuruldu, ancak her ikisi de 18. yüzyıla kadar harap edildi.

Kale tepesi -tahkimat değil, tepenin kendisi- daha fazla arazi oluşturabilmek için 1860larda düzleştirildi, böylelikle şehrin en yüksek tepesi olma hayali tamamen suya düştü. Kulağa tanıdık gelmesinin sebebi, aynı olayın Boston’daki her tepenin başına gelmiş olmasıydı.

Tepeler Bostonlıların doğal düşmanıdırlar ve her zaman da öyle olacaklar.

 

KÖŞEDEKİ ESKİ KİTAPÇI

Orası şu anda bir eczahane, ancak bir kaç on yıl için bu bina Ticknor ve Fields’e ev sahipliği yapacak, o günlerin önde gelen Amerikan yayıncısı. Kulağa biraz sıkıcı gelebilir, ama bu bina Amerikan edebiyat ve düşünce akımının merkezinde olacak. Henry Wadsworth Longfellow, Nathaniel Hawthorne Harriet Beecher Stowe, ve hatta Charles Dickens gibi yazarların hepsi burada buluşacak.

Tabii ki, Amerika da verilen devlet eğitimiden dolayı bunların kim olduğunu bilememe ihtimalin var. Şunu söylemeliyim ki Minty Clitheroe, Pippy BoomBoom ve sen hala çok etkilenmiş görünüyorsunuz.

 

 

KRAL’IN ŞAPELİ

Kral II James 1680’lerde bir Anglikan Kilisesi inşa edilmesi emretti, çünkü o bir kraldı, ve işin ikramiyesi de ne istiyorsa oydu. Ancak, Boston Yeni Dünya’nın doğusundan gelen Anglikan’lardan kurtulmak isteyen aşırı dincilerle dolduğudundan beri kimse toprağını bir kilise inşa edilmesi için satmaya hevesli değildi.

En sonunda, vali kilisenin eski halk mezarlığına inşa edilmesini emretti, bunun mantığı ise ölülerin hiç bir şey için şikayet edemeyecekleri olmasıydı – herkesin bildiği gibi ölüler çok uysal varlıklardır. Ve kilise de şu anda orada duruyor.

Devrimden sonra kilise bir kaç yıllığına “Taş Tapınağı” olarak bilinmeye başladı – Kral özellikle de o sıralar hiç te popüler değildi, ve taş bir tapınağı “Taş Tapınağı” olarak adlandırmak o sırada bir kişinin dile getirebileceği en iyi fikirdi.

(Şu bağımsızlık isteyen insanları, hiç bir zaman anlayamayacağım bu arada. Onlara bir soy verdik, kendi bebekliklerini bizim meme uçlarımızla sürdürmekten mutluydular, yalpalayarak emekleyen bazı bebekler de vardı ama en kısa sürede bahsettikleri bağımsızlığı ergenlik yıllarında tamamen alabileceklerdi. Ve sonra çekip gittiler, ama eninde sonunda ya borç para almaya ya da elbiselerin yıkatmak için bize döneceklerini biliyorduk, ve biz de o zaman onları affedecektik, çünkü biz daha bilge ve daha olgunduk.)

 

KRALLIK KAHVEHANESİ

Buranın adı biraz yanıltıcı. Bu ‘kahvehane’ kelimsinden kaynaklanmakta çünkü burası kahveden çok şarap satmakta, kahve henüz yeni popüler olduğundan beri. İnsanları sabah kahvesinden hoşlanmadığı bir dönemi hayal etmek çok zor ama, ne yaparsın işte.

Eğer şişe numaralarından gidersek onları stoklamıştı, burası Boston’daki en meşgul meyhanelerden birisiydi – büyük ihtimalle konumundan dolayı. Eğer Bostona 1700’lerde gemiyle gitseydin – hadi kabul edelim bunu – burası göreceğin ilk meyhane olurdu, ve meyhaneler bilgi toplamak için en uygun yer olduğundan büyük ihtimalle orada durup bir şeyler içer ve son haberleri dinlerdin.

 

 

MACNEAL’IN HALAT TERSANESİ

Bu binada gemi donanımı için halatlar yapılıyordu. Lütfen dene ve uyanık ol. Bu zamanki gemiler şaşırtıcı miktarda ipe ihtiyaç duyuyorlar – her biri için 20 mile kadar malzeme gerekiyor, gördüğün gibi bu çok fazla, eğer bir halat manyağıysan tabii.

Ahem.

Bu seni uyandırır. Buranın bu kadar tanınmış olmasının asıl sebebi halatlar değil (tarihçiler için yani.) 1770 Mart’ında, çalışanlardan birisi oradan geçen bir İngiliz askerine eğer bir iş arıyorsan “gidip benim tuvaletimi temizleyebilirsin” diye sormuş. Asker çok gücenmiş buna ve kavga etmeye başlamışlar. Sonra oradan ayrılmış, ve bir kaç arkadaşıyla beraber geri gelip tam bir kavgaya başlamışlar. Buda askerler ve halat işçileri arasındaki sürekli kavganın başlangıcı olan olay işte – Boston Katliam’ının önemli sebeplerinden biri.

İngilizler ve Boston’lular arasında ilişki o sıralar… biraz gergindi, öyle denilebilir en azından. Tarih eğer o işçi kendi tuvaletini temizleseydi ne olacağını söylemez, ama bu da zaten pek mümkün olmayan birşey.

 

MESİH KİLİSESİ

Bugün burası “Eski Kuzey Kilisesi” olarak biliniyor, çünkü Boston Kuzeyinin Sonuna kadar en eski kilise burası, ancak 1776 yılına kadar resmi adıyla bilinecekti, Mesih Kilisesi,eski ünlü marangoz İsa Mesih’ten alınmış adıyla.

Paul Revere’nin gece yolculuğunun geçtiği yer burasıdır, iki sinyal feneri karşı kıyıda isyancıları İngiliz Nizamilerinin silahlarına el koymak için yol üstünde olduğunu söylemek için belirdiği yer. Sinyal Paul Revere’nin fikriydi, ancak sanılanın aksine fenerlerin sinyali Revere’ye hitap etmiyordu. Revere’nin esir alınması durumunda karşı kıyıdaki gözcüleri uyarmak için gönderilen bir sinyaldi.

Bu kilise sinyal ateşi için doğal bir seçenekti: Boston’daki en yüksek çan kulesi buradaydı ve kolaylıkla nehrin karşı tarafından görülebiliyordu. Ve dahası, kilise bir Anglikan kilisesiydi – cemaat tamamen varlıklı Kraliyet Yanlıları’ndan oluşuyordu. Kim bir mezarcının (Robert Newman, Revere’nin bir arkadaşı) gece vakti kiliseye sinsice girip gizli bir mesaj göndereceğinden şüphelenirki?

Evet evet tamam, İngilizler tabii ki de. Bir kaç gün sonra Newman’ı yakalayıp sorguya çektiler. O da onlara müthiş bir gösteri sundu, ve onları kendinin bir masum olduğuna ikna etti – hemen sonra da kasabadan kaçtı, bu da ‘masum’ tanımını pek destekler gibi görünmüyor.

 

MOULTON’S HILL

Charlestown yarımadasının en alçak tepesidir, 10 metre yüksekliğindedir, bazen Moulton Hill(Moulton Tepesi) yerine Moulton’s Point(Moulton Noktası) da tercih edilmektedir.

Buker Hill Muharrebesi esnasında General Howe’un birliklerini konuşlandırdığı yer burasıydı. Boston aslında yarımadanın tam ters yakasında kalıyordu, ancak Howe İsyancıları sol taraflarından vurmak için uzun yolu seçti. Uzun yolu seçme bahanesi buydu, her neyse, planına da sadık kaldı.

Her nasılsa, Howe vardıklarında bir hata yaptı: Kıtasal birlikleri Bunker Hill’de gördü ve yeni varan destek kuvvetler olduklarını sandı (çoğu kafası karışmış ve alışveriş merkezlerindeki çocuklar gibi amaçsız oradan oraya gidiyordu). Howe durdu ve kendi takviye birliklerini bekledi, ki bu da Kıtasal Orduya savunmalarındaki zayıf noktaları kapatacak zaman tanıdı. O zamana kadar olanlardan daha uzun ve daha çetin bir muharrebe yaşanmıştır.

Aynı zamanda bir Kıtasal Ordu kendi içinde bir kaostaydı o günlerde – bu kendilerini şaşırttığı gibi düşmanlarınıda şaşırtmıştır. Fena taktik değil. Eğer günün birinde, birileri bana saldırmaya kalkarsa, Ben sadece etrafta dolanıp masalar hakkında bağırığ duracağım ta ki karşımdakilerin kafası karışıp rahvana geçene kadar.

 

ÖZGÜRLÜK AĞACI

Pul Kanunu protesto etmek isteyenler ilk defa burada 1765 Ağustosunda buluştular. Kısa bir süre sonra, Ağacın üzerine üstünde “Özgürlük Ağacı” yazan bir plaka çivilendi. Bazıları bu ismin anlamının kalabalığı burada toplanmaktan şiddetle vazgeçirmek anlamına geldiğini söyler, ama bu sanki bu savaşı bir su savaşı olarak adlandırmaya benziyor. Sonunda bir bayrak direği ağaca yüklendi, ve bayrakta buluşmaya gelecek insanlar için uğuldudadı.

Ağacın dallarındaki sevilmeyen figürler ağaçtan sökülüp atıldı. Aynı zamanda Özgürlüğün Oğlu’da sözde suçlar için bir “Çağrı” olarak kullanıldı (yani sevilmeyen İngiliz kararnameleri gibi, Pul Kanunu Çay Kanunu gibi).

Fikir başka yerlerde de benimsenmeye başlandı – diğer kasabalar da kendi özgürlük ağaçlarını belirlemeye başladılar, ya da özgürlük direklerini yerleştirdiler. New York’ta ise hala Özgürlüğün Oğulları ile – direkleri dikmeye devam edenler – ve İngiliz Yetkilileri – sürekli onları alaşağı etmeye çalışanlar – arasındaki savaş sürüyordu, tuvaletin alt katta mı yoksa üst katta mı olmasına karar veremeyen kızgın çiftler gibi.

İngilizlerin İsyancıların sevdiği her şeyi yok etme arzusu taşıdıkları doğrudur, çünkü askerler ve Kraliyet Yanlıları bu ağacı 1775’teki kuşatma sırasında kestiler. Yine yakacak odun olarak kullanıldı, kısa bir süreliğine. Boston’nun Modern Günleri’nde ağacın eski yerinde bir plaka bulunmakta, ama ağacın yerine yeni bir tanesi hiç konulmadı. Çevresel sürdürülebilirlik için tabii ki de.

 

PAUL REVERE’NİN EVİ

Paul Revere burada ailesiyle beraber 1770’ten 1800’lere kadar yaşadı bazı önemli beklentilerle (Lexington ve Concord’da olan İngiliz ilerlemesine karşı kırsal bölgede uyarıldığında ortalarda görünmemek zorunda kaldı.)

1776’daki yakacak odun kıtlığından dolayı, ve Kraliyet Yanlılarının geçmişte onlara meydan okuyan herkesi geri alma ısrarlarıdan dolayı bu ahşep evinde yıkılmış olabileceğini düşünmüş olabilirsin, ama yıkılmadı. Büyük ihtimalle Revere en büyük oğlunu (onun da adı Paul’du) malikâneye bakması için bıraktığından olabilir.

Her halükarda bu bina bugün hala ayakta – Revere’nin soyundan gelen birisi burayı 1905’te satın aldı ve bir müzeye dönüştürdü. Şu anda Boston’daki en eski yapı – aslında Revere onu ilk aldığında bile ev 90 yaşındaydı. Sömürge mimarisi görünüşte senin ortalama McMansion’nundan daha üstün.

 

ÜZÜM SALKIMI

Burası Özgürlüğün Oğulları’yla bulaşabileceğin yerlerden biri. Bu meyhanenin en önemli cazibesi de herhalde içinde İngiliz karşıtı bir çok kitap barındıran bir kütüphanenin olmasıdır. Ya da belki Boston’daki en iyi boks kulubü ününün olmasıdır. Olmadı eski hükümet konağının hemen altındaki sokakta olduğundan da olabilir, parlamentonun toplandığı yer. (ve Boston katliamının gerçekleştiği yer). Ya da belki Dart oyunu geceleri düzenlediklerindendir.

Vatanseverlerin bir meyhanede buluşup kendileri hakkındaki tüm gerçekleri ima etmek için toplandıklarından, şu noktaya da dikkat çekmek istiyorum ki meyhaneler en az içilebilecek kadar en iyi iş yapılabilecek de bir yer, ve alkol de tüm hastalıkların (daha fazla ya da daha az) ilacı olarak görüldü. (Esprinin nerede olduğunu mu arıyorsun hala, ama bu söylediklerim doğru, espri değil. Bunlar kendileri için ölebileceğim doktor tavsiyeleri.)

 

YENİ GÜNEY TOPLANTI EVİ

Başka bir ahşap kilise, bu seferki içinde çan olan bir çan kulesiyle. Samuel Adam’ın babası (Onun da adı Samuel Adam’dı) kuru üyelerden birisiydi. Kuşatma sırasında yıkılmadığına hiç şaşırmadım, ama sanırım üyeler bunun için yeterince İngilizlere kızmadılar.

Kolaylıkla adlandırılabileceği için Eski Kuzey Toplantı Eviyle karıştırmazsın, bütün önemli olayların olduğu yerle. Basitçe en iyisi.

(Adlandırma sistemini tarif ediyorum – seni değil.)

 

 

 

 

YEŞİL EJDERHA MEYHANESİ

Bu meyhane bazen “Devrimin Merkezi” olarakta adlandırılırdı, gerçi yine de ben ne zaman böyle söylediklerini düşünsem “Dervimiinn Merzekiii” olarak telaffuz ettikleri geliyor aklıma, çünkü bir hükümeti meyhanede devirmeye kalkmak boş bir hayal.

Burası Paul Revere ve Samuel Adams için arkadaşlarıyla oturup kumpas kurmak için çok ideal bir yerdi.

1754 tarihine kadar, sonra meyhane William Douglass tarafından satın alındı. O öldüğündeyse tüm varlığını kızına bıraktı, Catherine Kerr, ve yeğeni, Cornelius Douglass. Kalan mirası eşit olarak bölüştürdüler – ve görünen o ki baya baya iyi anlaşmışlar.

1776’da Masonlar meyhaneyi satın aldılar ve ismini de “Masonların Cephanesi” olarak değiştirdiler, bu aslında kimseyi o kadar rahatsız etmedi çünkü kapının üstündeki işaret hala yeşil bir ejdarhaydı. (Masonlar: herkesin bildiği gizli bir topluluk. “Hadi gidip beraber oturabileceğimiz bir meyhane alalım ve tüm sırlarımızı orada konuşalım ve kimse de bunu bilmesin!” – “Mükemmel! Ona ne isim verelim?” – “Masonların Cephanesi’ne ne dersiniz?”)

Efsaneye göre Paul Revere’nin yolculuğu burada planlandı, ama pek mümkün olmayan bir söylem. Çünkü 1774 yılıyla beraber Revere İngilizlerin onun toplantılarını dinlediği konusunda uyarıldı, bu nedenle de Revere de artık o Süper Gizli Planlarını herkese açık ve onların herkesin duyabileceği bir yerde yapmayı bıraktı.

Birileri Masonlara söylesin bunu. Onları nerede bulabileceğini biliyorsun.

 

DİĞER

 

BARUT CEPHANELİĞİ

Bu yapılar barut saklamaz için kullanulırdı, ki bu da koloniler Amerika’sında bir gereklilikti ve etrafta bulunması oldukça tehlikleliydi. Bu kapınızın önünde bulunmasını isteyeceğiniz bir şey değildir. Dökülen barut, hasarlı variller, yapıların yanlış havalandırılması… bunlardan her hangi biri risklidir ve rastgele kıvılcımlar havadaki ya da yerdeki barutu tutuşturabilir.

Cephaneliklerde çalışan insanlar ceplerine kaçmış olabilecek parçacılar hakkında uyarılır ya da bu muhtemel riskten korunmak için cepsiz kıyafetler yaparlardı. Ayakkabıları çivisiz yapılmalıydı ya da kıvılcımları önlemek için ‘cephanelik terlikleri’ kullanırlardı. Cephaneliklerde kullanılan tüm aletler odun ya da bakırdan yapılırdı.

Barut cephanelikleri genellikle yalıtılmış alanlara kurulurdu (tıpkı Bostun Meydanı’nda olduğu gibi). Tabiki, eğer el altında baruta ihtiyaç duyan bir kalede iseniz, yapılarda olası bir yangında ateşin dışarı yayılmasındansa üzerine yıkılıp onu boğacak şekilde tasarlanırdı.

Muhtemelen bunu söylemeye lüzum yoktur yinede söyleyeyim, bu tür alanlarda sigara içmekte izin verilmeyen bir durumdur.

 

CEPTEKİ SEMTLER

Amerikan Devrimi’ni tetikleyen durumlardan biri de kolonilerin bir temsilcisin, yani İngiliz Parlamentosu’nda sözünün bulunmamasıydı.

Hepsini geçtim, Birleşik Krallık’ta kimsenin yaşamadığı yerlerin BİLE Parlamento’da temsilcisi vardı. Bu da arazi sahiplerinin, hükümette istedikleri görevlere istedikleri kişileri getirebileceği anlamına geliyordu. Bu bölgeler genelde “Cepteki Semtler” (zira arazi sahibinin cebindeydiler) ya da “Çürük Semtler” (hadi bakalım tahmin edin niye) olarak biliniyordu.

Bu durumun en büyük örneklerinden biri, hiç seçmeni bulunmayan fakat Parlamento’da iki koltuğu olan Old Sarum’du. Tek örneği bu da değil. Cepteki semtlerin sayısı o kadar fazlaydı ki 1761 yılı tahminlerine göre 558 parlamenter semtten 250’si bu duruma tabiydi ve problem on dokuzuncu yüzyıla kadar adam akıllı çözülememişti.

Yani Kolonililer, İngiliz Hükümeti’nin adam olmayacağını söylerken bir bildikleri vardı.

 

INDEPENDENCE HALL

Bu yapı 1930’lar ve 1950’ler arasında Pennsylvania Eyalet Binası olarak yapıldı. Mimarisi George dönemine aittir ki dönem itibariyle bu oldukça popüler idi, bu da aslında İngiliz evlerinin birbirinin aynı bir görüntüde olmasını sağladı o günlerde – ‘George dönemi’ tabiki Kral George’dan dolayı ortaya çıkmıştır.

Bazı çok önemli Amerikan Devrim belgeleri bu binadan çıkmıştır. Bağımsızlık Bildirgesi burada önce görüşülüğ sonra da imzalanmıştır. Amerikan Anayasası da burada taslak halini almıştır. Eğere bu da yeterli gelmezse, Kuledeki Özgürlük Çanı insanları toplantılara çağırmıştır. (Tamir edilemeyecek kadar kötü çatlamadan önce tabiki ve gerçekten Özgür Çanı olarak bilindiği zamanlardan önce ayrıca, ama bunları karıştırıp güzel bir hikaye çıkmasını engellemeyelim biz).

1820’lerde bina İndependence Hall(Bağımsızlık binası) olarak bilinmeye başladı – sonuç olarak Marquis de Lafayette Birleşik devletlere bir geri dönüş yolculuğuna çıktı. Lafayette devrimin 50.yıl dönümü kutlamaları sırasında ziyarette bulundu – ve yeni nesile neler olduğunu ve nerede olduğunu hatırlattı. İşe yaradı – yeni bir duygu dolu tarih oluşturdu ve ‘Bağımsızlık’, ‘Özgürlük’, ‘Hürriyet’ ve ‘Washington’ gibi bazı kelimelerin tarihe yapışmasını sağladı.

 

KRALİYET TİYATROSU

Belki burayı “Covent Bahçesi” (önceki adı) yada “Kraliyet Opera Evi” (daha sonraki adı) olarak duşmuş olabilirsin. Herneyse burası orijinal Kraliyet Tiyatrosu- 1732’de açılani 1808’de yangın sonucu yok olan. Daha sonra yenilendi – ardından tekrar yangın sonucu 1857’de tahrip oldu – ve ardından 1990larda tamamen yenilendi. Bu sefer duman algılayıcıları koydular.

Orijinal tiyatroda bir çok gösteri vardı, bazıları bale, opera, hatta cambazlık. Handel’in birçok operası ilk burada sahne aldı, taki 1759’daki ölümüne kadar fakat Handel ölümünden önce gizemli bir şekilde opera yazmayı bırakmıştı. Ama bina ilk yüz yılında ana olarak oyunlar için kullanıldı. Neden mi? Buranın Londra’da drama sahnelemek için Kral II. Charles tarafından verilmiş özel hakları vardı. Evet krallar bunu yapabiliyordu. Ama neden yaptıklarını bilmiyorum.

 

MATBAA

Baskıcılı aslen Amerikaya dini yazıtların baskısını yapmak amacı ile getirilmiştir, ancak Devrim Savaşı zamanında aynı zamanda gazeteler,broşürler ve ilanlar basmak içinde kullanılmıştır. Bunu koloninin interneti olarakta düşünebilirsiniz, adsl çıkmadan önceki yıllardaki hızıyla tabiki. Sözlü bilgilere nazaran, gazete makaleleri olaylara ilgili haberleri koloniden koloniye hızlıca ve bilgi kaybı olmaksızın yayabilirdi.

Ancak bu tarafsız olmadığı anlamına gelmiyordu – hatta tarafsızlıktan uzaktı. Presler daha cok propaganda basmak için kullanılıyordu. Her gazete kendi taraflı bakış açısına sahipti. Çok şükür günümüz basını böyle taraflı değil, değil di mi? Her neyse, Boston Katliam’ını oluşturanların bir kısmı Paul Revere’in gravür yeniden baskısında göründü – bu da gösterdi ki organize olmuş İngiliz askerleri masum kalabalıkları hiç beklemedikleri yerlerinden ağır ateş altına almıştı. Bu kan dondurucu manzara çileden çıkmış insanları İngiliz’lere karşı nefretle doldurdu. Bu tamamen uydurmaydı tabiki, ama ne önemi var ki? Oradaki halk manipüle edilmişti.

Aslında bu yerleri kendi propagandanı bastırmak için kullanabilirdin diye düşünüyorum. Askerler fazla düşmanca davranmaya başlarsa, senin Halkın Kahramanı olduğunu ufacık hatırlatmak fayda sağlayabilir.

 

PAZARLAR

Kolonilerde bir çok açık pazar vardır, bu da demek oluyor ki kendine kolaylıkla malzeme sağlayabilirsin. Tabiki dövizler karman çorman olduğundan mallar karşılığında ödeme yapmak ayrı bir mesele oldu ki sorma. İnsalar ödemeyi İngiliz,İspanyol,Fransız ve Portekiz parasıyla, vampumlarla, New Jersey ve New York tahvilleriyle, sihirli fasulyelerle, çamaşır makinesi jetonlarıyla yapıyordu… bu liste böyle uzar gider. Senin için tüm bu şeyleri basitleştirdik Animus’ta. (Teşekküre gerek yok bu arada)

Bazı dükkanlar çeşitli mallar satarken – mesela Faneuil Hall — diğerleri daha mallarını daha özele indirgediler. New York’taki Coenties Slip çoğunlukla balık pazarıdır, (gerçi çoğu pazar herşeyden biraz satar), zenci köleler için pazardaysan gitmen gereken yer Beak Slip’dir.

Evet,kölelikte serbest bu arada, tabi New York’ta daha yaygın Boston’a göre, ki o da kuzeydeki en büyük köle nüfusuna sahiptir. Eğer satılık Avrupalı hizmetçiler ya da – Yeni Dünya’ya yolculuğunu ödemek için belirli bir kaç yıllığına satılan – daha iyi köleler görürsen şaşırma.

 

TİCARET MERKEZLERİ

Ticaret merkezleri esasen Kuzey Amerikan yabanında kurulmuş yaygın dükkanlardı. Müşteriler, -genel olarak kaşifler ve yerel halkın mensupları- silahlar, baltalar ve kap kacak gibi işe yarar malzemeler için takas yaparlardı. Ödeme genelde tekrar Avrupa’ya gönderilen kürkler ile yapılıyordu. Kürk ticareti o sıra çok karlıydı ve ayrıca daha fazla ve iyi kalitede postlar bulabilmeyi umut eden kaşiflerin sürekli olarak yabana taşınma nedenlerinden biriydi. Davy Crockett’in yalnızca bir şaphasının olmasının bir sebebi vardı.

Ticaret merkezlerinin çoğu özel mülktü ancak siyasi gündem üzerinde de büyük etkileri vardı. Mesela, Devrimci Savaş sona erdikten sonra, İngiliz hükümeti Birleşik Devletler ile anlaşma imzalamamaları için yerli halkı ticaret merkezleri ile teşvik etti.

Birleşik Devletler hükümeti 1796’da “Fabrika” sistemi diye adlandırdıkları bir şey kurarak kürk ticaretini kolonilerin elinden aldı. Amaç, özel tacirlerin yerel halktan yararlanmasını durdurarak fiyatları düzenlemekti. Ancak ne yazık ki yeni sistemde yerel halkın liderleri ticaret merkezlerine erişebilmek için büyük miktarda toprak satmaya zorlanıyordu. Özel tacirler, hükümet tacirlerine dönüştü. Neyse ki bu tarih boyu bir daha yaşanmadı. Bu sebeple işe yaramayan fabrika sistemi 1822’de kaldırıldı.

 

DONANMA

 

ATLANTİK OKYANUSU

Elbette şimdilerde Atlantik’i geçmek bir uçak yolculuğu kadar kolay, ancak bu koloniler zamanında çok daha zordu – aslında verilen azıcık yiyecek, kısıtlı şartlar ve saatler boyunca şişman bir adamın yanında oturuyor olmanın aşağı yukarı aynı zorlukta olduğunu düşünüyorum.

Avrupalı yolcular için bu en iyi ihtimalle altı hafta süren bir yolculuktu – gecikmelere bağlı olarak aylar sürebiliyordu. Tehlikeler, aşırı fırtına, rüzgârsızlıktan dolayı yol alamama, deniz tutması, yiyeceğin tükenmesi ve yapacak hiçbir şey olmadığı için sıkıntıdan ölmek gibi şeylerdi.

Köle olarak alınan Afrikalılar için Atlantik yolculuğu çok daha kötüydü – yolculuk genelde “orta geçit”ten Karayip’e oluyordu. Yolculuk uzundu, köleler güvertenin altında ayaklarında prangalarla tutuluyor ve temiz hava almalarına çok nadir izin veriliyordu. Günde yalnıca bir öğün yemek veriliyordu – erzak azalırsa çok daha az. Hastalıklar yaygındı ve ölüm oranı çok yüksekti.

Bir daha asla havaalanı güvenlikleri tarafından uygunsuz bir şekilde dokunulduğum zaman şikâyet etmeyeceğim. Adil olmak adına, şimdilerde iyi arkadaşlar olduk ve Juan daha nazik davranıyordu.

 

CHESAPEAKE BAY

Chesapeake Koyu Virginia ve Maryland sahili boyunca yayılır. Birleşik Devletler’deki en büyük koylardan biridir – 300 kilometreden uzun ve en az 40 kilometre genişliğinde – ve Kuzey Amerika’daki ilk İngiliz kalıcı yerleşkesinin bulunduğu yerdir – Jamestown, 1607’te kurulmuştur.

Her gün saat 16:07 bir bardak çayımı yudumlarken bunu düşünürüm.

Aynı zamanda Devrim Savaşı’nın en önemli deniz muharrebelerinden biri olan Chesapeake Muharrebesi’nin yapıldığı yerde burasıdır.

 

 

 

 

EDINBURGH KALESİ, JAMAICA

İskoçya’daki ünlü Edinburgh Kalesi ile karıştırılmamalıdır – bu “Edinburgh Kalesi” daha çok taştan bir malikane gibi. Yapının -düşmanları ya da, eğer sahibi sizseniz geçerken uğrayan ziyaretçileri vurmak için elverişli olan- iki silindir şeklinde kulesiyle birlikte kalemsi bir görünümü vardı.

Lewis Hutchinson 1768’de buradaki araziyi satın alan İskoçya’lı bir doktordu. 1770’de, “Deli Usta” ve “Deli Doktor” lakaplarını edindi. Bak bakalım bu iki lakap arasındaki bağlantı ne görebiliyor musun. Ellerinden gelseydi yerlilerden kimse Edinburgh Kalesi’ne gitmezdi. Ancak bölgedeki ana yol malikanenin tam da sağından geçiyor, bu nedenle de çoğu yolcu Hutchinson’ın yolundan yürüyerek geçmek zorunda kalıyordu.

Hutchinson kurbanlarını iki kuleden birinden vurur, değerli eşyalarını ve kölelerini alır ve ceseti bir obruğa atardı. Eğer birisi ondan konaklamak için misafirperverlik beklese, onları içeri alırdı… ve bir daha asla ayrılamazlardı.

Hutchinson 1773’te cinayetten tutuklandı ve akabinde de asıldı. Kimse kalede kaldığı 5 yıl boyunca kaç kişiyi öldürdüğünü bilmiyor, ancak idamından sonra, içerde 43 tane saat bulundu.

Bence, en azından 43 tane…

 

KARAYİP DENİZİ

Karayip Denizi’nin bir yanında Orta ve Güney Amerika sahilleri, diğer yanındaysa Batı Hind Adaları bulunuyor. “Caribbean” ismi Columbus 1492’de onları keşfettiğinde oradaki adalarda yaşayan yerlilerin adı olan “Carib” den geliyor.

Koloniler zamanında, Avrupalılar o dönem çok kazanç sağlayan şeker ve kahve çekirdeği gibi ürünleri adalardan temin ediyorlardı. Belki de adanın ismindeki “çekirdek” kısmı burdan geliyordur. Aslında, Karayip’teki ticaretin bu derece önemli olması Kıta Ordusu’nun bir donanmaya ihtiyaç duymasının en önemli sebeplerinden biriydi – zira oradaki ticareti engelleyerek Devrimci Savaş’ın İngilizler’e daha çok zarar vermesini amaçlıyorlardı.

 

MEŞE ADASI

Meşe Adası Kanada’nın doğu kıyısındaki Mahone Koyu’nda yer alıyor. Ada yerel korsanların efsanelerinde dikkat çekici bir yere sahipti – görünen o ki Kidd’in buraya gömdüğü gizli hazine, istediği gibi gizli kalmadı ki aslında isminden de anlaşılacağı üzere gerçekten de gizliydi.

Hazine avları ilk olarak 1795’te başladı, yerli bir genç yanık halatlarla kaplı bir ağacı ve yakınında olan yerdeki bir girintiyi fark etti, ki bu onun için buraya bir şeyin gömülü olduğunu düşünmesi için yeterliydi. O ve bazı arkadaşları kazmaya başlaıdılar ancak kısa süre sonra altından bu şekilde kalkamayacakları için daha iyi aletlerle geri geldiler. Daha sonraki kazılar 1803, 1861, 1866, 1893, 1909 ve 1931’de yapıldı… Ancak senin de anladığın üzere, hiçbir şey bulunamadı. Altı kişi, bu hazineyi araken öldü.

Yıllar sonra, “Para Çukuru” hakkındaki teoriler iyice canlandı: aslında bu bir obruktan başka bir şey değildi; hazine bir çukurun içine konulmuştu – William Kidd, Mssonlar ya da Tapınakçılar tarafından.

Benim favorimse şu – Francis Bacon çukuru William Shakespear’in eserlerini yazdığını kanıtlayan orjinal metinleri saklamak için kullanmıştı. Bu doğru olmadığı için neredeyse üzüleceğim.

Yoksa doğru mu…?

Hayır. Değil.

 

OCTAVIUS

Aslında bu gemi, bütün tarihçilerin tamamen saçmalık olduğunu söylediği bir hayalet hikâyesinin merkeziydi. Diğer tüm hayalet hikâyelerinin aksine. Ve, işte başlıyoruz.

Efsaneye göre Octavius daha önce Kaptan William Kidd’e serdümenlik yapmış olan Hendric van der Huel tarafından idare ediliyordu. 1761’de gemi İngiltere’den ayrılarak Asya’ya doğru yola çıktı. Kaptan ve mürettebatı Boynuz Burnu yakınlarında tehlikeli bir yolculuk atlattı ve bir yıl sonra tamamen dolu olarak Avrupa’ya geri dönmeye hazırdı.

Kimse van der Huel’un neden Kuzeybatı Geçiti’nden geçerek geri dönmeyi seçtiğini bilmiyor. O sıralar daha Kuzey’de bir deniz rotası bile bulunmamıştı – bu karar intihardan başka bir şey değildi. Geminin seyir halinde kaybolması şaşırtmadı – büyük olasılıkla battı, ya da buza saplandı.

İşte bundan sonra işler ilginçleşmeye başladı. 1770lerde bir gün, balina avı yapan bir geminin mürettebatı, Octavius’u Greenland sahilinden geçerken buldu. Tüm mürettebat donarak ölmüştü -1762 tarihini attığı seyir defterine bir şeyler yazarken donan kaptan da dahil. Demek ki Octavius’un tüm mürettebatı öldü ve ilerleyen yıllarda gemi kendi kendine Kuzeybatı Geçidi’nden geçti.

Evet, kesinlikle hayaletlerin işi olmalı.

 

ÖLÜ SANDIK ADASI

İlk buluşma için uygun bir mekân değil.

Ölü Sandık adası İngiliz Virgin Adalarının bir parçası, tabi Plüton ne kadar gezegense bu da o kadar ada, aslında daha çok büyük bir kaya parçası.

Gelgelelim buranın ilginç bir isme ve de ilginç bir hikâyeye sahip olduğunu inkâr edemem. Efsaneye göre, Edward Teach -karasakal olarak tanınır- adayı ziyaret etti ve mürettebatındaki adamlardan 15 tanesini cezalandırmak için burada bıraktı. Her birinde bir şişe rum ve bir de pala vardı -ve Karasakal geri döndüğünde adamların çoğu ölmüştü. Belki de rum kötüydü.

Robert Louis Stevenson hikâye hakkında bir şarkı yazdı – belki duymuşsundur – “Yo ho ho ve bir şişe rum/ 15 adam Ölü Adam’ın Sandığında”. Tabi Stevenson “Ölü Adam’ın Sandığı” yazdı ancak adanın ismi “Ölü Sandık”dı ve bunu şiirin ritmine uydurmak için yaptı, ama sanırım aradaki bağlantı gayet açık.

 

WOLCOTT KALESİ

Wolcott Kalesi Rhode Island, Newpot’un yakınlardaki şehri korumak için inşa edildi. Kale Newport limanında “Keçi Adası” olarak bilinen bir adaya kuruldu.

Keçi Adası adında bir yerde yaşamak isteyecek hiç kimseyi tanımıyorum.

Tanıdığım bir keçi hariç.

Kale aslen İspanyollar tarafından 1700lerin başında inşa edilmişti. 1730larda ise İngilizler tarafından genişletildi ve ismi George Kalesi olarak değiştirildi (tabi ki Kral II. George’un adı verildi). Kale Rhode Island sakinleri tarafından 1760larda iki kez kuşatıldı ve limandaki İngiliz gemilerine buradan ateş açıldı. Devrimci Savaş sırasında çıkan isyan esnasında isyancılar kaleyi Özgürlük Kalesi olarak adlandırdılar. Kale İngilizler tarafından 1776 Kasım ayında yeniden ele geçirildi ve Özgürlük Kalesi ismi uygun bulunmayarak tekrar George Kalesi olarak değiştirildi.

Kalenin ismi 1784’e kadar bu şekilde kaldı ancak daha sonra işgal kuvvetleri tarafından Washington Kalesi olarak değiştirildi. Daha sonra ise Oliver Wolcott’un ismini alarak Wolcott Kalesi olarak adlandırıldı.

Ne düşündüğünü biliyorum, ve haklısın da: bu kale lisedeki bir müzik grubundan bile fazla isim değiştirdi.

 

NEW YORK

 

BOWLING GREEN

Burası New York’un parkıdır, 1773’te yerel toprak sahipleri tarafından çevrede yaşayan insanların yürüyüş yapıp şehrin gürültüsünden uzak kalabilmeleri için açıldı.

Sessiz bir park demişken, 1770’te yetkililerin Stamp Hareketinin yürürlükten kaldırılışını kutlamak için diktikleri III.Kral George heykelinden başka söz edecek bir yanı yok gerçekten. 1771’de parkın etrafı demir çitler ile çevirildi – muhtemel sebebi de heykeli tahrip etmeye yönelik hoş olmayacak davranışları önlemek olabilir.

1776’da isyancılar parka baskın yaptı,heykeli yıktı ve parçalara ayırdı. Saldırının sebebi mi? Çünkü ilk kez Bağımsızlık Bildirgesinin halka açık okunuşunu duymuşlardı. Daha sonradan çoğu heykel eritilip Kıta ordusu için mermi toplarına dönüştürüldü – Özgürlük Ağacının yıkılıp yakacak oduna dönüştürülmesinin isyancı versiyonu diyebiliriz.

Bowling Green günümüzde hala yerinde durmakta ve bir başka heykele ev sahipliği yapmaktadır: Wall Street’in “Charging Bull”u çitlerin hemen dışında dikilidir. Farklı zamanlar, farklı ikonlar.

 

BRIDEWELL HAPİSHANESİ

1773’TE New Gaol’un mhakum sayısı aşırı artış gösterince şehir yeni bir hapishane yapımı için kolları sıvadı. Bridewell’in yapımına 1773’te başlandı. 1775’te tamamlandı ancak çok fazla kullanılamadan savaş patlak verdi ve İngilizler hapishaneyi Amerikan POW(savaş esiri)larıyla doldurdular.

Hapishane koşulları rezaletti. Hilton Otelini hayal et, daha sonrada ellerinden tüm bütçelerini aldığını. Çok az yemek vardı ki olanların çoğuda berbattı. Pencere yoktu – sadece duvarlar arasında parmaklıklar vardı. Bir mahkum bunu yazana dek geçen 3 kış gördükleri tek ateş sokaktaki fenere aitti. Küresel ısınmadan 250 yıl öncesinden bahsediyorum burada, umarım ne kadar soğuk olduğunu anlayabilmişsindir.

Savaş bittiğinde bina tekrar eskiden olduğu gibi kullanıma döndü – yerel suçlulara ve borçlulara ev sahipliği yaptı. Yeni hükümetin pencereler yapıp yiyecek içecek sağlamaya özen gösterdiğini ummaya çalışıyorum.

Bina 1838’de yıkıldı ve ‘The Tombs(Mezarlar)’ gibi sevimli bir takma adına sahip yeni bir hapisane yapılması için taşları kullanıldı – ki ismi kadar göz alıcı bir yer değildi. Şimdilerde bütün Manhattan kodeslerine bu ad veriliyor.

 

BROAD STREET

Broad St. ile Broadway’i karıştırmamak gerek, ikisi arka arkaya olduğundan ötürü karıştırman çok doğal olurdu. Broad Canal’dan sonra adlandırılan bu sokak şehrin merkezine gitmek için kullanılmıştır.

Kanal, Doğu Nehrinin bir koyuydu ve tarihte geçmek için kano kullanıldığı bilinmektedir. 17.yüzyılın sonlarında nasılsa sular engelli bir hal aldı – ve kullanıma uygun hali bozuldu. Yanısıra kurulmuş olan evler ve yerel satıcılar tarafından çöplük ve kanalizasyon niyetine kullanılan kanalın bu hale gelmesine şaşmamalı. İngilizler New York’u 1674’te geri aldıklarında şehirde bir çok geliştirme yaptılar, bunlardan biride o anda kokuşmuş olan kanalı doldurmak ve üzerine kaldırımdan cadde örmekti. Tüm o İngilizler için daha sonra bana teşekkür edebilirsin.

Şimdilerde Broad Street Finansal Bölge’nin ortalarında bulunmakta ve çoğunlukla bankalar ile New York Mal Alışverişi’nden tanıyabileceğin bir takım manaralar ile kaplı..

 

BROADWAY

Bu cadde New York Şehrinin en eskilerinden biridir, tabi en eskisi değilse, orjinali taa New Amsterdam olduğu günlere dayanır. Wickquasgeck patikası olarak yerli halk tarafından Manhattan adasını geçmek için kullanımıyla başladı. Almanlar tarafından “BreedeWeg(Geniş Yol)” diye adlandırılarak bir caddeye dönüştü – o “BreedeWeg” işte gide gele gide gele “Broad Way” olmuş ne hikmetse.

Modern New York’ta cadde Yeşil Bowling’ten başlar, tüm Manhattan adası boyunca uzanır ve Finans Mahallesi ile Times Meydanı ve Columbia Üniversitesin’de son bulur.

Tabi senin ziyaret ettiğin dönemlerde Broadway şehir meydanında bitiyor orası ayrı. Cadde hakkındaki en ünlü şeyse – Tiyatro Mahallesi – hala el değmemiştir, yani orada kurşunlardan ziyade şovlara denk gelmen olası.

Bazı durumlarda bu daha tercih edilebilir bir şey sanırım.

 

GEORGE KALESİ

Bu kale bir çok isim değişikliğine maruz kaldı. Bu 1625’te Amsterdam Kalesi ile başladı – New Amsterdam’ın orjinal Hollanda yerleşimini koruyarak. O zamandan beri James Kalesi ve William Kalesi olarak bilindi ta ki cinsiyet değiştirip Anne Kalesi olarak adlandırılana kadar ve en son 18.yüzyılda yine cinsiyet değiştirip(bir kırıklık var bu kalede) George Kalesi adını aldı.

Devrim Savaşı ile George kalesi yıkıldı (tahmin etmekle birlikte kesin olmayarak sebebi kaleye verilen son ismin Kral’ın onuruna konmuş olması).

Anne Kalesi olarak kalmalıydı bence. Herkes Anne’i severki.

 

 

HMS JERSEY

İngilizler Devrim Savaşı zamanında bir çok mahkumu esir olarak aldılar ve onlarda konuldukları yerden çabucak kaçtılar. New York’taki hapishaneler (Bridewell gibi) ağzına kadar doluydu ve İngilizler’de şeker evlerini ve yarı-isyancı kiliseleri kullanmaya başladı.

Limanda görevden alınmış savaş gemileride esir tutmak için kullanılmaya başlandı, çoğu kişi tarafından HMS Jersey olarak bilinmektedir. Jersey ‘Cehennem’ takma adına sahipti – kazandı da denebilir – . Sebebini tahmin edip edemeyeceğini merak ediyorum. Aşağı güverte (mahkumların tutulduğu yer) çok kalabalıktı – bin mahkum beraber ışıksız, sağlıksız ya da havasız yaşamaya çalışıyordu.

Her gün düzinelerce mahkumun öldüğü herkesçe bilinir – çiçel hastalığı, sarılık, açlık ve gardiyanların işkenceleri gibi sebeplerle. Yiyecekleri tarif etmekle uğraşmayacağım bile: umm, pekala, bir deneyeyim… “yenilemez” ve “kurtlanmış”. Sanırım gerisini getiremeyeceğim.

İngilizler isyancıların hain ve daha iyisini hak etmeyen kişiler olduğunu düşünüyordu.

O gemilerin güvertesinde en azından 11000 kişi hayatını kaybetti – savaşın bir araya getirdiklerinden daha fazla. İngilizler New York’u terk ettikten sona, Birleşik devletler donanması limanın kenarında çamurlar içinde devasa bir mezarlık buldu. Oradan kalanlar Brooklyn’deki anıtın altına gömüldü, bir zamanlar Putnam Kalesi olarak kullanılan yere.

 

KENT MEYDANI

Bu yapı New York’un Kent Meydanı olarak 1702 de hizmet vermeye başladı. Aynı zamanda New Goal 1759’da açılana dek şehrin hapishanesi olarakta hizmet vermiştir.

New York’un tarihinde Kraliyet yanlılarına kin gütme meyilinin yanı sıra, yapının geçmişindede isyancı-destekçiliğinin kesin bir görüntüsü vardır. 9 koloniden delegeler burada toplanmış ve Stamp Hareketine karşı eylemleri koordine etmişlerdir. Bu da İlgiliz-enstütüsü meclisinden temsilciler İngiliz Parlementosuna karşı olduğu anlamına geliyor – o zamana göre devasa bir adım.

1789’da Anayasa onaylandıktan sonra kongre burada toplanmaya başladı ve yapı “Federal Hall(Federal Bina)” olarak yeniden adlandırıldı. 30 Nisan 1789’da George Washington balkonda yapılan bir törenle başkan olarak göreve başladı. Oops, pardon – spoiler alarmı. Evet, Washington savaşı kazanıyor ve Amerikan Başkanı oluyor. Sonunda peşinden koştuğunu elde ediyor.

Yapı 1788 genişletilsede 1812 de yıkıldı. İsmine rağmen modern dünyada New York’ta ki “Federal Bina Ulusal Anıtı” hiç bir zaman gerçekten Federal Bina olmamıştır.

 

KING’S KOLEJİ

King’s Koleji ilk olarak 1754’te Trinity Okulu’nun ilk katında açıldı, ancak 1760’ta senin orada gördüğün binaya taşındı.

Bu bina 1776’da çıkan yangından kurtuldu, ancak o yıllarda okul olarak kullanılmıyordu. Kraliyet ordusunun emri ile kapatılmış ve hastaneye çevirilmişti. Savaş bitene kadar da tekrar açılmadı, bittiğinde ise “Columbia Koleji” olarak yeniden adlandırıldı. “King” isminin Amerika’lılar tarafından bir başka çöküş hikayesi her zaman olduğu gibi – tabi burger olanı buna dahil değildir ki insanların tek memnun olduğu halide o.

Kolej 19.yüzyılın ortalarında şehrin göbeğine taşınana dek burada kaldı. Binanın köşetaşı yeni bir yere taşındı, ancak geri kalanı yıkıldı ve ucuz bir kar marjı ile yer altı piyasasında satıldı – ki bu da New York kent çarşısı tarihinin büyük bir kısmıdır.

 

OLD ROYAL EXCHANGE

New York’un ilk kapalı çarşısı. 1675’te tek bir dükkan olarak yapımı başlandı, ancak 1752’de senin o gördüğün bina ile yer değiştirdi. Alt katlar çarşı olarak kullanılırken üst katlarda konser,açık buluşmalar ve balolar için odalar bulunduruyordu.

Balolar dans etmek için. Şimdiki gibi 3-5 liselinin sarhoş olup sapıtması için değil tabiki

Binanın Boston’daki Faneuil Hall ile benzemesi bir kaza değil. O dönem çarşılar için kullanılan ortak bir mimari bu. Kişisel evler çok sayıda insan için yeterince alana sahip olmadığından bu binalar çarşı ile birlikte boş alan imkanıda tanıyordu ki yüksek tabakadaki insanlar bu alanlarda şık partilerini düzenleyebilsinler.

Tabiki bu halka açık odalar halkın her kesiminden insanın kullanabilmesi içindi. Özgürlüğün evlatları kalabalıkları buraya toplayıp İkinci Kıtasal Kongrenin delegelerini seçmişlerdir. (Teknik olarak bu New York Meclisinin işiydi ancak herhangi birini göndermeyi reddetmişlerdi.)

Devrim Savaşı bittikten sonra bu bina Yüksek Mahkemenin ilk yapıldığı yer olmuştur. İlk oturum 2 Şubat 1790’da başlamıştır. Uzun süre burada devam etmedi tabi,1791’de Philadelphia’ya taşındı.

 

SMITH BİRA ŞİRKETİ

Hele şükür. Sonunda bira hakkında konuşabiliriz.

Bu bira fabrikası 1752’de Jonas Smith ve oğlu Elias tarafından kuruldu. 1775’te New York’taki en büyük bira fabrikasıydı. Smith sözde bir sağdıktı, ancak bu şehre konuşlandıklarında Washington’un ordusuna bira tedarik etmesini engellemedi, ya da aynı şekilde onlar ayrılınca gelen İngiliz düzenli ordusuna. Görünüşe göre konu bira olunca sadakat iki ordununda umrunda değil. İşte bu iş anlayışıydı Amerikayı yaratan. Amerikan Rüyası!

 

 

 

ST. PAUL’S ŞAPELİ

Bu şapel 1766’da Trinity Kilisesi’nin Broadway’e doğru hafifçe aşağıya bir ek olarak açıldı. Trinity Kilisesi’nin aksine, St. Paul’s çıkan Büyük Yangından yerel itfiyeler tarafından kurtarıldı. Orjinal yapı bu gün Manhattan’daki en eski kiliselerden biri olarak ayaktadır.

Devrin sırasında, St. Paul’s Kraliyet Yanlıları taraftarı olarak biliniyordu. Piskoposluğa ait, yani Anglikanın alt kolu ki bu da hatırlayacağın üzere ‘İngiltere Kilisesi’… muhtemel hangi tarafta olduklarını tahmin edebilirsin. Kilise hizmetleri genellikle Kral ve Asil ailelere dua etmekti ki bu da hayal edebileceğin üzere 1776’da şehri işgal eden devrimciler için pekte popüler değildi.

Savaş bittikten sonra Kilise ile ilgili politikalara geri dönüldü. Bölge papazı ve bir kısım Kraliyet yanlısı cemaat New York’u terk etti ve kilise daha Vatansever-dostu bir hal aldı. George Washington kendi hizmetine açılış gününe katıldı ve New York’ta bulunduğu süre boyuca da buna devam etti ki muhtemeln bu yüzden kilisenin itibarı Vatansever nüfus arasında iyi bir yol katetti.

 

THE NEW GAOL

“New Gaol(Yeni Hapishane)” 1759’da New York’taki ilk hapishane olarak açıldı – suçlular kent meydanının bodrumunda tutulmadan önce – ya da borçlular, tavan arasında tutulmadan, çünkü benim tüm borçlularımı tuttuğum yer orasıdır.

Binanın yapılış amacı suçu kanıtlanmış suçluları tutmaktı ancak artan yoksulluk sebebiyle çevrede kendine çabucak “the Debtors’ Prison(Borçular Hapishanesi)” ismini kazandı. 1773’te kapasitesini aştı, sadece borçlular değil aynı zamanda Fransız ve Kızılderili savaşlarından edinilen tutsaklarında yüzünden. Yeni bir hapishane yapımına başlandı – the Bridewell.

Hem New Gaol hemde Bridewell hapishaneleri İngiliz’lerin New York’u işgali sırasında POW(Savaş Esirleri)’lara ev sahipliği yapmıştır. Böylece yapılan vahşet olabildiğince az gösterilmiştir. Yüzlerce mahkum çok az miktarda yiyecek, kötü hava koşulları ya da yetersiz kıyafetler (ellerindeki kıyafetleri daha fazla yiyecek almak için satıyorlardı) ile mahkumiyet görmüştür. Çiçek hastalığı gibi salgınlar mahkumlar arasında yayılmıştır.

Mahkumlardan sorumlu olan adam Hapishane Müdürü William Cunningham’dı. Mahkumlara karşı yaptığı zalimliklerle bilinen biriydi ve bu sebepten onun varlığında New Goal yeni bir takma ad kazanmıştır – Müdürün Yeri. Annesi bayağı gurur duyuyordur herhalde.

 

TRINITY KİLİSESİ

Trinity Kilisesini yanmadan önce görebilmek için çok geç kalman ne kadar üzücü (yeni kilisenin inşaası 1788’e kadar başlamayacak bu arada). Trinity’ler New York’te bir nebze kurumsallaşmıştır, özellikle 18.yüzyılın sonlarına doğru. Kilise bünyasında hem Trinity Okulunu hem de Kral’ın Kolejini bulundurur ki bu de ilerleyen zamanlarda Columbia Üniversitesine dönüşecektir. St. Paun’un şapelide kilisenin bir başka güzelliğidir. (New York’lu Kraliyet Yanlılarının nasıl olduğunu daha iyi gösteren bir şey bulamazsın: aynı Anglikan Kilisesinin biri bloksuz olan iki dalı vardı.)

Kaptan William Kidd (evet,o meşhur korsan kaptanı) gemilerinden bir kaçıyla malzeme yollayıp orjinal kilisenin yapımına yardım etmiştir (senin orda gördüğün yanık halinin yani), ki bu da ondan beklenmeyecek bir iyiliktir. O günlerde bir çok insan, korsanların vicdanı olarak oldukça ileri sosyalistler olduğunu düşünüyordu ki ben bu onların esrarlı havasını dağıtıyormuş gibi hissettiriyor. Bu Cengiz Han’ın güneş panellerini bulması gibi bir şey.

Her neyse, Kidd burada yer bile ayırdı, New York’u terk etmeden önce sürekli orada oturacağını düşünüyordu.

Kilise binası modern New York’un üçüncü Trinity yapısıdır. 1846’da tamamlandığında New York’taki en uzun bina idi. Tabiki Wall Street’in köşesinde, yani bölgedeki gökdelenlerle kıyaslandığında ne kadar uzun olduğunu hayal edebilirsin, asıl etkileyici olanın hangisi olduğu sana kalmış.

 

TRINITY OKULU

Okul 1709’da ‘hayır okulu’ olarak açıldı, bu da okula gitmenin ücretsiz olduğu ve öğrencilerin fakir ailelerden olduğu anlamına geliyordu. (o dönemde,çoğu iyi halli ailelerin çocukları evde eğitim görüyordu). Okul aslen Trinity Kilisesi’nin çan kulesi altında bulunuyordu, ancak senin bulunduğun zamanda çoktan sokağın karşısına taşınmış vaziyette.

İngilizlerin New York’u işgalinden sağlam çıkabilen tek okul bu, muhtemel sebebi ise Kraliyet yanlısı Trinity Kilisesi tarafından yapılmış olması. (Tabiki, Trinity’nin ayrıca finanse ettiği King Koleji kapatılıp askeri hastane haline getirilmiştir, ancak bu üniversitelilerin özgür düşünce ile vatanlarını tanımalarından kaynaklıdır.)

Devrimci savaş sonrası, hükümet ücretsiz ortak eğitim üzerine yoğunlaştı ve şehir sonunda kilise okullarını finanse etmeyi durdurdu ve laik okulları finanse etmeyi tercih etti. Trinity Okulu’da özel hazırlık okuluna dönüştü ki halen de öyledir. Prestijli, pahalı ve de yılda yalnızca 300 öğrenci kabul eden bir kurum. Bu uzun bir zaman… koloniler için. Tabiki Eton 1440 yılında İngiltere’de kurulmuştu – bu Ezio’nun doğumundan 20 yıl öncesi ve 50 yıl sonra Kolomb Amerikayı keşfetti bu da Eton Kolejinden olanların yüzyıllardır gurur duymaktan keyif aldığı bir hadise.

 

WALL STREET

17.yüzyılda New Amsterdam şehrinin kenarı olarak işaretlenmiştir ve şehrin 3 metrelik çitinden gelir. Duvarın kendisi 1699’da İngilizler tarafından yıkılmıştır ancak adı “Wall Street” olarak kalmıştır.

18.yüzyılın sonlarına doğru finansal merkez halini almaya çoktan başlamıştı – tüccarlar Wall Street’in köşesindeki Tüccar Kahve Evin’de buluşuyordu ve hemen dışardaki çınarın altını ticaret senetleri kaplıyordu. (Bu çınar ağacı New York Malzeme alış verişinde Çınar Anlaşmasının merkezi olmuştur.)

Cadde yalnızca 8 blok uzunluğundadır – 1700’lerde de bu gün olduğu kadar uzun gördüğün gibi. Eğer aklına takıldıysa ufak bir hatırlatma: gökdelenler yukarı doğru uzundur, yanlara doğru geniş değil. Aksi taktirde gökdelen değil sağı solu delen olarak adlandırılırdı.

 

YABAN

 

BOSTON IŞIĞI

Kuzey Amerika’daki ilk deniz feneriydi bu, geceleri gemilerin Boston limanına girmelerine yardımcı olmak için inşa edildi. Bu da tabii ki onu Boston kuşatması sırasında devrimcilerin ana hedefi yaptı. Fenere saldırdıp yaktılar. İngilizler onu tamir etmeye başladıklarında geri gelip tekrar yaktılar.

İngizler doğal olarak daha iyi bir tane yaptılar – Boston limanını 1776’da terk ettiklerinde arkalarında bıraktıkları bütün deniz fenerlerini havaya uçurdular. O zamanlar bir deniz feneri hayranı olmak için çok kötü bir zamandı. Peki ben onları seviyor muyum? Ya da sevmiyor muyum? Hafif caza hissettiklerimle aynı şeyi hissediyorum.

Yeni bir deniz feneri inşa edildi 1783’te, yani bu inat devam etti, tüm bu yok etme uğraşlarına rağmen.

Aslında hafif cazı daha çok seviyorum.

 

BUCKMAN MEYHANESİ

Lexington savaşı başlamadan önceki gece, yerel ordu Lexingtonda toplandı ve İngiliz kuvvetlerini beklemeye başladı. En sonunda bu meyhaneye geldiler, ki burası tatbikatlardan sonra uğranılan popüler bir mekandı. Askerlere bedava bira verilirdi böylece askerlere destek verilir cesaretlendirlirlerdi, çünkü özgürlük savaşçıları biradan ve biraz cevizden sonra en güçlü hallerinde olurlardı.

Şafak sökmeden hemen önce askerler İngiliz kuvvetleriyle çarpışmak üzere meydanda geri döndü. Kimse ilk silahı kimin sıktığını bilmiyor, ama bazıları “kilisenin sağında köşedeki evden geldi” yani Buckman meyhanesinden geldi diyorlar. Klasik bar kavgası.

 

 

CONCORD

Düzenli ordunun Boston istikametinde Lexington ve Concord Muharrebelerini yaptığı güzergahtır. Kasabanın içinde İngilizler top, un, yemeklik tuz ve top mermileri buldular. Topu kullanılmaz hale getirip geri kalanını bölgedeki değirmenin göletine attılar – iyi bir fikir değildi çünkü daha sonra yerel direniş bir çoğunu hasar görmemiş bir şekilde geri aldı.

Bir başka olayda düzenli ordunun yanlışlıkla yerel toplantı evini ateşe vermesi – (olur böyle şeyler) – ve söndürmek için kova kuyruğuna girmeleridir. Her nasılsa yerel milisler dumanı görüp Düzenli ordunun tüm kasabayı ateşe verdiğini zannetmiştir. Milisler yürüyüşe geçip Düzenli ordu ile şehrin hemen dışında Kuzey Küprüsünde çatışma çıkmasına sebep olmuştur. Komik içindeki komik bir çabadır bu da trajikomik bir şekilde.

Kuzey Köprüsü’ndeki çatışma “Concord Marşı” ile ölümsüzleştirilmiştir – Ralph Waldo Emerson’un popüler bir şiiri ele alınarak. Emerson 1830’larda Concord’da yaşamış ve muhtemelen şiiride biraz önyargı ile yazmıştır. Köprüdeki çatışmayı şu şekilde ifade eder “Top atışı her yerden duyuldu, sandılarki tüm dünya vuruldu” – biraz mübala var tabi, bir kaç saat önce Lexington’da savaşı başladan top atışlarını duymamıştı herhalde. Belkide öğlen uykusundaydı. Şairler nasıl olur bilirsin.

 

DAVENPORT ÇİFTLİĞİ

Bu hoş bina topluluğu Kolonilerdeki Suikastçi Topluluğunun orijinal merkeziydi. Yedi Sene savaşında Tapınakçılar hamle yaptılar ve Suikastçi avı sırasında burayı yok ettiler. Bu av aynı cadı avları gibiydi.

Achilles bu saldırıdan kurtuldu ve bu bölgede malikaneyi ayakta tutmaya devam etti. Connor geldiğinde burası tekrar doğdu hatta eski şahşasını geride bıraktı. Ardından 19. yüzyıl başlarında bir anda ortadan kayboldu. Aniden ortadan kaybolan bir malikane hem heyecan verici hemde ilginçti, ama büyük olasılık iyi bir yatırım değildi.

 

 

 

 

ESKİ ÇAN KULESİ

Aslında Lexington’ın buluşma salonunda çan için kule yoktu, yani ayrı bir çan kulesi insanlara kilise işlerini, cenazeleri, yangınları ve tabiki kasabaya ilerleyen silahlı ingiliz askerlerini haber vermek için yapıldı.

Çan kulesi aslında kasabaya yakın bir tepedeydi, ama 1768’de buraya taşındı. Büyük olasılık kimse büyük bir tepeyi sadece bir çanı çalmak için tırmanmak istemedi. Biraz daha kolay olsaymış sorun olmazmış.

 

 

 

 

 

FORT DUQUESNE

Bu kale Allengheny ve Monongahela nehirlerinin kesiştiği yerde – esasen Ohio Nehrinin başlangıç noktasında bulunmaktadır. 1754’te Fransız ve İngiliz hükümetleri bu alanı kimin kontrol edeceği hakkında çatışmaya başlamıştır. Virginia göçmenleri bir kale inşaa etmeye başlamıştı, Fransız ve Kanadalı güçler onların peşine düştü ki bu biraz gariptir çünkü Kanadalılar genellikle kibarlardır. Herneyse, kalenin yapımını bitirdiler ve ismini Yeni Fransa’da vali değişiminden sonra the Marquis Duquesne koydular ki bu da harika bir düşünceydi.

Bu sebepten İngiliz koloni hükümeti kaleyi geri almak için George Washington’u (Zorunlu Kale Muharrebesi) ve sonrasında Edward Braddock’u (Braddock Seferi) gönderdi. İki girişimde sefil bir halde bozguna uğradı, her biri kaleye yaklaşamadan yenildi.

Fort Duquesne 1758’e kadar Fransız kontrolünde kaldı, ta ki Fransız birlikleri terkedip ateşe verene kadar. İngilizler buraya yerleşip kaleyi yeniden yaptı ve ismini ‘Fort Pitt(Pitt Kalesi)’ koydu – günümüzdeki Pittsburgh bölgesi, ki bu beni hep hiç zahmet etmeselermiş diye düşündürür.

 

ISAAC POTTS EVİ

Bu ev 1777 kışında George Washington’ın karargahıydı. Evin sahibi Isaac Potts’du. Popüler gürcü tarzında basit bir köy eviydi.

Kongre başkanının yazdığına göre Washington “ kendi başına bir kulübede yaşıyor, bu sadece şimdilik kullanılan bir kabin tıpkı zavallı Boor’un yaşadığı gibi”, which is exaggeration bordering on slander. Washington ilk hafta Forge Valisinde bir çadırda yaşadı, ama daha sonra arkadaşlarıyla Potts evine taşındı. Geri kalan askerler vadinin civarındaki geçiçi kütükten yapılma kulübelere yerleştirildi.

Her neyse bu evler zenginlik içinde değildi – odaları küçüktü, vethe rooms are small, ve askeri buluşmalar için sıkışık bir bölgesi vardı – ve her evde yirmi beş kişi yedi,içti,uyudu ve çalıştı. 18. yüzyıldaki rezidanslara benziyor olmalı. Söylentilere göre Washington’ın büyük başarılarından biride beer pong adlı içki oyununu keşfetmesi.

Her neyse, bu ev Washington’ın kendini bir lider olarak insanlara tanıtmak fakat kendini onlardan üstün bir şekilde göstermemek için yaptığı çalışmalar sırasın gizliliğini yitirdi.

 

JOHNSON SALONU

Sir William Johnson 1763’de Johnson Salonu’nu inşa etti. Evet, “kendisi” inşa etti. Küçük bir yardımdan fazlasını aldı. İşçi olarak çalıştırdığı 60 tane kölesi vardı ve bu onu kuzeyin en fazla kölesi olan kişiydi. Burası bir evden çok bir çiftlik gibi çünkü burada kereste fabrikası ve buğday değirmenide var, ve kiralık işçiler burada çalıştırılıyorlar.

Dışı tahtadan fakat taştanmış gibi gözükmesi için boyanmış, böylece gösterişli bir görüntü sağlanmak istenmiş, ama iki tarafta gördüğünüz blok evler taştan yapılma çünkü amaçları savunma sağlamaj. Ev yapıldıktan sonra, Fransızlar ve Kızılderililer arasındaki savaş yeni bitmişti, yani ev saldırılara karşı hazırlıklıydı yada William Johnson’ın iş anlaşmalarından dolayı olan düşmanları iyi kuşanmıştı.

 

KANIÈN:KEH BÖLGESİ

Son zamanlarda “Mohawk Vadisi” olarak bilinen bu vadi, Catskill ve Adirondack dağlarının arasından akan Mohawk Nehri’ni takip ediyor. Kanien’kehà:ka bölgesinin bir parçası – zaman zaman ismi yüzünden, İngilizce’de Mohawk olarak bilinir.

Ayrıca vadi Atlantik Okyanusu ve Büyük Göller arasındaki tek doğal yoldur ki bu da bu yolun sahilden yabana inip oradan da Canada’ya geçmek için en kolay yol olduğu anlamına gelir. Bundan dolayı Fransız-Kızılderili ve Devrimci savaşları sırasında vadi inanılmaz derece önemli bir stratejik nokta haline geldi.

“Önemli stratejik nokta” derken, vadinin bölge olarak kabul edilmediğini ve sıkça baskına uğradığını kastediyorum. Vadideki yerleşim alanlarının çoğu Devrimci Savaşı esnasında baskına uğradı ve aslında tarım arazilerindeki hasar o kadar çoktu ki yiyeceklerin güneyden bölgeye sevk edilmesi gerekti. Bölgede Devrim “Yanık Vadiler” olarak biliniyor- ki bu her şeyi açıklıyor.

 

KUZEY KÖPRÜSÜ

Burası devrim savaşının ilk çatışmasının yaşandığı yer. Concord’daki savaş sırasında yaklaşık 90 İngiliz askeri bu köprüyü yakınlardaki bir tepede konuşlanan birkaç yüz asi askerine karşı savundu. İngilizler organize olamayan çiftçiler tarafından bir direniş bekliyorlardı, yani asiler “askeri düzen” içinde ilerleyince İngilizler panikledi. Kızgın çiftçiler çoğu zaman korkutucuydu. Subaylar çelişkili emirler verdi, İngiliz formasyonu bozuldu ve askerler kaçıştı.

Asıl köprü 1788 yılında yıkıldı ve yakınına yeni bir köprü yapıldı. Tabiki bir kaç kez onarıldı bu köprü çünkü İngilizlerin kuyruklarını kıstırıp kaçmaları tarihi canlandırmalar için güzel bir malzemeydi ki Amerikalılar tarihi tekrar canlandırmaları çok severler ama aynısı Atlantik’in bizim tarafı için söylenemez. Şaşırtıcı ve ilginç.

 

LEXINGTON

Lexington küçük bir çiftçilik topluluğudur ve Amerikan Devrimi’ni başlatan ilk savaşın yapıldığı yerdir. Hayır, Dramatikleşmeye başlamıyorum – ilk savaş Lexington yeşilliğinde gerçekleşmiştir.

19 Nisan 1775 sabahında, İngiliz Düzenli Ordusu Lexington’u geçip gizli isyancı silah zulalarını bulmak için Corcord’a yürüyordu.

Lexington milisleri John Parker liderliğinde köyün yeşilliğinde dizildi -muhtemelen direniş için düzenlenmiş bir gösteri niteliğinde çünkü gerçek bir savaş bekliyorlardı. Milisler aşırı derece sayı azınlığındaydı – 70 milise karşılık 700 İngiliz askeri. John Pitcairn isyancılara dağılmalarını emretti ve belkide gerçekten dağılacaklardı… ta ki birisi ateş edene kadar. Sonrasında herkes ateş etmeye başladı – kaçmakta olanlarda buna dahil.

Bir kaç milis öldürüldü, kalanlar geri çekildi. İngiliz’ler Concord’a karşı yürüdü – gerçi Boston yakınlarında tekrar milisler tarafından taciz edildiler.

Lexington’da “Amerika için ne görkemli bir sabah” cümlesi bir özlü söz haline gelmiştir – muhtemelen öyle görünmediği için. “1775’ten beri hep ateş eder ve kaçarız!” cümlesi olaya daha bir uygun gibi. Her kasabanın övgü dolu sözleri olan çıkartmalara ihtiyacı vardır.

 

Fazlasını Oku

AC3 Veritabanı / Olaylar

BOSTON

 

BOSTON ÇAY PARTİSİ

Bu Amerikan Devrimi’ne yol açan kilit olaylardandı. (Yerli kıyafeti giyen) Prostesocular Boston limanına demirlemiş olan 3 gemiye çıktılar ve geminin yükü olan tüm çayı İngilizlerin koyduğu vergileri prostesto etmek için denize döktüler. Limana o kadar çayı dökmek yapılmış en büyük miktarda çay demleme rekorunu kırmıştır herhalde. Tüm İngilizleri küplere bindirmesi garanti bir şey varsa, o da kaliteli çayın israfıdır.

Sanırım yeterince basit anlattım olanları, ama devamı biraz daha karışık. East India Şirketi o çayları kolonilere ucuz fiyatlardan satıp düşüşte olan karını biraz canlandırmak istiyordu. Ancak, çayların vergileri gemi Boston Limanı’na demirleyip malı indirmeye başladığında İngilizlere ödenmeliydi. İngiliz Parlementosu’nda üyeleri olmadığından Kolonicilerin İngilizlere vergi ödemek konusundan uzun zamandır süregelen bir isteksizliği vardı. Üzerinden vergi alınmaya devam edilmesine rağmen ucuz çay sunulması, Kolonicilere parlementonun kendi üzerlerindeki etkilerini kabul ettirmek için yapılmış bir hile gibi geldi.

Protestocular New York ve Philadelphia’ya çay taşıyan gemilere yöneldiler ve eğer bu Boston’da olsaydı, problem çözülmüş olurdu. Maalesef, Boston valisi limana girdiklerinde çay gemilerinin bir an önce limandan ayrılmasına izin vermeyecekti. Belki de halkın toplanıp vergiyi eninde sonunda ödeyeceğini düşünmüştü – çünkü herkes pazarlık yapmayı sever – ancak bu asla olmadı. Aslında, protestolar Eski Güney Meydanına gidene kadar git gide büyüdü. Kalabalıktan bir kısım insan orada ayrıldı, çıkmazı bir sona kavuşturup çayı suya döktüler

(Bunları yazarken bile tüylerim diken diken oluyor)

İngilizler ise buna şehri kontrol altına alması için Thomas Gage komutasında birlik göndererek karşılık verdi. Ayrıca Boston Limanı’nı kapattılar, Kolonicileri cezalandırmak için “Zorlayıcı Tedbirler” olarak anılacak pek çok yasa düzenlemesi yaptılar. Haliyle, Koloniciler bundan hoşnut olmadı – ve Devrim’in patlak vermesine yol açtı.

Çay ticareti çok önemli bir iş.

 

BOSTON KATLİAMI

Boston Katliamı İngiliz askerleri ve Boston halkı arasındaki pamuk ipliğine bağlı ilişkilerin kopuşu oldu. Bir grup İngiliz askeri çok yakın mesafeden bir kalabalığa ateş açıp 5 kişiyi öldürdü.

Bu durum İngilizler penceresinden daha masum görünüyor – perukçunun borçları (her türlü borcu) sebebiyle başlayan olay bir süre sonra isyana izdihama dönüştü. Yüzlerce Boston sakini 8 İngiliz Piyadesini saatlerce esir tuttu. Sonlara doğru ise pek çok kişi elinde sopalarla, taşlarla, askerlere saldırmaya hazırlanıyordu.

Yüzbaşı Thomas Preston İngiliz Piyadelerinin komutasındaydı ve durumu kalabalıkla konuşarak atıştırmaya çalıştı. Halk askerlerin silahlarının dolu olup olmadığını sordu – dolu olduğunu itiraf etti, ama ateş emri vermesi çok büyük bir hata olurdu zira halkla konuştuğu için askerlerinin hedefi haline gelirdi.

Askerlerden birine bir taş atıldıktan sonra (ki askerin tüfeğini düşürmesine sebep olacaktı) kalabalığa ateş açıldı – Preston’un ateş açmama emirlerine rağmen, sonraları Preston bunu kanıtlıyor.  (Belki de askerler kalabalıktan gelen bağırışları komutandan gelen bir emir olarak algılamıştır kim bilir.)

Piyadeler göz altına alındı ve kasti adam öldürme suçundan yargılandı – Thomas Preston dâhil altısı beraat etti. Diğer iki kişi kasti adam öldürme suçundan cezalandırıldı, normalde idam edilmeleri gerekirken sadece parmakları kesildi.

Katliam ile ilgili ilginç şeylerden biri de olaydan sonra oldu – şöyle ki, iki taraf da olayı kendi lehine kullanmaya çalıştı. Çoğu insanın bu olayı “Katliam” olarak adlandırması bu Psikolojik savaşı kimin kazandığı hakkında açık bir fikir sahibi olmanı sağlıyordur. Devrimciler bu olayı Kolonilerdeki özgürlükçülere bir saldırı olarak gösteriyordu ve (Paul Revere sayesinde popülerlik kazanan) olaya ait resimler, organize bir İngiliz birliğinin halka ateş ettiğini gösteriyordu – öfkeli kalabalık tarafından köşeye sıkıştırılmış asker topluluğunu değil.

Diğer taraftan, İngilizler olayı “King Sokağı Vakası” olarak adlandırıyordu. Biz krizlerde – en ufak bir olayı iyice abartmakta ısrar eden ülkelerden farklı olarak – doğuştan sakinizdir.

Her neyse, perukçu sonraları ücretlerini düşürdü ve bir daha böyle bir şey olmadı.

İşte buna kellerin zaferi derim.

 

BOSTON KUŞATMASI

Boston Kuşatması, Lexington ve Concord Savaşları’ndan hemen sonra başladı. İngiliz yağmalarını durdurmak için yola çıkan Koloni Milis Kuvvetleri İngiliz Ordusu’nu Boston’a kadar kovaladı… İngiliz kuvvetlerini ve Kraliyet yandaşlarını şehirde kıstırıp dışarıda karargâh kurdular. O zamanlar Boston ana karaya Boston Boynu olarak bilinen ince bir kara parçası ile ana karaya bağlanan bir yarımadaydı. Bu boynun kapatılmasıyla şehre giriş çıkış kesilmiş oldu.

Kuşatma Bunker Tepesi savaşı haricinde büyük bir çatışmaya sahne olmadı ve yaklaşık bir sene sürdü. Ancak – her kuşatma gibi – kuşatma Boston’a pahalıya patladı. Özellikle yakacak kıtlığı baş gösterdi ve pek çok bina yakacak olarak kullanılmak için yıkıldı. Elbette ki, İngilizler isyancıların veya isyancılarla bağlantısı olanların evini yıktı. Sonuç olarak, Özgürlük Ağacı veya Eski Güney Buluşma Evi’nin bankları şöminelere gitti.

Kuşatma, isyancılar Boston’un güneyindeki Dorchester Tepelerine saldırması ve tepelerde tahlimat yapmasının ardından son buldu. Boston valisi savaşmak yerine tahliyeyi tercih etti. 17 Mart’da Kraliyet yanlıları şehirden gemilerle ayrıldılar.

17 Mart 17 günümüzde “Tahliye Günü” olarak adlandırılıyor ve Massachusetts’in bazı bölgelerinde tatil ilan edilmiştir. O günün aynı zamanda Aziz Patrick Günü olması sadece… bir tesadüf. (Antik İskoçça’da “Tahliye” “İçebildiğin kadar içmek ve sızıp kalmak” anlamına geliyor niyeyse, yani asla bilemezsin işin iç yüzünü.)

 

BUNKER HILL SAVAŞI

Bunker Hill Savaşı, Devrimin ilk muharebelerindendi. Teknik olarak, isyancılar kaybettiler, ama bu zaferin İngilizlere faturası da ağır oldu.

Biraz daha açmak gerekirse: isyancı kuvvetlerin, İngiliz kontrolündeki Boston’a taarruza geçebileceği iki istikamet vardı– biri kuzeydeki Charlestown yarımadası, diğeri ise güneydeki Dorchester Tepeleri. İngilizlerin Charleston civarındaki tepeleri kuşatacağı dedikoduları yayılınca isyancılar harekete geçmeye karar verdi.

Dediklerimin amacı bir şeyler anlatmak; küçük bir tiyatro oyunu sergilemek değil elbette.

16 Haziran 1775 gecesi, William Prescott komutasındaki askerler yarımadaya doğru gizlice intikal etmeye başladı, Bunker Hill’i ele geçirdi ve Breed’s Tepesinde tahkimat kurmaya başladı. Bu taktiksel olarak çok acemice bir hamleydi – Breed’s Tepesi düşmanlar için tırmanması daha kolaydı, saldırılara oldukça açıktı ve limandaki İngiliz gemilerini ateşe başlamasına imkân verecek kadar da limana yakındı.  Aslında, başlarda Prescott’un emirleri Bunker Tepesine tahkimat yapmak yönündeydi – niye vazgeçtiği hala muallak. Belki de B’li kelimelerle ilgili bir problemi vardı, Bunker ve Breed’s de olduğu gibi. Belki de Britanyalılarla değil Belçikalılarla savaştığını düşünüyordu.

İsyancı orduları için işin iyi yanı ise İngilizlerin de taktik konusunda neredeyse kendileri kadar acemi olmasıydı. General Howe askerleriyle Moulton Tepesine geldiğinde, hemen saldırmak yerine destek gelmesini bekledi. Bu isyancılara tahkimatlarını kuvvetlendirmek hususunda zaman kazandırdı. Howe nihayet saldırıya geçtiğinde ise yanılgıya düşerek düzensiz bir isyancı ordusu bekledi ve birliklerini böldü. Aslında, İngilizler, kesin galibiyeti aldıkları günden önce, daha fazla destek kuvvet aldıktan ve isyancıların cephaneleri tükendikten sonra, iki defa saldırdı ve geri çekildi.

Bilanço raporlarına göre: Pek çok subay dâhil 228 İngiliz askeri ölmüştü ve 800’den fazla yaralı vardı. İsyancıların cephesinde ise 301 yaralı ve 140 ölü vardı.  Kıtasal Ordu kendilerinden daha eğitimli olan İngiliz Ordusu karşısında durabildiklerini gösterdi – ve bunun hangi tarafı daha çok şaşırttığını söylemek ise oldukça zor. Bugün bile bu gerçek beni hala şaşırtıyor.

 

CEBRİ KANUNLAR

Cebri Kanunlar, – bazen Dayanılmaz Kanunlar da deniyordu – Boston Çay Partisi’ne bir tepki olarak birçok kanunun seri olarak kabul edilmesiydi. Başka şeylerin yanı sıra, bu kanunlar, seçimle iş başına gelmiş Massachusetts Yasama Meclisi’ni, o göreve atanan kişilerle değiştirdi ve Boston Limanı’nı Doğu Hindistan Şirketi çayların parasını geri ödeyene kadar kapattı – ki dürüst olalım, bu hiçbir zaman olmayacak. Bu kanunlar Massachusetts Ekonomisi’ne ve özyönetime en büyük darbeydi.

Kanunlar adını, İngiliz Parlementosu’nun kanunların kısıtlamalarıyla bütün vatandaşlarının, minik cici koloni vatandaşlarına dönüşmesine “zorlayıcı” olmasını ve şiddetli protestolara bir son verilmesini istemesinden alıyordu – aynı olayların kendilerinin de başına gelmesini istemiyorlardı. Maalesef kanunlar tam tersi bir etki yaptı – Britanya Muhalefet Partisi’nin bağımsızlık kavgasını daha kolay bir hale getirdi – Kraliyet Yanlıları’nın, Parlamento’nun bizim çıkarlarımızı koruduğunu savunması da zorlaşmıştı.

Öyle görünüyor ki kimse kabadayıları sevmiyor.

 

ÇAY KANUNU

Çay Kanunu 1773’te yürürlüğe girdi. Bu İngiliz Hükümeti’nin İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ni ilk başta Hindistan’dan kolonilere direkt olarak çay taşımasını desteklemek için yapıldı – bu sayede ilk başta İngiltere’den geçme zorunluluğu kalkacaktı. Bu, çayın baya ucuzlamasını sağladı – hatta koloni sakinlerinin Hollanda’dan kaçak olarak getirdikleri çaydan bile daha ucuzdu (İngiliz vergilerinden kaçmak için kaçakçılık yapıyorlardı).

Sorun da buydu – ucuz fiyatlara rağmen – İngiliz Hükümeti çaydan vergi toplamaya devam ediyordu. Bu şu anlama geliyordu: Çay almak, koloni sakinlerinin “Temsil eden yoksa vergi de yok!” duruşuna ters düşmek demekti.

Yasa, Palemento’nun kolonilerin bilinçsizce bir vergiyi kabul etmesini sağlatıp, diğerlerine de bu vergiyi uygulatmayı istemesinin sinsi teşebbüsü olarak görüldü ( ki büyük ihtimalle de öyleydi). Koloni sakinleri bu tuzağa düşmedi – Boston Çay Partisi’nin kurulmasına yol açan – herhâlde gelmiş geçmiş en kötü çay partisi bu olsa gerek –  Doğu Hindistan çayından kurtulmak için girişimlerde bulundu.

XÇMÖCMXÖMCV. Siz insanlar çok vahşisiniz.

 

ÇİÇEK AŞILAMASI

Çiçek hastalığı 17. ve 18. yüzyılın afetlerinden biriydi. Semptomların listesi baştan sona iç açıcı – bütün derinde yara olmaya meyilli büyük çıbanlar, yüksek ateş ve kusma. (Hastalığın laboratuvarlarda tutulan örnekleri dışında nesli tükendi – modern çağda yaşadığımıza memnun olmak için bir neden daha.)

Amerika’da çiçek hastalığı için aşılama, Cotton Mather adında bir vaiz tarafından bir kölesinden aldığı fikirle 1720 başlarında Boston’da başladı. Metod biraz iğrenç olsa da basitti; hafif hastalık kapmış birilerini buluyorsun sonra yaralarından bir parça alıyorsun ve onu aşı olacak kişinin derisinin altına koyuyorsun (genellikle baş ve işaret parmağı arasındaki bir kesiğe). Bu kişi hastalığın daha az acılı bir formunu kapardı ve sonrasında 10 yıl boyunca buna bağışıklığı olurdu.

İstatistiki konuşursak, aşı işe yaradı, ama dezavantajlarıyla birlikte. Çiçek hastalığının her formu tehlikeliydi ve insanlar sürekli aşı oldukları için ölüyordu. Ayrıca, insanları aşılamada hastalık bulaştırmak önemli olduğundan her zaman bir salgın riski vardı. (Bir tedavinin hastalıktan daha kötü olması.)

1776’da aşılamanın daha az tehlikeli bir formu tanıtıldı. Edward Jenner adında bir İngiliz doktor – tabii ki bir İngiliz’di, ineklerdeki çiçek hastalığının da (ölümcül olmayan) normal çiçek hastalığına bağışıklık geliştirdiğini keşfetti.  Jenner bu keşfi küçük bir çocuğu inek çiçek hastalığı bulaştırarak yaptı ve sonra ona çiçek hastalığı bulaştırmayı denedi (bilim adına. Eminim çocuk bunu bilse çok sevinirdi). Metodlarına bakılırsa, Jenner’in buluşlarının tıbbi kuruluşlarda hoş karşılanmaması sürpriz değil ve inekteki çiçek hastalığına dayanan aşılar 1800 sonrası bir zamana kadar yaygın olarak kullanılmadı.

 

PUL KANUNU

Pul Kanunu İngiliz ve Hint savaşlarında harcanan parayı karşılamak amacıyla Amerikan kolonilerini vergiye bağlayarak alınan paraydı – Amerikan kolonileri de teorik olarak bu durumdan en çok yarar sağlayan taraftı.

Parlemonto Damga Vergisini koymayı seçti çünkü basitti, kolayca uygulanabilirdi ve koloni sakinleri onların topraklarından vergiyi ödemeden mal kaçıramayacaklardı. Tüm kâğıtlar – gazetelerden tut da yasal dokümanlara, avukat lisanslarına kadar – kullanılabilmek için hükümetin damgasına sahip olmalıydı.

Bununla beraber Parlemento’da kolonileri temsil edecek koloni parlementerleri olmadığı için koloni sakinleri, İngilizlerin onları vergiye bağlama haklarının olmadığını düşünemedi (bu andan itibaren huysuz Devrimcilerin sloganları “Temsil eden yoksa vergi de yok” oldu.). İngiltere’nin savaş borçlarından sorumlu olmalarının – çünkü koloni sakinlerinin oluşturduğu milis güçlerin savaşta büyük bir rolü vardı – ve Fransız ve Hint savaşlarının kazanılmasının ima edilmesine gücenmişlerdi. Büyük halk protestoları kendilerine “Özgürlüğün Çocukları” diyen bir grup tarafından örgütleniyor. Esnaflar İngiliz mallarını boykot etmeye başladılar. Belki de en önemlisi, vergilerin toplanması için görevlendirilen insanlar tehdit edilmiş ve korkutulmaya boyun eğmiş insanlardı. Massachusetts Damga Dağıtıcısı Özgürlüğün Çocuklarıyla Boston boyunca alay halinde yürüdü ve Özgürlük Ağacı’nın altında boyun eğmeye zorlandı.

İngiltere 1766 Mart’ında Damga Yasası’nı yürürlükten kaldırdı ve o zamana kadar halktan hiç damga vergisi toplanmadı. Ama bu koloniler için tam anlamıyla bir zafer değildi. Parlemento Bildiri Yasası adında bir şeyi yürürlüğe soktu – açıkça belirtiyordu ki, İngiltere’nin koloni sakinlerini vergiye bağlamaya mutlak bir hakkı vardı ve onların bunu engellemek için yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.

Kendi ülkelerini kurmaktan başka.

 

DİĞER

BAĞIMSIZLIK BİLDİRGESİ

Bunu duymuş da olabilirsin duymamış da. İşta bu doküman, 4 Temmuz 1776’da İngiltere Kongresi’nin kabul etmek için oyladığı ve 13 koloninin bağımsızlığını beyan ettiği doküman – günümüzde Amerika’da 4 Temmuz Bağımsızlık günü olarak kutlanıyor. Yaygın inanışa rağmen, doküman aslında 4 Temmuz’da imzalanmadı -. Beyanneme’nin sureti Ağustos’un başında çıkartılabildi ve o zamana kadar ilk imzalar Beyanname’ye eklenmedi – diğer imzalar delegelerin Philadelphia’ya varmasının ardından eklendi. Bazılarına göre son imza 1777’ye kadar eklenmedi.

Beyanname’de “Tüm insanlar eşit yaratılmıştır.” diye ifade edilse de insanlar “Yaşam, özgürlük ve mutluluğu kovalamak” ilkesini hak olarak kazandıklarından beri bu ilke bundan sonraki devrimler için ilham noktası haline geldi. Bu devrimlerin en tanınmışı da Fransız İhtilali olsa gerek – Amerikalıların kendi bağımsızlık savaşında Amerika’yı destekleyen birçok hükümete karşı olan devrim. Oops.

 

CHESAPEAKE SAVAŞI

Bu savaşta, Amiral De Grasse idaresindeki Fransız gemileri Chesapake Körfezi’ni ele geçirmeye çalışan İngiliz Donanması’na karşı mücadele etti. Kulağa hoş gelen bir anlatım değil, ama biraz katlan bana – İngilizlerin teslim olması ve savaşın sona ermesi konusunda çok önemli bir nokta. Bundan bahsetmeyi sevmem ama bu sefer bahsedeceğim.

George Washington De Grasse’ye bir seçenek sundu ya New York’a (İngiliz Üssüne) ya da Virginia’ya (İngiliz birliklerinin konuşluğu olduğu yere) saldıracaktı. De Grasse Virginia’yı seçti – deniz manevralar için daha uygundu ve zaten elinde New York’u kuşatmaya yetecek kadar ekipman yoktu.

De Grasse West Indies’de konuşlandı, gizli şekilde – ya da en azından öyle olmasına çalıştı. İngilizler onun savaş gemilerinin ortada olmadığını fark etti. Seni bilmem, ama bir sürü savaş gemisi birden ortadan kaybolsa şüphe duyardım ben. Kafalarda soru işaretleri oluştu haliyle. Nereye gittiklerini tahmin etmek haliyle zor olmadı.

İngiliz Donanması Chesapeake Körfezi’ne De Grasse’yi durdurması için gemi gönderdi. Kestirmeden gittiler; halbuki De Grasse uzun yoldan yavaşça – ana rotalardan uzak durarak ve göze görükmeden – gidiyordu. Bu yüzden İngilizler Chesapeake’e vardığında tamamen… boş buldular körfezi. Donanmanın kalanına katılmak için Chesapeake Körfezi’ni Agustos sonunda gelecek olan De Grasse için boş bırakıp New York’a doğru yelken açtılar. Zekiceydi. Ve uzun yoldan ilerleyerek, De Grasse bir nevi kara geçmişti.

İngiliz donanması bir haftadan kısa zamanda dönmüştü ama o zaman olan olmuştu bile. Körfezi tutan Fransız kuvvetlerinin karşısında çok az sayıda kalmışlardı. Burada kullanılması gereken teknik terim bence “Uupps”. (Bir tane daha var aslında, ama ‘S’ ile başlıyor, o yüzden söylemeyeyim.)

De Grasse’nin donanması İngilizleri açık sularda karşıladı. Gün batımından sadece iki saat önce savaştılar. Silahlarını ateşledikleri tek zaman bu zamandı. De Grasse İngilizleri limanın uzağına, güneye doğru çekti, ve bu sayede Rhode adasından gelen Fransız destek kuvvetlerine zaman kazandırdı ve körfezin yeniden alınmasını sağladı.

Kendilerini çok azınlıkta kalmış ve köşeye sıkışmış bulan İngilizler Virginia’da destek sağlayacakları askerleri bırakıp New York’a çekilmek zorunda kaldı.

Teknik olarak savaşın bir galibi yoktu. Benim görüşüme göre. Ancak, büyük zafer Virginia’daki İngiliz askerleri başka yollarının kalmadığını anlayıp teslim olduğunda kazanıldı.

 

DİLENCİ OPERASI

Dilenci Operası 1728’de Londra’da açıldı. Bu ilk yazılan müzikallerden biriydi. Müzikal ileri gelen iki edebi kişiliğin, Alexander Pope ile Jonathan Swift’in arkadaşı olan yazar John Gay tarafından yazıldı.

Opera hem popülerdi hem de tartışmalara açık. Popülerdi, çünkü o zamanlar çok revaçta olan İtalyan Operası’nın güzel bir örneğiydi. Bununla birlikte, karmaşık İtalyan şarkılarını içerse de, Beggar’ın Operası İtalyanca bilmeyen insanların bile mırıldanabileceği, seyircilerin tanıyabileceği halk ezgilerine sahipti.

Konusundan dolayı da tartışmalıydı. Hikaye Newgate hapishanesinde geçiyordu ve tüm ana karakterleri daha çok üst seviyeden insanlara benzeyen mahkumdu. İngiliz soyluluğuna gönderme yapılıyordu ve hükümetin başındaki, geleneksel bir mizah duygusuna sahip olmayan kişiler gizlice eleştiriliyordu. Şahsen orada kim var esprisine gülen bir Kraliçeyle hiç tanışmadım.

Aslında ben hayatımda hiç Kraliçe tanımadım.

Beggar’ın Operası “eğlencenin temel formu” olmasından ve -ana karakterleri suçlulardı- suç oranlarındaki artışlardan dolayı eleştiriliyordu. Eleştirinin sadece filmler ve video oyunları hakkında olmadığınu görmek güzel. Kanlı opera – çocuklarımızı baştan çıkarıyor.

 

PARİS ANTLAŞMASI

Bu, İngiltere ile Amerika arasındaki savaşı bitiren antlaşmaydı. (Bu antlaşmayı Fransızlar ile Hintliler arasındaki savaşı bitiren 1763 Paris Antlaşması ya da Fransızlar ile İsveçliler arasındaki savaşı bitiren 1810 Paris Antlaşması ile karıştırmayın. Paris antlaşmaları sever.) Amerikan ve İngiliz kuvvetleri arasındaki savaş, Cornwallis’in Yorktown’daki teslim oluşunun ardından 1781 yılında neredeyse sona erdi. Bu anlaşma, savaşın bitiminin nasıl olacağını belirledi, Amerika’nın 13 milletini ve 13 eyaletini yeni bir millet olarak kabul etmedi.

Antlaşma aynı zamanda iki tarafta da bulunan savaş mahkumlarının serbest bırakılmasını, LOYALISTLERin ve aynı şekilde Vatanseverlerin el konulmuş konutlarının iade edilmesini, Amerika’nın sınırlarının genişletilmesini sağlıyordu. Gerçek tabiki de daha karmaşıktı – iki taraf da teorik olarak diğerine ait olan mal varlığın iade edilmesini reddetti, bu tıpkı kavgalı bir boşanma ya da ucuz şarkılarla dolu bir CD gibi bir şeydi. Toprakların genişletilmesi teklif edilir edilmez -a slında İspanya’nın bu arazilerin kime ait olduğu hakkında bir fikri vardı – Indigenous insanları orada yaşamaya başladılar.

 

YORKTOWN SAVAŞI

1783’e kadar devam edecek olan küçük çatışmalara rağmen, Yorktown İngilizler ile Kıtasal Ordu arasındaki ana çatışmaydı – Amerikan Devrimi’nin bitmesinde de etkiliydi…

1781 yazında, İngiliz Generali Lord Cornwallis Virginia’daki derin su limanını korumak için emir aldı. O da, Chesapeake Körfezi’ndeki Yorktown’u seçti. Eylül’ün sonunda Cornwallis’in birlikleri şehrin güvenliğinden emin olduktan sonra, New York’tan yeni erzakları getirecek olan gemileri beklemeye başladı. (Cornallis New York’tan gelecek olan erzakları taşıyan gemilerin Eylül’ün başında Fransız donanması tarafından Chesapeake Savaşı’nda bozguna uğratıldığını bilmiyordu. Bunu bilseydi muhtemelen işi biterdi.).

İsyancıların tarafında, George Washington Fransa’nın yardımını elde etmişti ve yeni birliklerini sahaya sürmek için sabırsızlanıyordu. New York’taki İngiliz merkezine bir saldırı yapmayı uygun gördü – ama bunu yapabileceği ekipmanı ve birliği olmadığı için Yorktown’daki Cornwallis’e saldırmaya hazırlandı.(George Washington’ın ikinci seçeneği olduğunu duysa, Cornwallis’in heralde koltukları kabarırdı.).

Kıtasal Ordu’nun ve Fransa’nın birlikleri, Eylül dolaylarında Yorktown’a doğru hareket edip yerleşmeye başladılar. 6 Ekim’de tüm siperler yapıldı ve kuşatma başladı.

Washington’ın stratejisinin kilit noktası Fransız askerleri tarafından getirilen toplardı. Bir haftadan daha uzun süre şehri bombaladı ve savunma hatlarını aşındırdı, Fransızların ve Kıtasal Ordu’nun askerleri şehrin dışındaki iki tahkimli menzili düşman askerlerinin başlarına yıktı. Bu durum topu, şehre ulaşmak için tek başına kullanılabilecek bir konuma koydu ve Cornwallis’in savunmasını kısa sürede yerle bir etti. Ekim’in 19’unda teslim oldu.

Yorktown’un düşmesi, İngiltere’nin savaşa devam etme politikasını da suya düşürdü – artık savaşa devam etmek çok pahalı olacaktı. Parlemento barış görüşmelerine başladı. İngiliz vatandaşları da küçük popolarını kaldırıp kolonilerin medeniyetsiz ve kokuşmuş olduğunu, ZATEN onları kotrol etmek istemediklerini söyleyecekleri nutuklarını çalışmaya başladılar.

Doğru, sizi gidi kokuşmuş koloniler!

 

NEW YORK

 

BUTTONWOOD ANTLAŞMASI

Buttonwood Anlaşması, New York Ticaret Odası için bir müjdeciydi. Anlaşma Wall Caddesi’ndeki bir Buttonwood ağacının altında imzalandı – anlaşma da adını buradan aldı. Allah’tan ağacın adı Maymun Bulmacası Ağacı değildi – bu anlaşma için hiç de ölçülü bir isim olmazdı değil mi?

Anlaşma aslında çok basitti – 24 yerli esnaf sadece kendi aralarında ticaret yapacaklarına ve ne ticareti yaparlarsa yapsınlar birbirlerinden %0.25 komisyon ücreti alacaklarına anlaştılar.

Bu arada 1792’nin ticaret stoğu yapmak için erken bir tarih olduğunu düşünüyorsun ama öyle değildi – ilk savaş ilişkileri 1790’da, iki yıl önce, Alexander Hamilton tarafından harekete geçirildi. Yani yanılıyorsun, fikirlerini kendine saklasan iyi edersin.

 

BÜYÜK NEW YORK YANGINI

Büyük Yangın New York’taki binaların neredeyse çeyreğini yok etti, ve bu durum şehrin İngilizler tarafından işgali süresince bir konut krizine sebep oldu.

Şu anda New York oldukça ıssız – Kraliyet Yanlıları şehri boşaltır boşaltmaz Kıtasal Ordu New York’a yerleşti. Daha sonra Kıtasal Ordu şehri terk ederken birçok Vatansever de onlara katılarak şehri terk etti. Çoğu bina bomboştu ve şehirde ağır bir hava vardı. Alevler yayılmaya başladıklarında şehrin yoksul kesimine doğru ilerledikleri görüldü, aynı anda birden fazla yere sıçrayıp yangın çıkarıyorlardı. Bu durum muhtemelen Kıtasal Ordu’nun sorumlu olduğu fısıldanan dedikodunun çıkış noktasıydı – bu kadar büyük bir yangın, kaza sonucu çıkmış olamazdı.

Ama kaza sonucu olmuş gibi görünüyordu. Asilerin bu yangın işine karıştıklarına dair tek bir kanıt yoktu. Washington geri çekilirken şehri ateşe vermeyi düşündü, ancak kongre buna karşı red oyu verdi. Washington, yangın olayı hakkındaki raporlarında oldukça açık belirtmişti: “Tanrı’nın takdiri ya da iyi ahlaklı birisi, kendimiz için yapmaya niyetli olduğumuz şeyi üzerine daha da katarak bizim için yapmış.” Bu: “Bunu biz yapmadık! Ama olnlar için de üzgün değiliz…” demekti.

 

TAHLİYE GÜNÜ (NEW YORK)

Tahliye Günü, Amerika Devrimi sonunda, İngiliz askerlerinin New york’tan denize açıldıkları gündür. (Massachusetts’teki Tahliye Günüyle karıştırılmamalıdır – şu Devrime yakın bir zamanda İngilizlerin Boston Limanı’na doğru yola çıktıkları gün.)

Paris Antlaşması, Eylül başlarında savaşı sonlandırınca, İngilizler’in eşyalarını toparlayıp New York’taki kalelerini terk etmek için bir süre kaldılar – ana sebep, Kraliyet Yanlıları’nın ülkeyi terketmek için ani bir ihtiyaç duyması ve bu yüzden beklenilenden daha çok insanın taşınmasıdır. Ayrıca, muhtemelen iş yapmadan birkaç gün geçirmek istemişlerdir.

Tabii ki, İngilizler pratik şakacılar olarak bilinir, ve bu yüzden birkaç arkadaşça iğnelemeye karşı koyamadılar. Ayrılmadan önce, askerler İngiliz bayrağını Bowling Green’deki bir göndere çivilediler ve sonra direği yağladılar.  Korkusuzca, Amerikalılar İngiliz filosu gözden kaybolmadan, çivi çakarak direğe tırmanıp Amerikan bayrağını takmayı başardılar. Bundan sonra, yağlı direğe tırmanıp İngiliz bayrağını yırtmak, New York’un Tahliye Günü festivalinin bir parçası oldu – ancak siz Amerikalıların daha iyi hobilere ihtiyacı var.

Başka bir İngiliz iğnelemesi daha sade – bir İngiliz gemisi, giden filoyla alay eden Staten adasındaki kalabalığa top atışı yaptı. Kimse yaralanmadı, top karadan uzağa düştü ama bu bazen Amerika Devrimi’nin son atışı olarak söylenir.

Tahliye Günü artık o kadar çok kutlanmıyor – 1863’te Şükran günü kasımın sonuna alındığında rağbet düştü.

 

YABAN

 

BRADDOCK SEFERİ

Bu savaş Fransız-Yerli Savaşı’nın bir parçasıydı. Savaşta, Edward Braddock’un 1500 kişilik İngiliz Piyadesin oluşan birliği ve beraberindeki milisleri, kendilerinin yarısı kadar bir Fransız birliği karşısında bozguna uğradı.

İngiltere’de pek çok kişi bundan bahsetmez.

Braddock Ohio Nehrinin yukarısındaki Duquesne Kalesini ele geçirmek için gönderilmişti. Subaylarının arasında genç George Washington da vardı – büyük ihtimalle Washington araziyi bildiğinden ve Necessity Kalesi’ni bir yıl öncesinde teslim olduğunda olsa gerek.

Fransız askerleri ve yerliler tarafından pusuya düşürüldüğünde Braddock’un askerleri Duquesne Kalesi’nden 10 mil kadar uzaktaydılar. Braddock’un öncü kuvvetleri bozguna uğradı ve ordunun ana kısmına geri çekilmek zorunda kaldı. Arkayı koruyan askerlerse dur emrini duymadı ve ordunun ana kısmına doğru ilerlemeye devam etti. Sonuç tam bir hezimet oldu. Washington hariç tüm subaylar öldürüldü. Braddock bile çok ağır yaralanmıştı; Washington onu savaş meydanının dışında taşıttırmıştı ancak 4 gün sonra Braddock ölecekti. Tarihten bir not olarak – Braddock subaylarının kuşaklarını saklaması için Washington’a vermişti. Washington kendine deneni yaptı ve kuşakları sakladı – Hala Mount Vernon’a sergilenmektedir.

Savaş “Braddock’un Bozgunu” olarak da bilinir, ama çok tuhaftır ki kimse nedenini bilmez.

Şaka yapıyorum. Ama eğer bana bunu açıklaman gerekse bile, bunun için pek de hazır olduğunu sanmıyorum.

 

FORT STANWIX ANTLAŞMASI

Bu antlaşma Indigenos insanları ile her zaman diğerlerinin malına el uzatan koloni sakinleri arasında süren arazi anlaşmazlığını çözmek için yapıldı.

III. Kral George 1763’te gerçeklikle ilgisi olmayan bir sınır çizdi. Kolonilerde oturanlar sınır çizilmeden önce sınırın batısında oturuyorlardı – Kral’ın araziyi bu kadar rahat kullanamayacağından bahsetme gereği görmüyorum bile (Bu fikrin Kral’ın aklına birden bire geldiğine eminim – zavallıcıklarım, unutmayalım ki iş başkalarının haklarını korumaya geldiğinde Krallar dillere destan şekilde unutkan olabilirler…).

Iroquois konfederasyonunun üyeleri kendileri ve diğer bazı küçük milletler (Shawnee’ler gibi) için yeni bir sınır hakkında görüşmek üzere Fort Stanwix’te William Johnsonla buluştu.

“Görüşmek” kelimesini oldukça nadir kullanırım – gerçekte Iroquoisların anlaşmayı imzalamak dışında başka bir seçenekleri yoktu. Ya arazilerinin bir bölümünü verip barış ortamını (geçici de olsa) sağlayacaklardı ya da savaşmaya devam edip savaşı daha da uzatacaklardı. Sorun, savaşın daha ne kadar uzayacağıydı.

Antlaşma imzalandığında, en azından… Johnson için cömertçeydi –  arazilerin devredilmesine rağmen o yılın başında İngilizler Cherokee’yi terk etti. Aslında Stanwix antlaşması oldukça tartışmalıydı, İngiliz Ticaret Odası Johnson’a antlaşmayı tekrar görüşmesi için emir verdi. Johnson reddetti.

Johnson arazi sayesinde servetine servet kattı – herhalde bu antlaşma onun kafasına konan bir devlet kuşu.

 

FRANSIZ – KIZILDERİLİ SAVAŞI

Bu uzun zamandır süregelen İngiliz-Fransız rekabetinin sahne olduğu pek çok savaştan biriydi. Siz buna REKABET diyebilirsiniz. Bense buna asker olmadan oynanan bir zihinsel SAVAŞ demeyi yeğlerim.

Bu savaş kimin en büyük Sömürgeci Güç olduğu gösterme çabasından ileri gelmekteydi. Elbette, sadece İngilizlerin ve Fransızların birbirleriyle savaşmaları yetmezdi – bazı Yerel Kuzey Amerika kabilelerini de çatışmaya katılmaya ikna ettiler, bu yüzden savaşın adı ‘Fransız ve Yerliler Savaşı’.

Savaş kolonilerde çıktı ancak daha sonra “Yedi Yıl Savaşları” adıyla anılacağı Avrupa’ya da sıçradı. Sen belirtmeden önce diyeyim, evet, savaşın yedi yıldan uzun sürdüğünü biliyorum. Çatışmalar 1754’de başladı, buna rağmen 1756’ya kadar resmi bir savaş ilanı olmadı. Ama farkettiğin için aferin, matematiğin iyiymiş. Okulda çok popüler olduğuna kalıbımı basarım.

George Washington asıl savaşı başlatma şerefine nail oldu – emirlere uyarak, elbette ki. İhtilaflı bir bölgeye istihkam kurması için gönderildi. Bunu yaparken, Fransız devriyelerinin olduğu yerlerden geçti.  Washington saldırdı, Fransızlar misilleme yaptı. Bunu ise iki İngiliz Piyade Alayı’nın müdahil oluşu izledi. Her şey böyle başladı işte.

İngilizler 1758’e kadar savaşı kaybediyordu ta ki savaşa kaynak sağlamayı öncelik olarak belirleyen yeni başbakanları göreve gelene kadar. Büyük ihtimalle Fransızlar’a duyduğu nefret sebebiyle yaptı bunu. Belki de bir defasında kötü bir Fransız ekmeği yemiştir. Gelen destekle, İngilizler – yerel müttefikler ve koloni milisleriyle beraber – yavaş yavaş da olsa durumu düzeltmeyi başardı. Nihayetinde, Fransızlar Kuzey Karayip’deki tüm topraklarından çekilme zorunda kaldı, Bu gün İngiltere’de “Her Yıl, Tüm gün” adıyla kutlarız.

Kısacası İngilizler kazandı – ama sırtımıza büyük savaş borçları yüklendi. Bu borçları Fransızlara karşı kendilerine yardım eden kolonilere, onları soğan ekmekle yaşamaya mahkum edercesine daha fazla vergiyle ödetmeye çalıştılar. Koloniler buna Amerikan Devrimi’ne zemin oluşturacak rahatsızlıklara yol açacak dizi protestoyla karşı çıktı. Hala minnettarlıktan bahsediyorsun. Aptalca!

 

LEXINGTON VE CONCORD SAVAŞLARI

18 Nisan 1775 gecesi, İngiliz Piyadeleri Concord’daki isyancı cephanesini yağmalamak için Boston’dan ayrıldı. Ana sebep ani bir baskın ile yağma yapmak, isyancıların İngilizlere saldırma planlarını alt üst etmek ve isyancı elebaşları John Hancock ve Samuel Adams yakalamaktı. Bu plan İngilizler için talihsiz bir sonuç doğurdu: Amerikan Devrimi.

Diğer bir deyişle: bu savaş İngilizler için tamamen bir kabusa dönüştü. Açıkçası kullanırken yüzde yüz rahat olduğum bir cümle değil bu.

İsyancılara haftalar öncesinden baskın haberi gelmişti – İngilizlerin ele geçirmek istediği silahların çocuğun zaten başka bir yere nakletmişlerdi. Baskından bir önceki gece, Paul Revere ve William Dawes İngilizlerin, bulundukları yere doğru ilerlediklerini herkese haber vermişti. Yani, Piyadeler şafağa doğru Lexington’a doğru ilerlerken, yerel milisler saldırıya karşı hazırlıklıydılar.

İlk kurşunu hangi tarafın attığını kimse bilmiyor – İngilizler isyancıları suçluyor, isyancılar da İngilizleri – ama sonnuç olarak, Lexington milislileri sayıca oldukça azınlıktaydı ve geri çekilmek zorunda kaldılar, ve İngilizler Concord’a ilerlediler.

Çoğu rapora göre, İngilizler Concord’da oldukça halka saygılı davrandılar. Ama, elbette, John Pitcairn yerel bir taverna sahibini silahla tehdit etmesi hariç… ama doğruyu söylemek gerekirse, taverna sahibi silahların nerede olduğunu BİLİYORDU.

Genel olarak, yakınlardaki milisler şehirden yükselen dumanları görene kadar ortam sakindi – şehrin ateşe verildiğini düşündüler ve şehre doğru intikal etmeye başladılar ve bu olay Kuzey Köprüde savaşın patlak vermesine yol açtı.

İngilizlerin Concord’dan ayrılacağı süre dahilinde, daha da fazla milis, Piyadelerin azınlıkta kalmasına ve gerilimin tırmanmasına yol açtı ve çatışmaya katıldı.  Yeni gelen askerler bulabildikleri her şeyi kendilerine siper edip, İngilizleri cesurca püskürttü. İngilizlerin yapabileceği pek bir şey kalmamıştı – ve yıpranmışlardı, üstüne üstlük çoğu askerlerinin cephanesi bitmişti. Bazı Piyadeler düzene aykırı hareket etmeye ve firar etmeye başladı.  Hatta kalanları ise – Boston’a olan uzun bir yürüyüş bekliyordu.

Savaştan sonra dağılmak yerine, milisler Boston girişinin dışında tekrar toparlanıp Boston Kuşatması’na başladılar, ve Kıtasal Ordu’nun temelleri atıldı.

 

MONMOUTH SAVAŞI

Monmouth Savaşı stratejik olarak önemli bir savaş değildi ama Washington ve Kıtasal Ordu’nun kendini kanıtlaması açısından önemliydi. Ayrıca neredeyse bir felaketti. Çok erken açık ettim sanırım, neyse.

İngilizler, Fransızların Devrim Savaşları’na katıldığını öğrendiğinde, askerlere Philadelphia’dan çekilip New York’a intikal etmeleri emredildi. Oldukça geniş çaplı bir yolculuktu. Motorlu araçların icadını bekleyemezlerdi haliyle.

Kıtasal Ordu Forge Vadisi’nde olan kış kampını yeni bitiriyordu ve George Washington yeni eğitilmiş askerlerini kullanma konusunda tedirgindi. İlerleyişlerini yavaşlatmak – belki de durdurmak – amacıyla İngiliz birliklerine karşı taarruza geçti.

Washington ön saldırı için Charles Lee’yi seçti. Lee, İngiliz askerlerine bu konumda saldırılmaması gerektiğini öne sürerek kabul etmedi. Ancak, Washington tüm onun ısrarlarını reddetip, Marquis de Lafayette’ye komutayı vermeye niyetlendiğinde ise, Lee görevi kabul etti.

Lee’nin birlikleri İngiliz birliklerini Monmouth mahkeme binası civarlarında yakaladı ve saldırıya geçti. Hava oldukça sıcaktı – 38 dereceden daha sıcaktı – ve iki tarafında askerleri de sıcaktan bitkin düşmüştü. Havaya rağmen, Kıtasal Ordu, Lee – bugün bile çoğu tarihçinin kafasını karıştıran- geri çekilme emrini verene kadar oldukça iyi de savaşıyordu. Herkes onun böyle bir savaş için oldukça barışsever olduğunu düşünmüştür. Ama elbet halk senin ve benim bildiğimi bilmiyordu… zeki hissetmek çok güzel değil mi?

İlk defa mı böyle hissediyorsun?

Herneyse, Lee’nin planı geri tepti – Washington geldiğinde askerleri geri çekilirken buldu, ama askerleri tekrar toparladı ve saldırıya geçti. İki ordu, İngilizler Kıtasal Ordu’nun zaferini kabullenip karanlıktan istifade New York’a doğru yola koyulana kadar savaştılar. Yine de, Washington’un askerlerinin – nihayet – İngiliz askerleriyle boy ölçüşebilecek düzeyde olduğunun bir kanıtıydı bu.

Savaş Washington’un yıldızının parlamasını sağladı – ve Lee için ise işler kötüleşecekti. Lee tutuklandı, askeri mahkemede yargılandı ve ordudan ihraç edildi.

 

PAUL REVERE’NİN GEZİNTİSİ

Lexington ile Concord Savaşları’nın başlamasından bir önceki gece Paul Revere ve William Dawes kırsal kesimdeki insanları İngiliz Nizamilerin ilerledikleri hakkında insanları uyarmak için Boston’dan ayrıldılar. Bilhassa, John Hancock ile Samuel Adams’ı uyarmak istiyorlardı çünkü askerler onları tutuklayacaklardı.

Rrevere Boston’ı Charles Nehri boyunca yola alacak olan bir gemiyle terk etti, daha sonra yoluna Charlestown yarımadasında devam etti. Dawes, Boston kıstağından geçen daha uzun yolu tercih etti. Lexington’a ilk varan Revere oldu, Dawes’in de az bir yolu kalmıştı.

Lexington’daki Hancock ile Adams’ı uyardıktan sonra Dawes ve Revere Concord’a kadar gitmeye karar verdiler. Oradaki insanları gelecek olan akından haberdar edeceklerdi. Lexington’daki nişanlısını ziyarete gelen Samuel Prescott’a katıldılar. Prescott, Concrod’da yaşamıştı, bu yüzden de araziyi avucunun içi gibi biliyordu. Hep beraber yola çıktılar!

Üç adam Concrod yolunun yarısını tamamlamışlardı ki bir İngiliz devriyesi tarafından durduruldular. Rrevere yakalandı ama Dawes ve Prescott kaçmayı başardılar. Dawes atını kaybetti ve Lexington’a kaçmadan önce bir ahırda bir süre saklandı ama Prescott alarmı çalmak için Concord’a ulaşmıştı bile. (Onu tek başına görmeleri iyi oldu.)

Yıllar sonra, Henry Wadsworth Longfellow, tüm destekçileri tek bir çatı altında toplayan Paul Revere hakkında bir şiir yazacak. İşte bu yüzden herkes Rrevere’nin adını biliyor ve herkes ona büyük bir saygı duyuyor.

 

SULLIVAN SEFERİ

Sullivan Seferi Washington’un İngilizler ve İrokualar tarafından kuzey sınırında yapılan yağmalara karşı yapılan bir misillemeydi. Joseph Brant ve John Butler komutasındaki birlikler Wyoming ve Cherry vadilerindeki kalelere ve yerleşim yerlerine saldırıp milislerin yanısıra kadınları ve çocukları da öldürüp kafa derilerini yüzdüler.

Washington’un emirleri açık ve netti. Problemi iyice dallandırıp budaklandırmak için, Sullivan bulabildiği tüm İrokua yerleşmelerine saldıracak, oraları ateşe verecek ve alabildiği kadar esir alacaktı. Sullivan 40 İrokua köyünü yakıp, 160,000 ölçek mısırı ateşe vererek bu emri yerine getirdi. Askerleri kurbanların derilerini yüzerek ve kabinlerde insanları yakarak kendiliklerinden eski zulümlerin intikamını aldı. Sullivan ayrıca saldırılarını sadece düşmanlarla sınırlandırmadı da. Savaş süresince tarafsız kalan Onondaga’ya da saldırdı. (Bu saldırı haliyle Onondaga’yı Vatanseverlerin düşmanlarının cephesine yaklaştırdı.)

Sonuç olarak, Sullivan seferi iki taraf da sürekli aldığı saldırıların intikamını almaya çalıştığından yağmalar hiç durmadı ve devrim süresince devam etti. Sürekli saldırılar Kanièn:keh Bölgesini(Mohawk Vadisi olarak da bilinir) ve çevresini harabeye çevirdi.

Sullivan Seferi yüzünden, George Washington İrokualar arasında “Köy Yıkan” adıyla anılmaya başladı. Ancak bu lakabın kökeni biraz tartışmalı zira bu lakabı Fransızlar ve Yerliler arasındaki savaşta yıktığı köylerden de almış olması muhtemel. İşte büyük bir devlet adamının özelliği – yakıp yıkma politikası sebebiyle ne zaman ün kazandığını söylemek zor çünkü bunu o kadar çok uygulamaya koydu ki.

 

VALLEY FORGE

Burası Kıtasal Ordu’nun 1777-78 içindeki kışlık karargah bölgesi.

Forge Vadisi konum olarak Washington’ın ilk tercihi değildi. Benim ilk tercihimse Bahamalar olurdu, ama görünüşe göre bu oldukça uygunsuz bir konum seçimi demekti. Vadi oldukça tenhaydı, ordunun barınak ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamanın büyük bir kentten daha kolay olacağını düşündü. Öbür yandan Kongre ordunun yakınlarında olmasını istedi – kendileriyle (New York’ta) İngiliz Ordusu’nun (Philadelphia’da) aralarında durmasını istiyordu. Forge Vadisi, İngiliz askeri birliklerini rahatsız etmeye yetecek kadar Philadelphia’ya yakın, İngilizlerin yapacağı herhagi bir süpriz saldırıdan kaçınacak kadar uzaktı. Süprizlerden arındırılmış bir hayat. Tam da istenebilecek bir dilek.

Washington bir noktaya değindi – ordu erzak almakta zorlanıyormuş ve Forge Vadisi de askeri birlikler için barınak sağlayamıyormuş. Hava ılımandı ılıman olmasına ama, ordunun üçte birinin ayakkabısı yoktu ve hava onlara göre soğuktu. Ilıman hava, havanın nemli olması da demekti, hastalıklar da aldı başını yürüdü – binlerce kişi öldü.

Tüm bunlar Forge Vadisi’ni tam bir felaket gibi gösterse de şaşırtıcı bir şey vardı – aslında bir felaket değildi. Daha iyi ekipmana sahip askerler devriye görevini üstlendiler, diğerleri de evleri inşa ettiler. Nathaniel Greene levazım subayı ilan edildi ve erzak tedarik etti. Yiyecek miktarı azalmaya başladığında kullanacakları bir hisse payı icat etti. Baron Von Steuben ile diğerleri geldi ve askerleri askeri taktikler ile kamp kurmanın temel tertipleri hakkında talim ettirmeye başladılar. Hastalıkların yayılmasını engellemek için sağlık önlemleri hakkında da eğitim verdiler.

Forge Vadisi facia olmaktan öte, günümüzde Amerikan ordusunun “talim yeri” olarak efsanevi bir konumdadır. Orada olup acı çekenlere için oranın rahat bir yer olmadığını anlayabiliyorum. “Evet, kötü bir hastalık kaptın – ama tebrik ederim, kendini kanıtlamayı başardın!”

Ordu başarılı bir savaş gücü meydana getirdi – Monmouth Savaşı’nın zaferini ivedilikle kazandı.

 

ZARURET KALESİ SAVAŞI

Bu savaş, Fransız-Kızılderili savaşı’nı başlatan savaşlardan biriydi ve başlangıç savaşlarının heyecan verici olması önemlidir ki aksi halde insanlar ilgilerini kaybederler.

1754’te, George Washington bir grup Virginia milisi ile Ohio Nehri’ne gönderildi. Buradaki arazi İngiliz koloni sakinleri ile Fransızlar arasında tartışma yaratıyordu. Washington’ın görevi Duquesne Kalesi’ni geri alıp Fransız güçlerini bölgeden dışarı sürmekti.

Washington ve birliği Jumonville Glen’de bir Fransız karakoluna saldırdı ve bu savaştaki ilk şiddet gösterisiydi. Washington karşı bir atak bekliyordu ve bu nedenle birliğindekiler ikmal maddelerini çevreleyen kazıktan çitler yaptılar -isminden de anlaşılacağı gibi bir “Zaruret Kalesi”.

Ancak kaleyi “Eksiklik Kalesi”  olarak da adlandırabilirlerdi çünkü ikmal maddeleri çabucak tükendi ve milisler (ve İngiliz düzenli destekleri) kısa sürede yenik düştüler. 4 Temmuz’da, Washington teslim oldu ve geri çekilmesine izin verildi daha sonra ise kaleleri adlandırması için yerine bir başkası getirildi.

Bu Washington’ın tek askeri teslim oluşuydu (daha önce çok kez “stratejik geri çekilme” yapmasına rağmen.).

 

Fazlasını Oku

AC3 Veritabanı / Kanien’kehá:ka

MADDİ KÜLTÜR

 

KIZILDERİLİ BALTASI

Geleneksel,İrokuaların baltalarının ağız kısmı çakmaktaşından yapılırdı.Fakat İrokua halkına metalin gelişi ile birlikte, baltalar daha fazla etkili ve ölümcül hale geldi.Sömürge döneminde,baltalara tütün içmek için boru eklendi.

 

KUTSAL BONCUKLAR

Doğu sahillerinde bulunan deniz kabuklarından yapılmışlardır,kutsal boncuklar doğu ormanlarının yerli halkları arasında kullanılırdı.Haudenosaunee’ler arasında, Quahog deniz kabuklarından yapılan kutsal boncuklar silindirik boncuk biçiminde işlenirdi ve kemer ve yay yapmak için kullanılırdı,bu araç gereçler muhtemel olarak antlaşmaları ve kanunları anmak ve diğer önemli olaylara ek olarakda liderlik meşruluğunun sembolü olarak kullanılan törensel araç gereçlerdi.

 

SAVAŞ İLANI

Bir İrokua köyü savaş yolu üzerinde olduğunda,onlar bazen savaşa hazırlanan köyde savaşçıların büyük bir odun direğe vurması aracılığıyla bir ayin yaparlardı.

 

SAVAŞ SOPASI

Savaş sopası, İrokualar’ın geleneksel silahıdır.Uzun odundan sapın üzerine,meşe ağaçının budak yerinden oyulmuş bir büyük topdan oluşur ve düşmanlara karşı keskin olmayan bir sopa olarak kullanılır.

 

UZUN EVLER

Avrupa ile temasın olmadığı zamanlarda ve 1800’li yılların başlarına kadar,uzun evler başlangıçta İrokualar’ın yaşadıkları evlerdi.Uzunlukları 40 ila 200 feet arasındaydı,uzun evler belirli anasoylu klan ailelerinin sahip olduğu aile numaralı dikdörtgen biçimli yapılardı.İçdeki duvarlar boyunca, merkezdeki uzun bir avlu ile her bir çekirdek aile için ayrılmış bölümler yapının sonunda yer alan iki giriş ile bağlantılıydı.Bitişik konumdaki iki aile bir ateş ocağını gelirleri oranında paylaşırlardı.

Arabulucu, İrokualar için barış ve güç konusunda iyi haberler getirdiğinde,O Kızılderili Konfederasyonu’nun siyasi ve manevi birliğinin simgesi olarak Uzunev konseptini kullandı.Kaianere’kó:wa,Büyük Barış Kanunu, ile sembolik uzunevlerin çatısı altında korunan Beş Millet’in her biri için özel coğrafik ev sahipliği rolleri tanımlandı.

Mohawk’lılar Doğu Kapısı’nın koruyucuları olarak hizmet ederken,Seneca’lılar Batı Kapısı’nın koruyucuları ve merkezde olan Onondaga’lılar Ateş koruyucularıydı,tüm ittifaklık işleri bitirilmişti.Her millet kendi iç hükümetlerini sembolize eden bir ateşe sahipti, Şeflerin Büyük Konseyi’nde alınan her kararla birlikte genişlemeye devam eden Antlaşma Kanunlarını kirişler sembolize ediyordu.

 

 

SOSYOPOLİTİK ORGANİZASYON

CAYUGA HALKI

“Bataklığın İnsanları” anlamına gelen Cayuga halkı Haudenosaunee Konfederasyonu’nun üyelerinden biridir. Cayuga ve Oneida halkları Haudenosaunee Büyük Konseyi’nin Genç Kardeşleri olarak kabul edilir.

HAUDENOSAUNEE BÜYÜK KONSEYİ ŞEFLERİ

Haudenosaunee Büyük Konseyi’nin şefleri Haudenosaunee Konfederasyonu’nun merkezi yönetim otoriteleridir. Haudenosaunee Büyük Konseyi her biri orjinal Beş Halk’ı temsil eden toplam 50 şeften oluşur. Konseye katılan 50 şeften her birine Birliğin orjinal kurucularnın adları verilmiştir.

Haudenosaunee büyük Konseyi’nin oylamaları sonucunda, liderlik üç partiye verilmiştir. İlk parti Seneca ve Mohawk şeflerinden oluşuyordu. İkinci parti, (Tuscarora şeflerini de dahil olmak üzere) Oneida ve Cayuga şeflerinden meydana gelmişti. Üçüncü parti ise Ateştutucular olarak bilien Onondaga şeflerinden oluşuyordu. br>
Konseyin yöneticileri olarak Seneca ve Mohawk şefleri mevcut sorunu (Tuscarora şefleri de dahil olmak üzere) Oneida ve Cayuga şeflerine sunarlar. Aralarında geçen fikir alışverişinden sonra Oneida ve Cayuga şefleri bir çözüm yolu üreterek bunu değerlendirmeleri için Seneca ve Mohawk şeflerine gönderirler.

Daha sonra bu iki parti bir fikir birliğine varana dek sorun üzerine enine boyuna tartışırlar. Seneca/Mohawk ve Oneida/Cayuga şefleri ortak bir karara vardıklarında bunu Onondaga şeflerine sunarlar, onlar ise bu öneriyi kabul eder ya da karşı öneri için teklifte bulunurlar.

 

HAUDENOSAUNEE EKONOMİSİ – ÜÇ KIZ KARDEŞLER

Haudenosaunee Konfederasyonu’nun başlıca ekonomisi tarıma, yani Haudenosaunee tarafından üç kız kardeşler olarak adlandırılan mısır, fasulye ve kabağın ekip biçilmesine dayalıydı. Erkekler ekonomiye avcılık ve balıkcılıkla katkı sağlarken, toplumun ekonomisi tarlaları ekip biçen kadınlardan soruluyordu.

Uygun mevsimlerde bazı bitki ve yiyecekleri onurlandırmak amacıyla şükrangünü seramonisleri düzenledikleri için, Haudenosaunee ekonomisinde rakamlar belirgin bir hal alıyordu.

George Washington, Amerikan Devrimi esnasında Haudenosaunee Konfederasyonu’nu etkisiz kılabilmek için General Sullivan’a tüm Haudenosaunee köylerini ve özellikle de mısır tarlalarını yok etmesini emretti – bundan dolayı Washington (ve yerine gelecek olan başkanlar) Ranatakáriias (Şehir Yıkıcı) adını aldı.

 

HAUDENOSAUNEE KLAN SİSTEMİ

Kanien’kehá:ka kimliği anne soyundan geçen, anasoylu bir halktır. Bu büyük aile bir klan olarak adlandırılır. Kanien’kehá:ka üç klana sahiptir – Kaplumbağa Klanı, Kurt Klanı ve Ayı Klanı. Aile isimleri ve klanlar anneden çocuğuna geçer.

Her bir klan üyesi hangi Haudenosaunee halkından olursa olsun akraba olarak nitelendirilir. Örneğin, Kanien’kehá:ka halkından bir Kurt Klanı üyesi ile Seneca Halkından bir Kurt Klanı üyesi akraba olarak kabul edilir. Aynı şekilde, Kanien’kehá:ka halkı erkek ve kadınları eksogami uygularlar, yani kendi anasoylu klan ailelerinin dışındakilerler evlenirler.

Klanlar Kanien’kehá:ka toplumunda bazı özel sosyal, manevi ve siyasi rollere sahiptirler ve geleneksel Kanien’kehá:ka yönetiminin önemli destekçileridirler. Kanien’kehá:ka klanlarındaki tüm liderlik üyeleri eşit güce sahiptir ve herkes tarafından sorgulanabilir. Bir kadın lider, Iakoiá:ner ya da Kabile Reisi olarak adlandırılır, güçlü bir liderlik rolüne sahiptir ve klanını siyasi olarak temsil edecek olan Roiá:ner ya da Şef seçme otoritesini elinde bulundurur. Dahası, Şef’i görevden alma ve yerine başka bir aday tayin etme yetkisine sahiptir. Adayların hayatları boyunca yaptıklarını gözden geçirerek klanı temsil edecek doğru kişinin kim olduğuna karar verir. Kabile Reisleri dürüst, güvenilir, anlayışlı ve Kaianere’kó:wa – Büyük Barış Kanunu bilgisine sahip adamları seçerler.

Haudenosaunee halkları içinde sekiz klan vardır: Kaplumbağa, Kurt, Kunduz, Şahin, Yılanbalığı, Geyik, Ayı ve Çulluk klanları. Kanien’kehá:ka ise üç klana sahiptir: Kaplumbağa, Kurt ve Ayı.

 

HAUDENOSAUNEE – UZUN EVİN İNSANLARI

Yaklaşık 1000 yıl önce şimdi merkezi New York, güney Ontairo ve güney Quebec ve batı Vermont olarak bilinen bölgede çok uzun ve kanlı bir savaş yaşandı ve bu savaş bölgede yaşayan beş yerel halkın yok olmasına sebep oldu. Batıda Seneca ve Cayuga halkı vardı. Doğuda ise Kanien’kehá:ka ve Oneida halkı yaşıyordu. Bu bölgenin merkezinde ise Onondaga halkı bulunuyordu.

Savaşın ortalarına doğru Barışçı olarak bilinen bir haberci geldi; barışı, doğruluğu göstererek onları bir araya getirdi ve bu kanlı savaşa bir son verdi. Bu birlik ya da ittifak bir batı Irokua ismi olan ve genelde Uzun Evin İnsanları olarak tercüme edilen Haudenosaunee olarak adlandırıldı. Kanien’kehá:ka ismi ise “geniş evler inşa ediyorlar” anlamına gelen Rotinonhsón:ni demek. 1722’de Tuscarora Halkı da Haudenosaunee’e katıldı ve konfederasyonun altıncı halkı oldu.

Haudenosaunee Konfederasyonu’nun dayanağı ise Kaianere’kó:wa – Büyük Barış Yasası. Bu antik öğreti, özenli ve etkili bir demokratik yönetim, sosyal ve ekonomik istikrar ve kişisel ve toplumsal barışı elde etmede ahlaki bir eşitlik sağlıyor.

Haudenosaunee Konfederasyonu kompleks uzlaşma oluşturma metoduyla karar alan 50 şef tarafından yönetilen bir anayasal demokrasidir.

Koloniler zamanında, Haudenosaunee Konfederasyonu Kuzey Amerika’nın Doğu Woodlans kısmında yaygın siyasal ve askeri etkiye sahip oldu.

IAKOTIIÁ:NER – KABİLE REİSLERİ

Iakotiiá:ner (çoğul), Iakoiá:ner (tekil) genelde Kabile Reisleri olarak tercüme edilir.  Kabile Reisi, kabileye liderlik eden bir kadındır. Sosyal ve manevi görevlerinin yanı sıra, bir Kabile Reisi’nin siyasi görevi, kabilesini temsil etmesi için bir Şef seçmektir. Potansiyel adayları izlemeye çocukluklarından başlar, bu liderlik pozisyonu için gereken özelliklere ve liyakata sahip olup olmadıklarını izler ve onları bu konuda eğiti. Haudenosaunee liderlerinin bu şekilde doğmadığı, yetiştirildikleri söylenir.

Kabile Reisi, ömürlük olarak seçilir ve görevden ancak liyakat, hastalık ve ölüm sebebiyle alınır.

 

IROKUA

Irokua ismi Kuzey Amerika’nın Doğu Woodlans kısmına (Büyük Göller ve St. Lawrence Nehir Vadisi bölgeleri) yerleştirilmiş Kanien’kehá:ka (Mohawk), Oneida, Onondaga, Cayuga, Seneca, Tuscarora, Huron, Susquehannock (Kuzey Irokua), and Cherokee (Güney Irokua) yerlilerini kapsıyor. Irokualar, İlk-Irokualar ile ortak bir soy, sosyal yapılanma, ekonomi, ruhsal inançlar ve lehçeye sahipler.

Irokua adı çoğunlukla Haudenosaunee ya da, Kanien’kehá:ka (Mohawk), Oneida, Onondaga, Cayuga, Seneca ve daha sonra daTuscaroralardan oluşan bir siyasi birlik olan “Irokua Konfederasyonu” ile eş anlamda kullanılır.

 

KAIANERE’KÓ:WA – BÜYÜK BARIŞ YASASI

Sıklıkla Büyük Barış Yasası olarak tercüme edilen Kaianere’kó:wa, Haudenosaunee Konfederasyonu’nun anayasasıdır. Bu öğretiler, beş Irokua halkını barış ve gücün habercisini temel alarak birleştiren temel prensiplerin önemini belirtiyor. Kaianere’kó:wa ayrıca uzlaşma oluşturma yoluyla erişilen karmaşık bir fikir oluşturma metodolojisi sağlıyor.

1987’de, Birleşik Devletler Meclisi’nin bir alt komitesi Haudenosaaunee Konfederasyonu ve Büyük Barış Yasası’nın Birleşik Devletler Anayasası’ndaki etkisini resmi olarak doğruladı.

 

KANIEN’KEHÁ:KA (MOHAWK)

“Çakmaktaşı İnsanları” anlamına gelen Kanien’kehá:ka, kuzeyde Mohawk Nehri Vadisi’nden St. Lawrence Nehri Vadisi’ne uzanan bölgede geleneksel bir yaşam süren yerlilerdir, bu coğrafik bölge ise günümüzde New York, batı Vermont and kuzey Quebec olarak bilinen yerdir.

Kanien’kehá:ka  binlerce yıl önce Haudenosaunee – Uzun evin İnsanları adlı bir birlik veya konfederasyon kurmuş olan Oneida, Onondaga, Cayuga ve Seneca halkları ile birleşti. Ayrıca Haudenosaunee Fransızlar tarafından Irokua ve 1722’de Tuscarora halkını vatandaşlığına kabul edecek olan İngilizler tarafından da Altı Halk Konfederasyonu olarak bilinirdi.

Hollandalılar tarafından çirkin bir kızılderili sözcüğü olan ve yamyam anlamına gelen Mohawk olarak adlandırılan Kanien’kehá:ka, Seneca halkı ile birlikte Haudenosaunee Konfederasyonu’nun sembolik Uzun Ev’inin girişini koruma sorumluluğuna sahip oldukları için “Doğu Kapısının Koruyucuları” olarak bilinirler. Doğudaki stratejik coğrafi konumundan dolayı Kanien’kehá:ka, Konfederasyon adına Avrupalılar ile diplomatik ve ekonomik ilişkiler kuran ilk Haudenosaunee halkıydı.

 

ONEIDA HALKI

“Dikili Taşın İnsanları” anlamına gelen Oneida halkı Haudenosaunee Konfederasyonu’nun üyelerinden biridir. Oneida ve Cayuga halkları Haudenosaunee Büyük Konseyi’nin Genç Kardeşleri olarak kabul edilir.

 

ONONDAGA HALKI

“Tepelerin İnsanları” anlamına gelen Onondaga halkı Haudenosaunee Konfederasyonu’nun üyelerinden biridir. Merkez olarak Irokua halkı ile iç içe olarak kurulmuştur ve Onondaga halkı, Haudenosaunee Konfederasyonu’nda ateştutucu ya da “başkent” görevi görür.

 

ROTIIÁ:NER – ŞEFLER

Rotiiá:ner (çoğul), Roiá:ner (tekil) genelde şefler olarak tercüme edilir. Her şef birliğin kurucularının isimleri ile adlandırılır. Bu liderler Haudenosaunee Büyük Konseyi’nde kendi kabile ve halklarını temsil ederler. Şefler aynı zamanda kendi halkları içinde de liderlik görevini yürütürler. Her şef, bu herediter görev için yeterince uygun olup olmadıklarını ölçmek için bazı özel kriterler kullanan kabile reisi tarafından seçilir.

Bir şef göreve ömürlük olarak getirilir ve görevi ancak liyakat, hastalık ya da ölüm sebebiyle son bulur.

 

SENECA HALKI

“Büyük Tepenin İnsanları” anlamına gelen Seneca halkı Haudenosaunee Konfederasyonu’nun üyelerinden biridir. Coğrafi olarak Haudenosaunee Konfederasyonu’nun batı ucunda kurulmuş olan Seneca, “Batı Kapısının Koruyucuları” olarak adlandırılır ve Haudenosaunee bölgesinin doğu girişini korumaktan sorumludur.

 

TUSCARORA HALKI

“Kenevir Yetiştiriciler” anlamına gelen Tuscoraro halkı Haudenosaunee Konfederasyonu’nun üyelerinden biridir. Aslen Kuzey Carolina’dan olan Tuscarora kuzeye doğru göç etmiş ve bunun sonucunda 1714-1722 yılları arasında Haudenosaunee tarafından kabul edilmiştir. Bundan sonra Haudenosaunee, Altı Halk Konfederasyonu olarak adlandırılmaya başlamıştır.

 

Fazlasını Oku

AC3 Veritabanı / Eşyalar

AVAM ANSİKLOPEDİSİ

 

AVCILAR

Amerikan kolonilerinde avcılık, kolonidekiler ve yerliler arasındaki irtibatta kaydadeğer bir öneme sahipti ve aynı zamanda hem koloni hem de yerli kültüründe temeli oluşturuyordu.

Avcılık izole edilmiş alanda yiyecek elde etmek için birincil ve aynı zamanda da kazançlı bir yoldu. Avcılar yabanın geniş arazisinde iz sürerek ve sonunda karli çıkacakları (Tabi eğer sizi yerel ticaret merkezinde kazıklamaya çalışmadılarsa ki böyle bir şey olmadığına eminim.) avcılık oyunları oynayarak aylak aylak dolaşırlardı. Aslında kürk ticareti yabandaki Avrupa kolonilerinin çabuk taşınmasının asıl sebeplerinden biriydi- postlar İngiltere ve Fransa’da yüksek talep görüyordu.

 

ÇİFTÇİLER

Amerikan Kolonilerinde çiftçilik yapmanın zor zanaat olduğunu söylemek yetersiz kalır. Çiftçilerin, iyi ürün alma umuduyla toprağı işlemeden önce araziyi taş ve ağaçlardan temizlemesi gerekiyordu. Bir çiftliğin kendine yetebilecek duruma gelmesi ise yıllar alabiliyordu. Çiftçiler, araç gereç alıp fazla mahsülleri satmak için komşu yerleşkelere gitmek dışında hayatları boyunca arazilerinden çıkmazlardı.

Çifçilerin kendi kendilerini geçindirebilmeleri gerekiyordu. Evin, kullandıkları aletlerin, hayvanların bakımını yapmaları ve koşullar zorlaştığında, özellikle kuzey kesimlerde, yaşamlarını sürdürmek için gereken şeyleri üretebiliyor olmaları lazımdı.

Kısacası yalnız başınıza beliniz kırılana kadar çalışmak istiyorsanız bu iş tam size göre. (Slogan olarak bunu kullanıyorlarsa pazarlama departmanlarıyla iki çift laf etmek gerek)

 

DEMİRCİLER

Demircilik Amerikan kolonilerinde çok önemli bir aktiviteydi ve demirci köydeki en önemli kişi olarak kabul edilirdi. Demirci ocakları ve “teneke dükkânları” hayati önem taşıyan at nallarının (Arabanızın lastiği gibi düşünün. Gerçekten, yolculuğun vazgeçilmezi.) yanısıra çiviler, çekiçler, baltalar vb. aletlerle, ev aletlerinden tarım aletlerine ve inşaat malzemelerine kadar tüm günlük eşyaları bulunduruyordu.

Demirciler, atlara bakımda yardımda bulunmalarının yanısıra üstün yetenekleri sayesinde her türlü askeri ekipmanı tamir edebildikleri ve üretebildikleri için her türlü orduda lojistik zincirin can alıcı parçasını oluşturuyorlardı. Normal olarak gerçekten de sik sik bozulan bir sürü metal aletle çalışıyorsanız, etrafta bunları tamir edebilecek birinin olması kullanışlıdır.

 

DOKTORLAR

Devrimci Savaş sırasında tıbbi bilgi ve pratikler bugün oldukları duruma gelebilmek için ancak gelişmeye başlamıştı. Doktor ve hemşireler çok azdı, çoğu zaman resmi eğitimden yoksundular ve yalnızca çok azı herhangi bir uzmanlık alanına sahipti. Tedaviler çoğu zaman ilkeldi ve hala enfeksiyon tedavisinde kanamalara dair yüksek bir inanç vardı. (Bunun kesinlikle ise yaramadığını söylememe gerek bile yok.) Kullandıkları aletler bir işkencecininkinden pek de farklı görünmüyordu- ki bu onları bir dişçi ziyareti kadar korkunç yapıyordu.

Elbette ki, tip bilgisini takip etmede uygulanan bilimsel ilkelere derin bir ilgi beslemeye başlayan insanlar da vardı. Kolektif bilgi sayısını artırmak için bilgileri belgelemeleri ve bunu meslektaşlarıyla paylaşmaları – ki bu genel olarak iyi bir fikirdi – tedavi ve teşhislerin kalitesinin artmasına neden oldu. Ne yazık ki her şey çok yavaş ilerleri, yani eğer kendini kötü hissettiğin için söyle bir uğramak istiyorsan, bir kaç yüzyıl daha beklesen iyi edersin.

 

HANCILAR

Hanlar ve meyhaneler koloni yaşamının merkezindeydi. İnsanların buluşup yemek yedikleri, bir kaç bira içip önemli mevzular konuştukları bir mekan olmanın yanı sıra, buralar seyahat edenlere başlarını sokabilecekleri bir çatı, sıcak bir yatak ya da temiz bir yer, sıcak bir yemek ve çoğunlukla atlarına bakıcılık sunuyorlardı – ki bu çok iyi çünkü atınızın dışlanmış hissetmesini istemezsiniz.

Hancılar hem yerel hem de bölgesel olarak önemli bir figüre sahiplerdi çünkü alçak gönüllü isçilerden seferdeki generallere kadar bir çok insanla uğraşıyorlardı. Bu onları ana haber kaynağı yaptı: aldığı paranın hakkini veren her hancı, haninin çevresindeki herkesi tanır ve herkesin de onu tanıdığından emin olurdu.

 

 

MADENCİLER

Benjamin Franklin bir zamanlar “Kuzey Amerika’da maden falan yok” demişti ki bu çok aptalcaydı çünkü gerçekte vardı. Ancak ben size bunları, bölgede ÇOK maden olmadığını göstermek için anlatıyorum. Taşıma ücreti ve çıkarılan madenlerin taşınması gereken mesafe, en cesur kişiler dışında herkesin cesaretini kırıyordu ki bir Kolonilinin günlük yapması gerekenlere bakarsanız bu iş için ya çok girişimci ya da çok umutsuz olmanız gerekiyor.

Ancak Bağımsızlık Savaşı sırasında temel aletler (ve silahlar) için gerekli olan metal ithalatı sekteye uğramıştı bu yüzden madencilik önem kazandı. Madenlerin çoğundan bakır ve demir çıkıyordu. Madenciler çoğunlukla aşırı zor şartlar altında, Yerliler tarafından yağmalanma riski gibi, çalışıyorlardı. Bunlar genelde düşük maaşla çalışan ve başka bir iş bulamayan yabancılardı. Fakirliğin gözü çıksın.

 

ODUNCULAR

Ağaç işçiliği koloni yerleşmesinin sağlıklı olarak kalkınması için demircilikten sonra önemlilik açısından ikinci sırada geliyordu. Marangozlar ve doğramacılara ev inşasından mobilya üretimine kadar her alanda ihtiyaç duyuluyordu. Çeşitli araçlar kullanarak çok sofistike teknikler geliştirebilirler ve kolonidekilere, yontulmuş zıvanalar (kulağa çok süslü geliyor ama aslında bu iki tahtayı birbirine bağlamaya yarıyordu), oyulmuş pervazlar (ki gerçekten çok süslüydüler) ve karmaşık merdivenler gibi ağaçtan kabaca yapılmış sağlam ve dayanıklı eşyalar temin edebilirlerdi.

Tabii ki, günümüzde muhtemelen yarı bitmiş, “otantik” koloni görünümü için ekstra ücrete tabi olursunuz. Kolonidekiler ne kadar son moda olduklarını bilmiyorlardı.

 

TERZİLER

Kumaş 18.yy’da ithalatta en büyük yere sahip oldu, terzilik ise metropolitan alanlarda daha da uzun bir süre için en büyük ticaret kaynağı oldu. Togalarin modası yıllar önce geçince, terziler gerekli hale geldi ve herkes için kumaş, kıyafete dönüştü.

Terziler toplumun her kesiminden insanlarla: erkek, kadın, çocuk, zengin ya da fakir, ilgilenerek ölçülerini aldılar ve onlara uygun kıyafetleri ürettiler. Çoğu benzer dizayna sahipti; ancak yalnızca kullanılan kumaş giyen kişinin sosyal statüsünü belli ediyordu.

 

 

 

GEMİLER

 

THE PROVIDENCE

Providence İngiliz Tüccar Filosu’nun birçok gemisinden biriydi. Bu onu aslen bir ticaret gemisi yapar. Top taşıdığını farketmişsindir ama bu korsanlara karşı koruma içindi (ya da gerekli olursa gemiyi korsan gemisine çevirmek için.)

Gemi 1748’de inşa edildi ve İngiliz ve Kuzey Amerika kolonileri arasında bolca sefer yaptı. Gümrük bildirimlerine pek ilginç şeyler taşımamış: çay, melas ve elbiseler. Kaptanı aynı zamanda ortağı da olan ve tayfaları arasında zalimliği ve ekmeği çimdikle dağıtmasıyla ünlü olan Samuel Smythe idi.

Laf aramızda, bu tayfayı gemide tutmak için pek işe yarar bir yol değildir. Tayfaların çoğu huysuz ve tecrübesizdi. İdeal olarak morali yüksek tayfalar tercih edilir. Bununla birlikte bir 18. yy. gemisini kontrol etmekle ilgili pek bir şey bilmiyorsun, farkı hissetmeyeceğinden eminim.

 

 

THE AQUILA

Dış görünüşün seni aldatmasına izin verme – Suikastçiler’in eski amiral gemisine bakıyorsun.

Aquila 1749 yılında Fransa’nın Meme kentinde inşa edildi.

Sırıtma.

Zamanına göre tasarımı oldukça yaratıcıydı; hafif, hızlı ve boyutuna göre fazlaca ateş gücü taşıyabilecek kapasitedeydi. Aquila’nın hızına yetişebilecek bir yelkenli yapılabilmesi için on yıllar geçmesi gerekti. Bunun yanında geminin bazı dezavantajları da vardı. Kontrolü zordu ve deneyimli mürettebat istiyordu. Bu da demek oluyor ki Suikastçılar onu hakkıyla kullanan birini bulana kadar yeterince faydalanamadılar ve bu kişi Robert Faulkner’dı.

1754’te Aquila bir Tapınakçı gemisini fırtınanın içlerine kadar kovaladı ve tüm mürettebatıyla birlikte kayboldu – veya biz Tapınakçılar’ın öyle düşünmesini istedik. Gerçekte gemi çok az hasar almıştı ve onarılıp Suikastçılar’ın gizli silahı haline geldi. Ana limanlara uğramadan, hızıyla gelen sürpriz faktörünü kullanarak Tapınakçılar’ın işlerini yürüten gemileri taciz etmekte kullanıldı. Aquila’nın gerçeküstü özellikleri olduğuna inanıldı, doğu limanlarında adından “Kuzey Denizleri’nin Hayaleti” diye söz ediliyordu. Dedikodular mürettebatı hayaletlerden oluşan ve ani bir sisle belirip yine ani bir sisle yok olan hayalet bir gemi olduğundan bahsediyordu. (Bu ün Faulkner’ın eşsiz yeteneği ve bir gün bir deniz kızıyla evleneceğine inanan batıl inançlı denizciler yüzünden katmerlenmişti.)

Sonunda Tapınakçılar ne olduğunu anladı ama bir on yıl sonra. 1768’de üç İngiliz fırkateyni tarafından pusuya düşürüldü, çatışmadan kaçabildi ancak sığ suda karaya oturdu. İngilizler kayboldu diye peşini bıraktılar. Faulkner kaçıştan canlı kurtuldu ve daha sonra gemiyi Boston civarında bir özel plaja yedekte çektirdi. Connor onları bulana kadar burada kaldılar.

 

LA BELLADONNA

İşte ismi seksi olan bir gemi. La Belladonna Fransa resmi olarak savaşa girmeden önce Kıtasal Ordu’ya sağlık malzemesi taşıyan ilk gemilerdendi.

Geminin ilk ismi Belladonna değildi, Fransa’dan ayrılmadan önce gidiş yeri ve niteliğinin gizli kalması için yeniden boyanmıştı. Mürettebat Yüzbaşı Kumandan Auguste Le Moyne tarafından yönetilen Fransızlardan oluşuyordu. Geminin yükü USS Randolph’dan özel koruma alacak kadar önemliydi. Her nasılsa LeMoyne’nin kayıtlarına göre Randolph bir sabah geri dönmemek üzere gözden kaybolmuştu.

Şanslarına sonradan Connor’a denk geldiler.

 

 

 

USS RANDOLPH

USS Randolph Kıtasal Ordu için üretilen ilk gemiydi. Kongre yapımını 1776 yılının Aralık ayında emretti. 32 silahlı bir fırkateyndi ve kaptanı da bilinen Tapınakçılar’dan Nicholas Biddle’dı.

Geminin yapımı Temmuz 1776’da bitti ancak Biddle Ekim’e kadar kaptan olarak gemide yerini almadı. Sonrasında da gemi tecrübeli mürettebat sıkıntısı yaşadı ki aslen Philadelphia’da özgür bırakılan İngiliz mahkum denizciler tarafından kullanılacaktı. Randolph sonunda Şubat 1777’de demir aldı ve Mart’ta Charlestown’a direkleri kırık ve mürettebatı ateşten kırılmış olarak geldi. Ne yolculuk ama. Fazlası da var; ayrıca isyan da çıkmıştı ki bu sadece İngiliz denizcileri düşman için çalışmaya zorlarsan olur. Bu bir nevi doğalarına aykırıdır.

Geminin tamiri beklenenden uzun sürdü ve tamirat sürecinde direkleri iki kere yıldırım çarptı. Ondan sonra direklere paratonerler yerleştirildi. (Bunun neden daha önce yapılmadığını düşünebilirsin ancak paratonerler o zaman daha yeni keşfedilmişti.)

Randolph aslında askeri kariyerine Ağustos 1777’de Charlestown’dan ayrılmadan önce başlayamadı – Kongre’nin yapımını buyurmasından 1,5 yıldan fazla süre geçmişti.

 

HARP GEMİLERİ

Muhtemelen 18. Yüzyıl Deniz Savaşları hakkında fazla bilgin yok (çünkü herhangi bir şey hakkında fazla bir bilgin yok), bu yüzden işte karşılacağın gemilerin birkaçı:

FIRKATEYNLER – bunlar uzun ve üzerinde bolca silah bulunan hafif yelkenlilerdir, teknik detaya girmek istersen tam olarak 28 tane. Fırkateynler hafiftir ve kumandası oldukça kolaydır bu yüzden keşif ve tüccar gemilerine eskortluk yapmak için kullanılmışlardır.

GAMBOTLAR – Bunlar daha küçük ve genelde tek ve büyük bir silah taşıyan savaş gemileridir. Geminin ismi üzerindeki silahtan (ing. gunboat) gelir. Gambotları inşa edip toparlamak ucuzdur. Daha çok karadaki hedefleri vurmak için kullanıldılar. Ayrıca daha büyük bir gemi tarafından – mesela fırkateyn – kolayca imha edilebilirler ancak birkaç tanesi bir araya geldiğinde büyük bir gemiye ciddi zarar verebilir. Sayıların gücü. Ve tabii silahların. Daha çok silahların.

USKUNA – Amerikan Devrimi sırasında uskunalar hükümet korsanları tarafından tercih edilen gemilerdi. Hızlıca kaçmak veya düşman hatlarını yara almadan yarmak için kullanılabilecek en iyi gemiydiler. Günümüzde bu iş için jet skilerimiz var.

KALYON – Bu aslında sınıflandırmaya pek uymuyor ancak üzerinde çok fazla top taşıyan savaş gemileri için kullanılan bir terim. Göreceğin Manowarların çoğu büyük ve silahları üst üste dairelerde dizilmiş gemiler olacak. Temelde deniz savaşları kimin daha fazla topu üst üste dizip karşı tarafa daha çok zarar verebileceğiyle ilgilidir. Tabii ki düşman da aynısını deneyecektir. Genelde üzerinde en çok silah olan en büyük gemiler kazanır. Karmaşık değil ama Allah’tan işe yarıyor.

 

 

İCATLAR

 

CAM ARMONİKA

Bu Benjamin Franklin’in icat ettiği bir çalgı. Bu fikir aklına Londra’da bir şovda su dolu şarap şişeleriyle müzik yapan birisini gördüğünde gelmiş. Görünüşe göre o zamanlar eğlence sektörü pek gelişmemiş.

Çalgının prensibi armonikayla aynı, birbirine tutturulmuş çanaklardan oluşuyor. Çanakları çevirmek için bir pedal kullanılıyor, çalmak içinse ıslak parmakları dönen çanakların kenarına sürtmek gerekiyor.

Armonika sahneye ilk Londra’da 1762’de çıktı ve bir süreliğine popüler oldu – kısmen Mozart’ın kendisi için iki parçalık bir eser yazdığı Almanya’da. Her neyse, başarısı çok kısa süreli oldu sebebi de muhtemelen sesinin büyük konser salonlarında dinlenebilecek kadar yükseltilememesiydi.

Tabii ki bu açıklama biraz yavan kalıyor. Bu yüzden ben daha dramatik olan alternatif açıklamayı tercih ediyorum: çalınması yasaklandı çünkü deliliğe yol açıyordu.

Birisi beni zorla oturtup dinletmeye kalkışsa zihnimin derinlerine inerdim herhalde. Zayıf yönlerimden biri de gaydalar, belki de yolu yarılamışımdır ha?

 

FRANKLIN SOBASI

18. yüzyılda evleri ısıtmak sorundu. Az veya çok ateşe ihtiyaç vardı – ateşi yakacak bir yerle tabii – ancak ateşlikler yetersiz, dumanlı ve arkası duvara dayalı olmak zorundaydı, bu da demek oluyor ki ısının bir kısmı ev yerine duvarı ısıtmaya gidiyordu. Şehri ısıtmak için gereken odun miktarı yüzünden hızla azalan ormanlara değinmeme gerek yok herhalde (evet, insanlar 1700’lerde bile ağaçları korumaya çalışıyordu – işe yaradı, değil mi?)

Bu, soruna Benjamin Franklin’in çözümüydü, mütevazi bir şekilde adını da Franklin’in Sobası koydu.

Soba esasen içinde ateş yakılan ve duvarın dibinde olmak yerine odanın ortasına konabilen metal bir kutudur. Franklin’in dizaynına göre, geleneksel ateş yakılan yerlerin 1/4’ü kadar odun harcayan bu icat iki katı ısı veriyordu. Ayrıca etrafa nadiren kıvılcım saçma şansı vardı ve bir kıvılcım bile bütün evi yakmaya yeter. İtiraf etmek lazım, herhangi bir ısıtma sisteminin avantajı da buradan gelir.

Franklin’e icadının patentini almasını önerdiler ancak o insanların icadından bedavaya yararlanabilmesi için kabul etmedi. Bu onun ne kadar hayırsever biri olduğunu gösterir, ancak diğerleri bu kadar insani değerlere düşkün değildi. Londralı bir tüccar sobanın modifiye edilmiş bir versiyonunun patentini aldı ve satışından bir servet kazandı.

Bu da dünyanın internetten önce bile ibnelerle dolu olduğunun bir ispatıdır.

 

ELEKTROSTATİK JENERATÖR

Elektrostatik jeneratör bilimsel deneylerde kullanılmak için statik elektrik üreten bir aygıttır. İşin aslı, isminin Elektrostatik Jeneratör olmasının sebebi de bu zaten. Bu detaylı makine bilim müzelerinde görülenlerinin erken örneklerindendir – bilirsin, şu çocukların saçlarını dikip kabartan şeyler var ya (ki bu da onlara bilimin eğlenceli bir şey olduğunu gösterir!1!)

Tabii 18. yüzyılda müzeleri dolduracak kadar bilimsel alet edevat yoktu, elektrostatik jeneratörlerin kullanımı kısıtlıydı – ta ki üretilen elektriği depolayabilen Leyden Şişesi’ne kadar.

 

LEYDEN ŞİŞESİ

Hepimiz şişeleri severiz, değil mi? Bu şişe de elektriği depolamak için kullanılan ilk araçlardandı – elektrostatik jeneratör tarafından üretilen elektriği. Benjamin bunları deneylerinde bir cins ilkel pil olarak kullandı. Bu şişe Pieter van Musschenbroek isminde bir bilimadamı tarafından 1745’te Şimdi Hollanda’da olan Leyden’de icat edildi. İsmine de Leyden Şişesi dendi çünkü kim van Musschenbroek’in Şişesi desin ki? Daha çok hastalık ismi gibi duruyor.

Leyden Şişesi’nin tasarımı basit, bunda icadın temelde şişeden oluşmasının büyük etkisi var. İçten ve dıştan metal folyoyla kaplanmış bir şişe ancak elektriğin anlaşılmasında büyük bir adım çünkü bilimadamlarına çalışacak bir şey veriyor. Bundan önce, bilimadamları elektriği üretebiliyordu ama depolayacak yerleri yoktu, yani pratik olarak.

Yerinde olsam şişenin etrafındayken dikkatli olurdum, sağlam bir şok yiyebilirsin.

Üzerinde düşün, bir dene. Hadi. Unut gitsin söylediklerimi.

 

GÜNEŞ SİSTEMİ MODELİ

Bu model Dünya, Ay ve Güneş’in izlediği yolları gösterir, boyutuna göre diğer gezegenleri de gösteriyor olabilir. Bu modeller 18. yüzyılda toplantılarda kullanılmak üzere popüler oldu. Bir İngiliz beyefendisinin kütüphanesi bunlardan bir tane olmadan tamam olmazdı.

 

AYNAGÖZ

Aynagöz’ü Avrupa’da gördüğü benzerlerine bakarak Franklin icat etti. Üç parça aynanın ikinci kat penceresine asılmasından oluşur. Pencereden baktığında kapının önünde kim var görebilirsin – yüksek ve kısıtlı Philadelphia evlerinde bu zor bir şeydi. Elbette birkaç ayarlamayla komşunun kapısı da izlenebilir.

Aynagözler Philadelphia’da günümüzde de kullanılıyor, sebebi muhtemelen kapıda kimin olduğunu bilmenin faydası ve komşuyu dikizlemenin modasının asla geçmemesi.

 

WATT’IN BUHAR MAKİNESİ

Bu motor 1763 – 1776 arası üzerinde çalışan James Watt’a ait. İcat edilen ilk buharlı motor değil – tasarımı 1712’de icat edilen Newcomen Motoru’na kadar gidiyor. Yine de Watt’ın makinesi gerçekten işe yarayan ilk buhar makinesi olarak kabul ediliyor.

Watt’ın motorunun diğerlerine göre iki avantajı vardı. İlki: daha az basınçla çalışması, bu da basınç yüzünden oluşan patlamaların daha az sıklıkla yaşanmasını sağlıyordu (basınç yüzünden oluşan patlamalar çok can sıkıcı olabilir). Diğeri ise kömür israf etmemesi ki o zamanlar kömür günümüzün benzini gibi pahalıydı. Tasarımı öyle başarılıydı ki bir yüzyıl daha önemli bir değişim olmadan kullanıldı.

 

UÇURTMA VE ANAHTAR

Franklin’in en ünlü olduğu konu bir uçurtmaya anahtar bağlaması ve onu fırtına bulutlarına doğru uçurmasıdır.

İçine birazcık bilim katmadan, bu aslında tek başına pek karışık sayılmaz.

O yüzden işte yapmaya çalıştığı şey: elektriksel bir etki almak ve bazı teorilerini bu yolla ispatlamaya çalışmak (şimşek elektrik yüklüdür, bu zamanımızda bilinen bir gerçek ancak o günlerde ispatlanmamıştı). Deney başarılı oldu, uçurtma elektrik yüklendi ve birisi anahtara dokunduğunda kıvılcımlar görülebiliyordu.

Popüler mite göre Franklin uçurtmayı fırtınanın ortasına doğru uçurmuş ve ona yıldırım çarpmıştır. Bu tamamen yanlış, çünkü o zaman Franklin’in ölmüş olması gerekirdi. Veya popüler çizgi romanlara bakarsak da saf elektrikten oluşan bir süper kahramana dönüşmüştür ki tarih kitaplarının hiç biri bunu yazmaz.

Dur bakayım. Şuralarda bir yerlerde olacaktı.

 

JOSEPH PRIESTLEY’İN SODA ALETİ

İlk içilebilir soda vaiz, bilimadamı ve Franklin’in arkadaşı olan Joseph Priestley tarafından üretildi. Priestley, Leeds, İngiltere’de bir bira fabrikasının tam yanında yaşadı… ki bu kulağa bayağı kullanışlı geliyor ama işin aslı evin maya ve malt kokması demek. Ayrıca Leeds’te bulunduysan maya kokmanın orada ne kadar havalı olduğunu da bilirsin

Aslında Leeds’te giyinik olmak bile havalı olmak için yeterli sebeptir.

Priestley’nin bira fabrikasındaki fıçıların üzerinde deney yapma yetkisi vardı – sağlığı tehdit eden bir durum ancak zamanında pek farkedilmemiş gibi. Bir kase suyu fabrika gazlarına tuttuğunda suyun demlenip kabarcıklar çıkardığını gördü.

Bu yeni meşrubatı arkadaşlarına göstermekten gurur duydu ancak para kazanma potansiyelinin farkına varamadı(veya umursamadı). Yumuşak içeceklerin üretimi geleceğin para sahibi buluşçularına kaldı.

 

 

SİHİRLİ FENER

 

I. TANRI VE DİN HAKKINDA

*mason*Bir Mason görev süresinde -TÜM ŞARTLAR ALTINDA- AHLAK KURALLARINA UYMAK VE DENGELİ OLMAK zorundadır; ve Sanatı doğru anlarsa, asla aptal bie ateist veya dinsiz bir sefih olmayacaktır. Ama eski zamanlarda, o ülkenin veya ulusun, her neresiyse, dini olmak için her ülkede, TÜM DÜNYADA, Masonlar baştaydı, fakat şimdi tek çarenin sadece bütün insanların kabul ettiği dine, özel düşüncelerini kendilerine saklayarak, onları mecbur bırakmak olarak düşünülüyor; bu, iyi ve doğru veya onurlu ve dürüst insan olmak, hangi mezhep olursa olsun, BATININ HIRİSTİYANLIĞI veya DOĞUNUN BUDİZMİ olmaktır, bu farkedebilir; bunun sayesinde masonluk Birliğin Merkezi ve ebediyen uzakta kalması gereken insanların arasındaki dostluğu kazanmanın anlamı olur.

 

II. MEDENİ HAKİM HAKKINDA, ÜST VE AST

*mason*BİR MASON SİVİL GÜÇLER ALTINDA BİR BARIŞÇIL BİR BİREYDİR, nerede yaşarsa veya çalışırsa çalışsın, ve hem Ulusun huzur ve refahına karşı hiçbir entrika ve komplo hakkında endişelenmemelidir, hem de yüksek sulh yargıcına karşı sorumsuz davranmamalıdır; çünkü Masonluk her zaman savaş, katliam ve karmaşa tarafından yara almıştır, BU YÜZDEN YÜKSEK KESİMDEKİ KRALLAR VE PRENSLER Zanaatkarları cesaretlendirmeye eğilimlidir çünkü barışseverlikleri ve bağlılıkları ve bu yüzden düşmanlarının kusur bulmalarına cevap olurlar ve Kardeşlik Onuruna yükseltilirler, BARIŞ ZAMANINDA GÜNEŞ BATTIĞINDA KİMİN YILDIZI PARLARSA. Böylece eğer bir Kardeş ülkesine karşı asice davranırsa, asiliği desteklenmez, YİNE DE ONA HERHANGİ MUTSUZ VEYA HAKLI BİRİ GİBİ ACINIR; ve, eğer Sağdık Kardeşlik’e başka bir suçtan hüküm giymediye asiliğini reddetmek ve bir süre boyunca devlete karşı hiçbir politik kıskançlığa içerlememek ve dayanmamak zorundadır, onu Loca’dan atamazlar ve Loca’ya bağlılıkları feshedilemez.

 

III. LOCALAR HAKKINDA

*mason*BİR LOCA, MASONLARIN TOPLANDIĞI VE ÇALIŞTIĞI EN YÜKSEK YERDİR; Bu yüzden bu toplanma veya usulen organize olmuş Mason Topluluğu, Loca olarak isimlendirilir ve her Kardeş birinin üyesi olmak ve BİREY VE ONUN KANUNLARI VE GENEL AYARLARININ DENGESİ ALTINDA OLMAK zorundadır. Bu hem bireysel hem de geneldir, ve en iyi uyularak anlaşılabilir, ve Genel veya Büyük Loca’nın bu konuya ekledikleri kurallara. Eski zamanlarda, hiçbir Usta veya Takipçi, özellikle katılması istendiği zaman sert kınamaya maruz kalmadan bulunmamazlık edemezdi, Usta’nın yada Muhafız’ların onu engellemesi gerekene kadar.

Bir LOCA’ya üye olarak kabul edilen bireyler İYİ, DOĞRU VE DÜRÜST, özgür doğumlu, yetişkin ve akıllı bir yaşta olmalıdır, hiçbir köle üyeliğe alınmaz, HİÇ BİR KADIN GİREMEZ, iyi rapor edilmişlerin dışında ahlaksız yada rezil kimseler alınmaz.

 

IV. ÜSTATLAR, BAŞKANLAR, ÜYELER VE ÇIRAKLAR

*mason*Masonlar arasındaki tüm atamalar sadece gerçek değer ve kişisel erdemle temellendirilmiştir; böylece Lordlara iyi hizmet edilebilir, ne tarikat üyelerini utanç duyabilir ne de asil zanaat hor görülür: Bu nedenle hiçbir Usta veya Muhafız kıdemi yüzünden seçilmez, SADECE HERŞEYİ GÖREN GÖZ TARAFINDAN GÖRÜLEN ERDEMİYLE SEÇİLİR. Bunları yazarak anlatmak zordur ve her Kardeş, Yerine katılmalı ve bunları DOĞUNUN İKİ BAŞLI KARTALININ HUKUKİLEŞTİRDİĞİ BİRLİĞİ ÖZGÜN BİR BİÇİMDE öğrenmelidir: Sadece Adaylar, hiçbir Ustanın, eğer işe almak için yeterli değilse Çırak almaması gerektiğini bilebilir, ve Ustasının Lorduna hizmet etme sanatını öğrenmeye engel olacak vücudundaki bir sakatlık veya engel olmayan mükemmel bir genç değilse, ve bir Kardeşi KRALLARIN AHLAKİ STANDART VE HAKLARINA sağdık yapmaya, ve sonra Dost serbest mason süresini doldurunca, uzun süre Ülke’nin yönetiminde yer almışsa; ve düzgün aileden gelmiş olsa bile; böylece, bunun tersi olunca bir Muhafız olma onuruna erişebilir, ve sonra Loca’nın Ustası, Büyük Muhafız, ve Erdemine göre sonunda tüm Loca’ların büyük Ustası bile olabilir.

Hiçbir Kardeş serbest masonluk kısmını bitirmeden Muhafız olamaz; bir Muhafız olmadan Usta olamaz, bir Loca’nın Ustası olmadan Büyük Usta olamaz, seçimlerden önce özgür masonluk yapmadan Büyük Usta olamaz, ayrıca asil doğumlu olmalı yada bir beyefendi yada saygı duyulan bir alim yada meraklı bir mimar veya başka bir sanatçı, dürüst bir aileden gelmiş ve Loca’ların fikirlerindeki erdeme benzer biri olmalıdır. Ve daha iyi, daha kolay ve Ofisinin boşaltımı sırasında daha onurlu olması için Büyük Usta, kendi temsilci Büyük Usta’sını seçme gücüne sahiptir, bu kişi sonra veya daha önce belli bir Loca’nın Usta’lığını yapmıiş olmalıdır, ve Büyük Usta’nın, yani asilin yaptığı her şeyi yapma ayrıcalığına sahiptir; bu asilin mevcut olması veya bir mektupla otoritesine itiraz etmesi dışında.

Bu Yöneticilere veya Valilere, eski Loca’nın üs ve astlara, tüm tarikat üyeleri tarafından alçak gönüllülükle, saygıyla, sevgi ve canlılıkla TÜM MASONLARIN KARDEŞLİK ALTINDA OLMASI HAYALİYLE eski vazife ve ayarlamalara göre itaat edilmelidir.

 

V. ZANAAT YÖNETİMİ HAKKINDA

*mason*TÜM MASONLAR GÜNEŞİN ALTINDA DÜRÜSTÇE ÇALIŞMALIDIR, bu Kutsal Günlerde şereflice yaşamak olabilir; ve Ülke’nin kuaralları veya Göreneklerin onalyladığı günlerde.

Altında çalışacak kişilerce Usta olarak hitap edilecek dost zanaatkarların en usta olanları, usta veya Tanrı’nın işinin gözetlemecisi tarafından seçilecek veya atanacak. Zanaatkarlar tüm kopya dillerden uzak durmalı ve birbirlerine Kardeş ve Dost dışında başka bir gücendirici söz söylememelidir; ve kendilerine Loca içinde veya dışında kibar davranmalıdır.
Usta, açgözlüğe izin olduğunu bildiğinden, Tanrı’nın işini mümkün olduğunca mantıklı bir biçimde üstlenmelidir, ve mallarını kendisininmiş gibi harcamalıdır; ama gerçekten hak etmiş olsa bile hiçbir Kardeşe veya Çırağa ücret vermemelidir. Hem Usta hem de MASONLAR YASAL ÜCRETLERİNİ DOĞRU ALIRLAR, Tanrı’larına sağdık olmalıdır ve dürüstçe işlerini bitirmelidir, bu ne görev veya yolculuk; ne de yolculuk gereken bir görevi iş olarak almak olamaz.

Kimse, bir kardeşin refahını kıskanamaz, ayağını kaydıramaz yada İşinden alıkoyamaz, Eğer işi aynı şekilde bitirmeye gücü yeterse; onun başladığı dizaynları ve planları tamamen tanımadığı sürece Tanrı’nın karını almak için KİMSE BAŞKASININ İŞİNİ BİTİREMEZ.

Bir Dost Zanaatkar, Usta’nın altında bir muhafız olarak çalışmaya başladığındar, hem Usta’sına hem de dostlarına dürüst olmalı, Usta’nın yokluğunda İşe dikkatlice göz kulak olmalı; ve tüm tarikat üyeleri ona uymalıdır.

Bütün masonlar, homurdanmadan ve baş kaldırmadan uysalca ücretlerini almalıdır ve İş bitmeden, Usta’sını bırakmamalıdır.

Genç bir Kardeşe, Yargılama aletlerini bozmaması için ve kardeş sevgisini arttırmak ve devam ettirmek için iş öğretilmelidir.

Çalışırken kullanılan bütün aletler Büyük Loca tarafından sağlanmalıdır. Hiç bir emekçi Masonluğun İşine alınamaz ve önemli bir durum olmadığında, serbest masonlar bu serbest olmayanlarla iş yapamaz; VE HİÇKİMSE EMEKÇİLERE VE KABUL EDİLMEMİŞ MASONLARA KARDEŞLİĞİ VEYA DOST MASONLUĞU ÖĞRETEMEZ.

 

VI. DAVRANIŞIN, VIZ:

*mason*1. Başlarken, Loca’da

Usta’dan ayrılmadan özel komiteler kuramaz ya da özel sohbetler yapamaz, yada cıvık veya münasebetsiz hiçbir şey hakkında konuşamaz, yada Muhafızların Ustasının veya Usta’yla konuşan bir Kardeşin sözünü bölemez: LOCA CİDDİ VE DİNSEL BİR KONUYLA İLGİLİYKEN KENDİNİZE KOMİK BİR ŞEKİLDE VEYA KÜÇÜK BİR DALKAVUK GİBİ DAVRANAMAZ; her ne bahaneyle olursa olsun uygunsuz dil kullanamazsınız, ancak Usta’nıza, Muhafızlara ve Dostlara ibadet sunmalısınız.

Eğer herhangi bir şikayet gelirse, suçlu bulunan Kardeş, tüm tartışmalarda uygun ve işin ehli olan Loca’nın hüküm ve kararlarının önüne çıkmalıdır (sen onu Büyük Loca’ya götürmediğin sürece), ve bu refere edilenlere, Tanrı’nın işi bu arada engellenmediği sürece belirli bir merciye gidebilir; ama Masonluğu ilgilendiren şeylerle, Locaya bariz olan kesin bir gereklilik olmadığı sürece Yasa’ya gitmemelisiniz.

2. Loca bittiğinde ve tarikat üyeleri daha ayrılmadığında yapılacak davranışlar

Masum bir neşeyle keyfine bakabilirsiniz, aşırılığa kaçmadan birbirinize Yeteneğe göre davranışlarda bulunabilirsiniz yada bir Kardeşi isteği dışında yemeye veya içmeye zorlayabilirsiniz, yada bir yere gitmesi gerektiğinde onu engelleyebilirsiniz, yada saldırgan davranışlarda veya sözlerde bulunabilirsiniz, yada bu Harmonimizi tahrip ettiğinden ve alkışı hak ede Amaçlarımızı bozacağından basit ve serbest bir sohbet sırasında yasaklanabilir. Bu nedenle hiçbir kişisel darılganlık ve çekişme Loca’nın Kapılarından içeri girmemelidir, Dinle ilgili veya Milletlerle veya ülke politikasıyla ilgili çekişmeler hiç hirmemelidir, biz sadece Masonlar olarak, KALAN TÜM MİLLETLERE KATOLİK DİNİNİN, Şivelerini, Akrabalıklarını ve dillerini olarak varız ve biz Loca’nın refahına henüz uygun olmayan ve olmayacak tüm politikalara karşı olmaya karar verdik. Bu vazife tamamen yasaklanmıştır; ama özellikle İngiltere’deki ıslahattan beri veya Roma birliğinden ayrılan bu milletlerden sonra.

3. Tarikat üyelerinin, Loca kurulmadan, yabancı birileri yokken buluştuğunda yapacakları davranışlar

Birbirinizi düzeyli bir şekilde selamlamalısınız, tanıştırılırken, birbirinizi Kardeş diye çağırarak, görünmeden veya duyulmadan ve birbirinize yaklaşmadan, eğer bir Mason olmasaydı herhangi bir Kardeşe duyulan saygıya aykırı davranmadan çözüm olacak karşılıklı talimatlar vermelisiniz Çünkü tüm Masonlar, tarikat üyeleri olarak eşit seviyededir, yine de Masonluk eskisi gibi bir adamdan Onur almamaktadır; dahası, Onur almanın aksine, özellikle Kardeşliğin iyiliğini istiyorsa, hak eden kişi onurlandırılır ve tüm sahte dillerden kaçınır.

4. Mason olmayan yabancılrın yanında yapılacak davranışlar

Sözlerinize ve duruşunuza dikkat etmelisiniz ki en zeki insan bile samimiyete uygun olmayan şeyleri keşfedemesin veya bulamasın ve bazen konuşmaları başka yöne çevirmelisiniz, ve bunu saygıdeğer birliğin onuru için sağduyulu bir biçimde başarmalısınız.

5. Evinizdeki ve mahallenizdeki davranışlar

Pensip sahibi ve zeki biri gibi davranmalı; özellikle ailenizin, arkadaşlarınızın ve komşularınızın Loca’nın ilgilerini öğrenmelerine izin vermemelisiniz, ama kendinizin ve eski Kardeşliğin onurunu zekice göz önünde bulundurmalı, burada yazmayan sebeplerden dolayı Loca bittiği zaman birlikte çok vakit geçirmeden veya evden uzakta çok vakit geçirmeden ve açgözlülük ve sarhoşluktan uzak durarak sağlığınızı da göz önünde bulundurmalısınız ki aileniz üzüntü duymasın veya yaralanmasın, siz de çalışmaktan alıkonmayın.

6. Garip davranan bir Kardeşe yapılacak davranışlar

Onu, sağduyunuzun gösterdiği şekilde dikkatlice gözlemeli ki küçük görerek ve alya ederek reddedeceğiniz ve Bilginin imalarını göstermekten kaçınmanız gereken bir cahil, bir taklitçiyle karşı karşıya kalmayın.

Ama eğer onun gerçek ve hakiki bir kardeş olduğunu anlarsanız, ona saygıyla davranmalısınız; ve eğer bir ihtiyacı varsa, eğer yapabiliyorsanız onu rahatlatmalı yada nasıl rahatlayacağını göstermelisiniz; bazı günler onu görevlendirmelisiniz yada onu görevlendirilmek için tavsiye etmelisiniz. Ama yeteneğinizin ötesinde bir şey yapmakla yükümlü değilsiniz, aynı Durumda olan fakir insanlardan daha iyi ve doğru bir fakir bir Kardeşi seçebilirsiniz.

Son olarak, Gözlemlemek zorunda olduğunuz bu görevler, ayrıca size başka bir yolla önerilecektir; Kardeşlik sevgisini, KURUM VE EBEDİYEN GİYİLECEK TACI, bu eski birliğin bağlılığı ve şanını ilerletmek, atışmalardan ve çekişmelereden, iftira ve dedikoddan kaçınmak ve diğerlerinin herhangi dürüst bir kardeşe iftira atmasına izin vermeyerek, ona karakterini savunaraki onur ve güvenliğinizle tutarlı olduğu sürece tüm iyi niyetlerinizi sunmalısınız, daha ötesini değil. Ve eğer bunlardan biri sana zarar verirse kendinizin veya onun Loca’sına baş vurmalı ve oradan üç aylık Büyük Loca’ya ve oradan da övgüye değer yol gösterici olan yılık Büyük Loca’yabaşvurabilirsiniz ama dava, başka türlü sonuca varırsa, Usta ve takipçilerin dürüst ifadeleri dinlenerek seni YABANCILARLA DOĞRU ADALETE- VEYA YANLIŞ- GİTMEN ENGELLENEBİLİR veya sen hızlı bir dava süreceni kışkırtılablirsin, böylece Masonluk durumuna daha fazla canlılık ve başarıyla itaat edebilirsin; ama kardeşlere, hukukçu dostlara saygıyla, Usta ve Tarikat Üyeleri nazikçe, çekişen Tarikat Üyeleri tarafından arz edilmesi gereken arabuluculuğu teklif etmeli ve eğer bu arz ediş uygulanmazsa, sürece veya davaya öfke ve gazez (yaygın anlamda değil) olmadan, kardeşlik sevgisini ve iyi niyeti engelleyebilecek şeyler söylememeli ve yapmamalısınız. Bu gördüğünüz şeyler, gerçek Mason’ların, Dünyanın başlangıcından beri yaptığı ve zamanın sonuna kadar yapacağı Masonluğun yararlı etkileridir.

Amen, Tanrı’nın dediği olur.

 

Fazlasını Oku

AC3 Veritabanı / Belgeler

 GAZETELER

 

BOSTON KATLİAMI

Kral Caddesi’nde katliam.

Eminim ki okuyucularımız geçen Pazartesi olanları iyi bilir, bir süvari bölüğü Gümrük Binası’na varmadan tertiplenip kalabalığa ateş açtılar ve 4 kişiyi öldürüp birçok insanı yaraladılar. Okuyucularımız bu trajik hadisenin ayrıntılı bir hesabını bekliyordu; ama olmamız gerektiği kadar ihtiyatlı olmamızı mazur göreceklerini umuyoruz, halk bu durumu deşmek niyetinde değil ya da nispi temsil sisteminin uygulanmasını istemiyorlar. Buna rağmen, birkaç olay kanıtlanabileceğe benziyordu.

Kasabanın bazı erkekleri ile Gümrük Binası’ndaki bir muhafızın arasında çıkan münakaşanın ardından, sayıları gittikçe artan bir güruh kavganın olduğu yere geldi ve muhafıza öfkeyle bağırdı.  Aynı şekilde kalabalıkça bir topluluk Kral Caddesi’nde toplandı. Yüzbaşı Thomas Preston, Ana Muhafız Binası’ndan  askerlerinin sıkıntıda olduğunu fark etti ve binadan süngü kuşanmış bir grup askerle ayrıldı. Askerler geldi, insanları süngüleriyle ittirdi, yol açın diye bağırdı! Kalabalık askerlerle alay ediyordu, “Ateş et! Sakın ha ateş etme!” diye bağırıyordu. Daha fazla kar topu atılmaya başladı ve birisi “Allah belanı versin, ateş et!” diye bağırdı. Askerlerden biri ateş etti ve sopası olan bir vatandaş askerin eline olanca gücüyle vurdu ve elindeki tüfeği yere düşürdü; ileri atıldı, Yüzbaşı’nın kafasına bir darbe indirmeye çalıştı ama yumruğu Yüzbaşı’nın şapkasını sıyırdı; o da kolunun üzerine oldukça ağır bir biçimde düştü. Buna rağmen askerler yedi, sekiz ya da başkalarının dediğine bakılırsa on bir silahının mermisi bitene kadar ateş etmeye devam etti.

Bu ölümcül manevranın ardından üç adam vuruldukları yerde öldü, iki adam da can çekişiyordu;  ama İngiliz askerlerinin zalimlik seviyesi ortaya çıkınca bu askerlere bir şey gösterdi, Hannover Hanedanı operasyonu yönettiğinden beri insan katlini ve insan yaralamayı ortadan kaldırmayı üstlenenler, ateş açmaya ya da birilerini süngülerinin ucuyla ittirmeye niyetlenmişlerdi. Ölüler –

Oracıkta ölen Bay Samuel Gray kafasına bir kurşun yemiş ve kafasının büyük bir kısmı dayak yemekten dolayı çatlamış.

Crispus Attucks adındaki melez birisi de oracıkta öldü. Göğsünde iki kurşun varmış, birisi göğsüne girmiş, diğeri ise akciğerinin sağ lobuna saplanmış ve karaciğerinin çoğu da berbat durumdaymış.

Yüzbaşı Morton’un gemiden arkadaşı olan Bay James Caldwell, sırtına saplanan iki kurşun sonucu öldü.

Bay Samuel Maverick, dul Maverick’in gelecek vaad eden on yedi yaşındaki genç oğlu ve Bay Greenwood’un çırağıydı. Karnından yediği kurşun sırtından çıktı, ertesi sabah da hayata gözlerini yumdu.

Queen Caddesi’ndeki deri pantolon yapan Bay Field’ın yanında çalışan, 30 yaşlarındaki Bay Patrick Carr’ın kalçasının kenarına bir kurşun saplandı ve dışarı çıktı ama Bay Field’ın vücudu buna dayanamadı ve vefat etti.

Bazılarının da ameliyat edilmesi gerekti, kemikleri kırıldı, vücutlarındaki kurşunlar çıkarılamadı ve bazıları da kan kaybından dolayı acı çekti.

Vali Hutchinson kasabayı sakinleştirmek için çabaladı. Olayda adı geçen Yüzbaşı Preston’ın ve tabi ki olaya bulaşan askerlerinin soruşturma yapılana ya da bir emir çıkana kadar tutuklanmasını emretti.

 

BOSTON ÇAY PARTİSİ

Çay kutuları yok edildi. 16 Aralık Çarşamba günü Boston’daki Griffin’in Limanında yaşanan en ilginç ve fark edilebilir olay.

Kızılderililer gibi yüzlerinde boyalar olan ve her biri geyik derisi giyinmiş bir topluluk limanda Dartmouth, Eleanor ve Beaver adlı gemilere sırasıyla çıkmaya çalıştı. Bu kızılderililer, yada her kimseler, görgü tanıklarının genel olarak ifadelerine göre bu olayı yapanlar yanlarında Tomahawk olarak adlandırılan baltalar bulunduruyorlardı.

Bu gemiler içlerinde 300-400 arası çay kutuları bulunduruyorlardı. Bu gemilerin kaptanlarının halka yaptıkları açıklama ile eğer asiler, ki Bostonlılar tarafından hoş karşılanıyorlar, çayın kıyıya taşınmasına karşı koymamalarını, eğer karşı koyarlarsa karşılık verileceğini, ve bu karşılığı toplarla yapacaklarını belirttiler.

Gemiye çıktıklarında, muhtemel kızılderililer kargo kapaklarını açtılar ve çay kutularını dışarı çıkarttılar ve güverteden attılar, ama öncesinde ilk olarak kutuları tomahawkları ile parçaladılar ki su çayları daha çok etkilesin. Yaklaşık üç saatte gemilerdeki tüm çayları denize attılar. Bu süreçte bazı Boston vatandaşları çaylardan bazılarını kendi aileleri için almak istediler ve bunun için birkaç girişimde bulundular. Bunu yapabilmek için, fırsatlarını beklediler ve bu fırsatı yakaladıklarında geminin dağınık güvertesinden alabildikleri çayı alıp ceplerine koydular. Bazıları bunu yapmaya çalışırken muhtemelen kızılderili olan adamlar tekmelendiler ve yuhalandılar.

O gün erken saatlerde, Suffolk bölgesi vatandaşlarının Boston,Old South’da düzenlediği bir toplantı vardı, bu toplantının amacı çayın limana indirilmesini engellemek için neler yapılabilir, veya insanların bu işten nasıl uzak tutulacağıydı. Toplantıda Vali Hutchinson’a yollanan araştırma sonucunda hiçbir tatmin edici sonuca varılamadı, ve Bay Adams sonuç olarak şu karara vardı ve bu karar “toplantı ülkeyi kurtaracak daha ileri birşey yapamaz.”

Bu çay kutuları dışında gemiye herhangi bir zarar verilmedi. Çayı yokedenler tüm kutuları denize attıktan sonra gemi güvertelerini çay yapraklarından temizlerken görüldüler.

 

PAUL REVERE’NİN GEZİNTİSİ

Milislerin yükselişi.

Son olaylar gürültülü ve çarpıcıydı, eğer büyük efor sarfeden bazı biniciler kasabayı ve gönüllü askerleri uyarmamış olsalardı bu zafer kazanılamazdı.

Bu biniciler,bu arada şefleri Bay Paul Revere ve Bay William Dawes, o gece Lexington’a bir alayın gideceğini bilen  Dr. Joseph Warren tarafından yollanmıştı, ve bu alay tüm geceyi orda geçirecek olan Hürriyetin Çocuklarının liderlerini yakalamak için yollanmıştı. Nizamiler o sırada gizlenen silahları güvenlik altına almak için Concord’a ilerliyordu, Barrett’in Çiftliğindekiler de dahil.

Dr. Warren mesajının bucaklara ulaştırılamaması riskini alamazdı. Hızlı ve kesin bir şekilde amacına ulaşmak için mesajı farklı birçok yol ile yolladı. Başlangıç olarak, Bay Dawes Boston köprüsünü kullanarak Boston’ı terk etti, Roxbury yoluna devam ederken karşılaştığı engelleri kurnazlığı ile geçti. Hemen ardından Bay Revere Yüzbaşı Pulling’den Old North’daki lambaları yakmasını rica etti, bu Charlestown’a Nizamilerin oraya doğru yolda olduğunu göstermek için bir sinyaldi. Revere kendisi HMS Somerset’in başında olma, Charlestown’a kendisi gitme ve ordan Lexington’a direk gitme şansını elde etti. Revere gidiş yolunu durmadan değiştirdi böylece gece devriyelerine oyl boyunca yakalanmadı. Sonuçta, iki binicide Lexingtona ulaştı Samuel Adams ve John Hancock’u Nizamilerin gelişi hakkında uyardı.  Samuel Prescott, Revere ve Dawes Concord’a giderken askerlerle karşılaştı. Dawes atını kaybetti ve Lexington’a yürüyerek döndü. Prescott atını duvara doğru cesurca sürdü Concord’a ulaştı ve gönüllü askerlere haber verdi. Revere yakalandı ve hayatı tehdit edildi. Askerler Concard’ın tepelerinden gelen silah seslerini duyunca savaşa katılmak için koştular işte o zaman Revere özgürlüğüne kavuştu.

Ama Bay Revere’nin macerası henüz bitmemişti.  Lexington’a dönerken John Hancock’u gelen askerlerle savaşmak için hazırlanırken ve bir subay olarak görünce şaşırdı. Revere Bay Hancock’u yerinin savaş alanı olmadığı konusunda ikna etmeye çalıştı. Revere başarılı oldu ve Bay Hancock ve Bay Adams daha güvenli bir yere gittiler, ama askerlerin yaklaşması nedeniyle yanlarında kongre kağıtlarını getirmekte başarısız oldular. Bay Revere bu kağıtları askerlerden önce ele geçirebilmek için Lexington Green’e geri döndü.

 

LEXINGTON VE CONCORD

Nizamiler milislerle karşılaştı. Silahlar ateşlendi.

Amerikalılar! LEXINGTON SAVAŞI her zaman akıllarda olacak! bu savaşta İngiliz Güçleri, sebesiz ve gereksiz yere, ve en insanlık dışı nedenlerle köylülere ateş açtılar ve birçoğunu öldürdüler! The events, görülebildiği gibi, terleticiydi bu nedenle: Habercilerin uyardığı üzere bir alay Nizami Concord ve civarındaki gizli cephaneleri yok etmek üzere Menotomy’e doğru yola çıkmıştı, Milis güçleri toplandı, Sudbury, Acton, Lincoln and Bedford gibi uzak yerlerden askerler çağırıldı. Bu tür bir güç ilk kez Concord’a 7 mil uzakta Nizamilere karşı Lexington Green’de ortaya konuldu. Koloni milis yüzbaşı John Parker tarafından komuta edildi, yaklaşık düzünelerce adamları vardı, Binbaşı Pitcairn’ın emri altında toplanan bir ekip Concord yolundaydı. Sonradan gelenlerin sayımı karışmıştı, ama Milis üyeleri ateş etmediklerini ileri sürdüler, ama ateş Nizamilerin üzerine açılmış ve bu onlara 8 kayıp ve birkaç yaralıyla sonuçlanmıştı. Yüzbaşı Parker adamlarını savaş alanına yolladı ve tehlikeli Nizamiler Concord’a doğru devam ettiler.

Concord’da Albay James Barrett kontrolünde başka bir tugay daha vardı ve Nizamilerin sayıca daha üstün olduğunu gördüklerinden geriye çekildiler. Tepenin en üstünden Barrett Nizamilerin cephaneleri aradığını gördü ve ek Milis kuvvetlerinin kasabaya yaklaştığını görünce mutlu oldu. Albay Barrett köprüyü korumak için gönderilen küçük bir Nizami ordusunu yenebileceklerini öğrendi ve onlara doğru bir ilerlemek için emir verdi. Bazı nizamiler milislere zaman kaybettirmek için köprümüm birkaç parçasını sökmeye çalıştılar fakar komutanları onları geri çağırdı. Yaylım ateşleri açıldı iki taraftanda birçok kayıp oldu, sonuçta Nizamiler savaş alanını terketti. Daha büyük bir ordu sonuca varmak için Boston’a yöneldi, yandan kuşatan Milislerin manevra ve ataklarına maruz kaldılar. Bu güç tamamen yok edilebilirdi eğer Tuğgeneral Percy yedek kuvvetlerle yardıma Charlestown’a yardıma gelmeseydi.

Böylece biz ve denizin öbür tarafından olan kuzenlerimiz arasında silahlar ateşlendi. Rubicon nehri geçildi. Amerikalılar!–Özgürlük yada Ölüm! — Katılın yada Ölün!

 

İKİNCİ KITASAL KONGRE

İkinci Kıtasal Kongre.

Massachusetts’deki kanlı olaylar ışığında, İkinci Kıtasal Kongre 13 kolonininde temsilcilerinin katılımıyla Philadelphia’da toplandı. Kongre Koloniler arasında bir anlaşma ile askeri bir düzen önerisinde bulunacak.  Kongrede Londra ile bütün kolonilerin birlite katılacağı bir görüşme yapılması değerlendirilecek. İkinci kongreye önceki kongre başkanı Peyton Randolph sağlık durumu yüzünden katılamayacağı ve bu nedenle görevine devam edemeyeceği için Boston’dan John Hancock başkanlık yapacak.

Bu bir kaç ayda yapılan müthiş Lexington ve Concord savaşlarında askeri gayret geçiciydi. Bazı milisler Tory subaylarını püskürttü ve Kraliyet cephanelerine el koydu. Ayrıca, kongrede toplanan temsilcilerin ilk başarıları birkaç Koloni Milislerinden tek bir Kıtasal Ordu oluşturdular ve başlarına bir General atadılar.Fransız savaşında önemli bir yeri olan Virginia’dan Geo. Washington, ordunun başındaki komutan olacak ve ona Artemas Ward, Charles Lee, Philip Schuyler ve Israel Putnam yardımcı olacaklar. Kongre ayrıca onüç kolonininde ticari ilgilerini değerlendirdi ve tüm Amerikan limanları seferlere açıldı.

Kıtasal Ordunun oluşturulmasına rağmen, kongrenin beklentisi bütün koloniler arasındaki bölümlerin ve hükümdarlığın herkesin yararına bir sonuçda olmasıydı. Bu yüzden kongre İngiliz kraliyetine zeytin dalı uzatmaya ve barış önermeye karar verdi.

 

BUNKER HILL SAVAŞI

Charlestownda kanlı bir savaş!

Koloni Milisleri Krallık kuvvetleriyle Breed’s tepesinde karşılaştı. Çoğu öldü ve ağır bir biçimde yaralandı.

Krallık kuvvetleri Charlestown’ı domine edebilecekleri bölgeleri almak istediler, General Artemas Ward bin adet Milis askerini bu bölgelere yerleştirdi. Şevk ve marifet gösterisi ile hareket eden tümgeneral Israel Putnam ve Albay Prescott tüm gece boyunca Breed’s Tepesinden Mystic Nehrine uzanan bir mevzi oluşturdular, böylece söylenene göre Kraliyet ordusunu sabahın ilk ışıklarıyla şaşırtacaklardı.

Koloni milisleri Boston limanından bombalansalarda göğüs siperleri yapmaya devam ettiler. O akşam, iki bin asker, Charlestown limanına çıktı ve koloni defansına saldırıda bulundu. Nizamiler Milis nişancılarını uzaktan avlıyorlardı, ve General Howe alçakça bir şekilde karşılık verdi ve Charlestown’daki evlerin ateşe verilmesini emretti, böylece kasabayı ateşe verdi. Yerel halk tarlalara doğru kaçtı.

Cesur milisler, cephane ve sayıca azda olsalar, konumlarını korudular ve taki Kraliyet askerleri yaylım ateşine maruz kalabilecek mesafeye gelene kadar. Ordu gerçi çekildi ve ardından tekrar saldırdı.  New England gönüllüleri tekrar askerler üzerinde büyük bir yıkıma neden oldular. Charles nehrinin diğer tarafındaki Bostonlılar savaşı evlerinin çatılarından izlediler.

Üçünçü defada, Kraliyet kuvvetleri Breed’s tepesinin yamacına doğru ilerlediler. Milis kaynakları azalmış ve adamları yorulmuştu ve karışıklık hakimdi, çünkü hem Breed’s Tepesini hemde Bunker Tepesini Kraliyet askerlerine bırakmışlardı.

General Howe tarafından kazanılması zor bir savaştı. O kadar yaşanan olayda bine yakın kayıp verilmişti, buna ölüler ve yaralılar dahil. Milislerin kayıpları dörtyüze kadar sayılmıştı.

 

BÜYÜK NEW YORK YANGINI

Yangın Manhattan’ı harap etti. Trinity Kilisesi yandı. Bundan asilerin sorumlu olduğu düşünüldü.

Büyük bir ateş sondan önceki cumarteside ayın 21’inde New York’da yayıldı.  Yangın Whitehall Slip yakınlarında başladı, büyük olasılık Cocks Meyhanesindeki şanssız bir kavga sonucu. Güney-batı’dan gelen rüzgar yangını sokağın kuzeyine doğru hızlıca yaydı, birçok ev yandı. Evleri yananlar evden alabildikleri eşyalarını aldılar ve kasabada kalıcak güvenli bir yer buldular. Rüzgar yön değiştirdi ve neredeyse Broadway’den Hudson’a şehrin tamamını yok etti. Yanmış küller zona hastalığını sokaklar boyunca taşıdı. Trinity Kilisesinin çatısı çabucak tutuştu ve kilise dakikalar içinde yandı.

Şehirde az olan itfaiyeye Kraliyet askerleri yardım etti ama bu çokda etkili olmadı ve ateş söndürülemedi, bu yüzden ateş gece boyunca devam etti ve iyice körüklendi. En azından, St. Paul’s Tapınağı gönüllüler tarafından getirilen kova sular çatıdan aşağı dökülerek kurtarıldı.

Beş yüze yakın ev ve bina yok oldu.

Bu yangının sorumluları bilinmiyorlar ama, Asilerin son zamanlarda şehri elinde bulunduran Kraliyet askerlerine zorluk çıkarmak istedikleri bir gizem değil. General Howe tarafından bir soruşturma başlatıldı.

 

BAĞIMSIZLIK BİLDİRGESİ

Özgürlük! Kongre oy birliğiyle Birleşmiş Koloniler özgürlüğünü ve bağımsızlığını ilan etti!

Dün, onüç kolonininde temsilcileri bir araya geldi ve vatandaşlarının bağımsızlığını ve İngiltire ile olan bağlarını kopardıklarını ilan etti. Bu Bağımsızlık Bildirgesi, bazı yazarlar tarafından oluşturulmuştu, öncelikle Thos. Jefferson, John Adams ve Benj. Franklin ve olayları bizim anlatabileceğimizden daha dokunaklı bir şekilde kullanıp bildirgeyi bu haline getirdiler.

İkinci Anayasal Kongre birkaç ay önce dökümanlar üzerinde çalışmaya başladı, bazı temsilciler kolonilerin kralla kabul edilebilir şartlar altında uzlaşmalarını istedi. Karşı gruba geçen her kişi ile umutlar azalıyordu ta ki oy birliği ile ülkemiz seçilene kadar.

John Adams bu günün görkem ve geçit törenleriylle, şovlarla, oyunlarla, sporlarla, silahlarla, çanlarla, kamp ateşleriyle ve illüminasyonla, bu kıtanın her ucunda, şimdiden sonsuza kadar kutlanacağını ilan etti.

 

VALLEY FORGE

Kıtasal ordu yoksunluk içindeydi.

Philadelphia’ya yirmi kilometre uzaktaki karargahda, Gen. Washington’nın ordusu zorlu kışla mücadele veriyordu. Brandywine’daki yenilgiden sonra Kıtasal ordu aşağılandı ve Kongre Kraliyet güçlerinin ilerleyişi nedeniyle Philadelphia’ya kaçtı. Kızılceketliler ilerlemeye devam ettiler ve bizim ana üssümüzü ele geçirdiler. Hemen ardından, mutsuzluk Germantown’daki üzücü yenilgi nedeniyle arttı.

General Washington ordusunu Schuylkill Nehrinin güneyinde Forge Valisi denen ve çevresindeki yüksek dağlar sayesinde korunması kolay olan bir vadiye taşıdı. Herneyse, vatanseverler açlık içindeydi ve kalacak yer ile giysi ihtiyacları vardı. Aslında, General onları kütüklerle kulübe yapmaları için hazırlamıştı. Kulübesini en hızlı ve en iyi şekilde yapıp bitiren her alaya on iki dolar verme sözü verdi.

Ama birkaç inç karın altında, ve askerler işlerini yapmakta bitirmekte zorlanıyorlardı. Yemek ve kıyafet kıtlığı hastalıkların açığa çıkmasına neden oldu ve çoğu asker disanteri ve tifüse yenik düştü. Bu onbir bin kişilik orduda birkaç yüz adam öldü. Sadece özgürlüğe ve General Washington’a olan azalmamış sadakatleri onları hayatta tuttu.

Askeri danışman Frederick von Steuben’ın gelişinden sonra adamlar doğru formasyonlar ve manevralar için eğitilmeye başlandı, önemli sayıda eş ve çocuklarında kampa katılmasıyla yemek ve odun ihtiyaçları azda olsa giderildi ve genel olarak moraller arttı.

 

MONMOUTH SAVAŞI

Monmouth adliyesinde savaş!  Kıtasal ordu Kırallık ordusunu takip ediyor.

Korgeneral Henry Clinton tarafından yönetilen İngiliz birlikleri Philadelphia’yı boşaltıyor ve New York City’deki İngiliz kuvvetlerine katılmak için ilerliyorlardı, 28 Haziranda kendilerini takip eden General Washington ve yaklaşık on bir bin adamı ile savaşa girdiler.

İngiliz birliği trenler dolusu malzeme, topçular ve Philadelphia’dan gelen Tory vatandaşlarıyla doluydu. General Washington hantal dizilişe saldırı için bir fırsat farketti ve Forge vadisindeki kampı bunu yapmak için terk etti.Kıtasal ordu Monmouth civarında İngilizlerle karşılaştı. Washington, alayın dikkatini dağıtmayı planladı böylece ordusu gelmek için zaman kazanacaktı, böylece ilerdeki tümgeneral Charles Lee ve adamlarına alayı ikiye bölmek için emir yollayabilecekti. Burada yazılana göre Lee plana uymadı ve komutları yerine getirmeyi reddetti. Emirleri aldığında, fark edilen o ki Lee’nin komutanlarına hiçbir şekilde düzgün bir emir verilmemişti. Emri isteselerde istemeselerde uyguladılar ve disiplinsiz bir şekilde İngiliz kuvvetleriyle çatışmaya girdiler. Karışıklığı hissetti, Lee genel bir geri çekilme emri verdi ve kızılceketliler onları takip etti.

Lee’nin adamları karışıklık içinde General Washington’ın komutasında ilerleyen alaya doğru geri çekildiler.  Bize söylenene göre iyi General oldukça önemli bir yemin etti, doğasına karşı olan bir yemin, ve Lee’ye kenara çekilmesi emrini verde ve Lee’nin adamlarını kendi alayına kattı. Lee’nin adamları La Marquise de Lafayette kontrolüne verildi ve kıtasal ordu Clinton’ın güçleriyle çarpıştı.  Amerikan kuvvetleri, Baron von Steuben sayesinde disiplin ve düzen içinde savaşıyorlardı, kızılceketlilere eşit bir rakip oldular. Güneş batarken, Washington savaşa devam etmek istesede Amerikalılar alanda beklediler.  İngilizler daha fazla kayıp vermemelerini karanlığa borçlular!

Bu yazılırken, General Lee  Englishtown’da askeri mahkemede yargılanıyor. Bunun onun komutasını rahatlatması bekleniyor.

 

CHESAPEAKE

Bu yazıyı okuyanların öğrendiği gibi, Amiral de Grasse kontrolündeki Fransız donanması yakın zamanda karayiplerden Yorktown’da General Cornwallis kontrolündeki İngiliz kuvvetleri durdurmak için kalktı. Geçen çarşamba,5 Eylül, 19 gemisiyle bir İngiliz donanması geldi. Fransız donanması, yaklaşık yirmi gemiden oluşuyordu, cesurca İngilizlerle savaşmak üzere yola çıktı.

Bu yazar sarp kayalıktan bu iki donanma uzakta çarpışırken onları gözlemledi.  Fransız donanmasının savaş düzenini korumakta zorluk çektiği aşikardı.. Ortalarındaki gecikme İngilizlerin saldırması ve onları rahatsız etmeleri için açık bir fırsattı.  Ama İngiliz Amiral Graves, böyle bir denemede bulunmadı.  Yakınlardaki dürbün kullanan bir adam İngiliz gemilerinin Fransızların yanaşmasına ve düzgün bir formasyon oluşturmalarına izin verdiğini iddaa etti. Aslında hepimiz buna şaşırdık. Bunun yerine İngilizler dönüş sırasında geriye düştü ve o gün herhangi bir çatışma yaşanmadı.

İki donanmada yan yana bir şekilde doğuya yol aldı, ve bu Fransızlara avantaj verdi böylece Fransızlar kapakları açtılar ve topları ateşlediler.  İngilizler bunu yapamadı çünkü eğer aşağı güverte kapaklarını açsalardı dalgaları onları batırabilirdi ve bu yüzden 32 kalibre topları kullanamadılar.

İngilizler büyük hasarlar aldı ama savaş ortada gözüküyordu. Herneyse, Fransızlar kuşatmalarının bozulmamış birşekilde kalmasından memnundular. Bu sabah Fransızlar Amiral de Barras kontrolünde olan 7 ek gemilik takviyelerine kavuştular.  Raporlara göre Amiral Grave çoktan yola çıktı ve büyük olasılık New York’a dönüyor.

Ama kuşatma Gens’in yönetimindeki piyadeler ve topçular ile birlikte devam etti. Washington ve Rochambeau Cornwallis’i kuşatmayı düşünüyor.

 

TRENTON SAVAŞI

İnanılmaz Zafer!  General Washington Hessian kuvvetlerini Trenton’da şaşkına uğrattı.

Yüzlerce insan mahkum oldu.

Cesur bir baskında, General George Washington aylarca süren bir darbe yaptı ve müthiş bir zafere imza attı. Çok zorlu koşullar altında, General binlerce askeri bir araya getirdi ve Delaware Nehrinin sığı yerini buzlarla engelledi. Aslında, ordusunun büyük bir kısmı bu işin sonunu göremedi ve iyi Generali baskında beklediğinin yarısından bile az bir asker sayısı ile bıraktı.  Her nolursa olsun, Kıtasal ordusu karın ve sulu sepkenin içinde Trenton’daki Hessian garnizonuna ilerlerdi. Ordunun çoğunda bot yoktu ve bu yüzden ayaklarına paçavralar sarmışlardı ve bu şekilde karda, arkalarında kararlılıklarının simgesi olan koyu kan izini bırakarak ilerlediler.

Trenton’da, Amerikalılar halsiz düşüp uyuyan Hessian kuvvetlerini görünce şaşkına döndü.

Washington komutasındaki ana Amerikan kuvvetleri kuzey batıdan Trenton’a girdi.General Sullivan’ı güneyden saldırması ve kuzeydoğudaki Hessian askerlerini önlemesi için yolladı. Hessianlar aceleci bir tavırla sıraya dizilmeye çalıştılır ama Yüzbaşı Alexander Hamilton’ın top atışına maruz kaldılar ve aynı zamanda önden ve arkadan Washington ve Sullivan’da saldırmıştı. Askerler halka katılarak kasabadaki evlerin pencerelerinden Hessian silalılarına ateş açtılar. Bu savaş sırasında, garizonun komutanı Albay Rall ağır bir şekilde yaralandı.  Ordusu elma bahçesine doğru geri çekildi ve kısa sürede etrafları sarıldı. Yaklaşık dokuz yüz Hessian askeri esir alındı.

Savaş sırasında, Üsteğmen James Monroe yaralandı ama ağır bir yaralanma değildi.

Seferden birkaç gün önce, Thomas Paine’in bröşürü, Kriz, bu adamlara okunmuştu.  Bay Paine bu cümleyle başlamıştı: “Zaman insanların inançlarını sınayan bir zaman, ” ve bunu not edin “çarpışma ne kadar sert olursa, zafer o kadar şahşalı olur.”

Albay Rall savaş sona ermeden aldığı yara nedeniyle öldü.  Cebinde katlanmış bir mesaj bulundu, Amerikalıların geldiğine dair bir mesaj. Yoksayması ölümüne neden olan bir mesaj.

 

KAŞİF HİKAYELERİ

 

YALANCI ÇOBAN

BOONE: Bir çift daha istekli olan maceracımız birkaç hafta önce yola çıktılar ve kısa zamanda geri dönecekler. Arkadaşlarımızın başına ne geldigini öğren.

CONNOR: Iki maceracıya ait bir kamp yerine rastladım. Manzara tüyler ürperticiydi, düşüncelerim ya eşkıyalar ya da savaş partileri yüzünden olmuş olabileceğine dairdi. Ancak bölgeyi araştırdığımda akibetleri açığa çıktı.

Aralarında patlak veren bir kavga. Adamlardan birinin diğerine haince bıçak çekip saplamasıydı. Sonra eve doğru yola çıktı. Ancak çok geçmeden bir kurt tarafından saldırıya uğrayıp öldürülerek ettiğini buldu.

 

KOCA AYAK

BOONE: Bir insan gibi dik durur, ancak tüm vücudu kalın bir postla kaplıdır. Yavaş ve yalpalayarak yürür. Kendi gözlerimle gördüm. Zekidir, daima belli bir mesafeden ya da aramızdaki bir şeye dayanarak sanki ben daha gitmeden nereye gideceğimi bilir. Şu bir gerçek ki, onun olduğu yerdeki şeyler birden kayboluveriyor. Her çesit ıvır zıvır. Adamın geyik boynuzu ödülünü alıp barakasının duvarından kaçmış. Koca parmaksız elleriyle, büküp açarak kapanlardaki ölüleri de almış. Birisi onu bulmalı ve dünyaya göstermek için kellesini getirmeli.

CONNOR: Canavarı buldum. Boone hazırlıksızdı, baştan ayağa kürkle kaplıydı. Kıvrak zekasına ve çalıntı şeylere karşı olan aşırı isteğine ait hikayeler doğru, ancak bir canavar olduğuna dair hikayeler yanlış. O yalnızca bir insan. Tek başına yaşamayı seçmiş bir insan. Kayıp mallar içinse, daha dikkatli olunmasını önerebilirim.

 

AMERİKAN DENİZ CANAVARI

BOONE: Deniz yolculuğu bana göre değil ama orada bir yerlerde olduğunu biliyorum. Bazıları Kraken, bazılarıysa yalnızca deniz canavarı olarak adlandırır onu. Burun buruna geldiklerinde onun on beş metre uzunlukta olduğunu ve zevk için gemileri yuvarladığını söylerler. Beni açık denizlerde o yaratığı ararken bulamayacağınızı garanti ederim ancak bu çözülmesi gereken bir bilmece.

CONNOR: İnsanlar canavarı görebilmek için Boston’ı boydan boya geçiyorlar. Detaylarda farklılıklar var ancak en çok hemfikir olunan uzun ve siyah olduğu ve yalnızca yaşlı bir adamin varlığında ortaya çıktığı. Yaratığın yaşlı adamın kendisi olduğu, su altındayken nefes almasını sağlayan bir mekanizmayla suya daldığı ortaya çıktı. Makine en az canavar kadar korkutucu ancak gemilere bir zararı yok.

 

PERİLİ DENİZ FENERİ

BOONE: Altı hafta kırsalda kaldım. Bölge pek eğlenceli değildi, karnım da acıkmıştı, bu yüzden gelgit havuzundan birkaç yengeç ve ıstakoz bulabilmek için sahile gittim. O zaman onu gördüm. Yıllar önce terk edildiği söylenen bir deniz feneri ama yanan ışıklar vardı. Sonra da ses geldi. Rüzgarda bir inilti. Yüreğim ağzıma geldi. İşte tam o an bir geyik ürktü ve ben de peşinden gittim. Geyiği yakaladım ama deniz fenerine geri dönmedim. Orada ruhların olduğunu iddia ediyorum. Cesaret edebilecek herkese meydan okuyabilirim.

CONNOR: Deniz fenerine gittim, terk edilmişti. Daha önce orada kalanların bıraktığı enkazın içinde bir korkuluktan başka hiçbir şey bulamadım. Orada ruhlar yok, korkmayı gerektirecek hiçbir şey yok.

 

UFO

BOONE: Işığı ilk kez Boston’da gördüm. Beacon Hill’in ardından yükseldiğinde ben sezonun en büyük kazancını satıyordum. Doğrudan gece gökyüzüne çıktı, ayı geçti. Sonra kayboldu. Yalnız değildim. Yanımdakiler de başlarını olabildiğince kaldırmışlar, ağızları açık kalmıştı. Ne olduğunu bilmiyorum ama bu dünyadan olmadığını söyleyebilirim.

CONNOR: Gökyüzündeki bu görüntü Boston’ın söylentisi. Fakat, araştırmalarım açığa çıkardı ki kaynak kesinlikle bu dünyadan. Ay ışığını ağaçların üzerine yansıtan bir şemsiyeden başka bir şey değildi, hayalgücünden ve dedikodudan ibaret.

 

BAŞSIZ SÜVARİ

BOONE: Kendim hiç görmedim ancak buradan Kentucky’ye kadar uzanan hikayeleri duydum. Alman bir paralı asker – Hessians diye adlandırılırlar- bir top güllesi kafasını uçurduğunda savaşıyormuş. Tüm tabur bozguna uğramış ve savaşı kaybetmişler. Ama delikanli ölmemiş. O zamandan beri at sırtında savaş alanındaki çalılık araziyi dolaşıyor, kafasını arıyor, masumları kovalayıp gördüğü yerde kendininkinin yerine onların kafalarını alıyormuş. Aradığını bulana kadar kafasının yerine bir balkabağı takmış. Dediğim gibi, onu görmedim ancak başsız halde yerde bıraktığı cesetleri gördüm. Huzur içinde yatsınlar.

CONNOR: Başsız süvariyi buldum. İnsanların kafalarını kestiği hikayeleri masal değil. Ancak o bir insandı.

 

MEKTUPLAR

 

ŞANSLI LEM’E MEKTUP

Şanslı Lem,
Sana bunları Kuzey Atlantik’ten yazıyorum, buraya kralın denizcileri izimi sürerken küçük yelkenlimle açıldım. Ganimetin güvende olacağına inanıyorum ama sende güvenli ellerde olduğu için içim rahat. Sana her zaman en sadık ve vefalı adamım olarak güvendim, bu yüzden bu parşömeni sana gönderiyorum. Hayatıma mal olabileceği için, onu açmamak için elinde gelen çabayı göstermeni istiyorum. Onu her zaman yanında taşı. Bedeli ne olursa olsun kimseye verme ve verdikleri fiyat ne olursa olsun, seni bulduğumda iki katını vereceğime inan. Bu heriflerden ne zaman kurtulacağımı bilmiyorum ancak beni yakalayamayacaklar. İnsanlar parşömenimi görmek için gelebilirler. Kimseye güvenme.
Uyarılarımı dikkate al,
Kaptan William Kidd

 

ABEL OWENS’E MEKTUP

Abel Owens’e,
Seninle en son bira bardaklarımızı tokuşturduğumuzdan beri uzun zaman geçti ve Massachusetts sahilinde saklandığım için bu bir süre daha devam edecek gibi, gerçi bu adanın bir isimle onurlandırıldığından bile şüpheliyim. Kralın adamlarının nefesi ensemde. Bu paketin içinde bulacağın şey benim için paha biçilemez olan bir parşömen. Dünyanın dört bir yanına saçtığım yağmalardan ve tüm mücevherlerden daha değerli tuttuğum bir şey, sır olarak kalması ve açıp okumamanı emretmemi gerektirecek bir şey. Onu ve içindekini her zaman yanında taşı ve canın pahasına dahi olsa koru, ta ki ben seni bulana kadar. Beni takip edenlerden kendimi kurtarmam beklediğimden biraz daha uzun zaman alıyor ama benim gibi sen de biliyorsun ki, onları silkeleyip kendilerine getirmem an meselesi.
İhtiyatlı ve tedbirli ol,
Kaptan William Kidd

 

JOSEPH PALMER’E MEKTUP

Joseph,
Ayrıldığımızdan ve işlerin benim için iyi gitmemesinden beri aylar oldu. Dün dokuz İngiliz denizcinin hakkından geldim (yoksa iki gün önce miydi? fark etmez) ancak aşağılık herifler daha fazla adam gönderip durdular. Ama cesetlerini araştırdığımda ne kraliyet ne de ordu adına görevlendirildiklerini gördüm, yalnızca paraları ve boyunlarına taktıkları kırmızı, altından haçları vardı. İngiliz denizciler olmamaları mümkün mü? Bu mektubu sana tesadüf eseri değil bir amacı olduğu için yazıyorum. Parşömenin benim için değeri çok büyük. Onu okuyamazsın. Açamazsın. Ben seni bulana kadar onu sakla. Eğer birisi sana parşömen hakkında sorular sorarsa, öldür onu.
Kaptan William Kidd

 

HENDRICK VAN DER HEUL’E MEKTUP

Hendrick van der Heul’e,
Hendrick, sen benim en güvendiğim akıl hocam ve en yakın arkadaşımsın ve bu mektubun sana güvenli bir sekilde ulaşacağını umuyorum. Neye sahip olduğumu ve ne derece güçlü olduğunu biliyorsun. Onu çok istiyorlar. Kim olduklarını bilmiyorum ama kesinlikle biliyorum ki hiçbir krallık adına peşimde değiller. Onlar başka bir şey, başka bir sır, acımasızlar, ölçülebilenin ötesinde imkanlara sahipler. Beni bu hayatta karşı karşıya kaldığım her şeyden daha fazla korkutuyorlar. Boston’ın hemen dışında bir çiftliğe saklandım. Yakalanmamak ve ellerinden kurtulabilmek için çaresizce son girişimlerde bulunuyorum. Beni onu sakladığım yere götüren değerli parşömenimin son parçasını sana gönderdim. Onu benim için sakla. Ensemdeler. Eğer galip gelirsem seni bulacağım, gelemezsem. Onunla birlikte öl.
Kaptan William Kidd

Fazlasını Oku

AC3 Veritabanı / İnsanlar

BİREYLER

 

ACHILLES DAVENPORT

Görünüşüne bakarak düşünmeyebilirsin ama bu adam, Suikastçıların çok güçlü bir dalının akıl hocasıydı – Koloni kardeşliği.

Achilles’in Suikastçı olmadan önceki hayatı iyi kaydedilmemiş. Görünüşe göre Tapınakçılar 1763’te birliği nerdeyse yok ederken kayıtların çoğu yok edilmiş.

Elimde olanlara göre, Achilles 1730’larda katıldı ve 1746’da akıl hocası oldu. Onun daha koloniler yayılan Suikastçıların ekibinin başı olmadan önce askerlik ve organizasyona dair bir yeteneği vardı. Achilles, tarikatla İrokua konfederasyonu ulusları arasındaki bağlantıları güçlendirdi, özellikle Kanien’kehá:ka, kayıtların gösterdiğine göre, Connor Suikastçı olan ilk Yerli Amerikalı.

 

ALEXANDER HAMILTON

Alexander Hamilton Amerikan Devrimi sırasında George Washington’ın en güvenilir danışmanlarındandı ve Birleşik Devletler’in ilk maliye bakanıydı.

Hamilton 1757’de Karayipler’de doğdu ve 11 yaşında öksüz kaldı. Fakat zekâsı kendini erken gösterdi ve işverenleri üniversiteye gitmesi için aralarında para topladı. Ya bunu istiyorlardı ya da sadece onu başlarından atmak istiyorlardı. Hamilton 1773’de New York’a taşındı ve King’s Collage’e (daha sonra Columbia University oldu) gitmeye başladı. 1774’den itibaren, asi yandaşı makaleler yazmaya başladı – Kral tarafından ad verilmiş bir okula gitmenin hevesinde değildi – ve 1775’in başlarında milislere gönüllü olarak katıldı. Ayrıca… Muhtemelen tam olarak sponsorları da onu göndermeden önce bunu düşünmemişlerdi.

Hamilton 1776’da New York’un işgali sırasında savaştı. Doğuştan bir liderdi ve George Washington onu emir subaylığına atadı – 5 yıl boyunca yaptığı işe. Fakat Hamilton savaş meydanlarına geri dönmeye hevesliydi 1781’de Yorktown zaferinde orduları komuta etti.

Hamilton 1788’de New York Meclisinin bir üyesi oldu. Federal Hükümeti finanse etmek için özel bir tespit geliştirdi ki o zamanlar… şey, çulsuz, üye eyaletlerden vergi talep etmek yasaktı. (Bir süre sonra kulağa çok hoş gelebilir federal vergi beyannamene bakarken, hükümetin kendi ordusuna para ödeyemediği anlamına geliyordu. Para alan askerler gibi.)

1787’de, Hamilton ilk Hazine Bakanı olarak atandı, o makamda güçlü federal bir hükümet için savaştı (Thomas Jefferson’la hararetli bir rekabete girişti, eyaletin haklarını destekleyen kişiyle). Hamilton US mali politikasının kurulmasından sorumluydu, detaylar yani muhtemelen önemli detaylar ama tanımlanamaz bir şekilde sıkıcı ki cümleyi bitirmeye bile zor zahmet ettim.

Ama ettim. Çünkü önemsiyorum.

 

ALTAÏR IBN-LA’AHAD

Altaïr Masyaf kalesinde, Suikastçı Tarikatı’nda doğdu. Küçük yaşları zorlu bir hayat içerisinde geçti – annesi onu doğururken ölmüştü. Sonra, genç bir erkekken, babası Masyaf’ın ilk kuşatılışı sırasında öldürüldü. Hemen arkasından, babasının hayatını kurtarmak için canını verdiği Suikastçı 11 yaşındaki Altaïr’in gözleri önünde intihar etti.

Ebeveynlerinden yoksul kalan Altaïr Al Mualim’i – tarikatın gelecekteki Üstad’ını – bir baba figürü gibi görmeye başlamıştı. Al Mualim Altaïr’in potansiyelini fark etti ve onunla özel olarak ilgilenmeye başladı. Altaïr 25 yaşına geldiğinde Usta Suikastçı rütbesine ulaşmıştı – bu duyulmadık bir başarıydı. Eğer bir yerlerde bir Suikastçı Rekorlar Kitabı varsa, ön sayfada bu adamın resmi olmalı.

Altaïr Suikastçı tarihindeki en büyük savaşçılardan biriydi – buna mukabil ölçüde de kibirliydi. 1191 yılında itikadı parçalanmaya yaklaştırdığı ve Cennet Elması’nın neredeyse Tapınakçılar’ın eline geçeceği felaketle sonuçlanan bir görevin ardından Altaïr çırak rütbesine geri düşürüldü ve baştan başlamaya zorlandı.

Rehabilitasyonunun bir parçası olarak, zamanının Tapınakçı itikadının en önemli figürlerini öldürmekle görevlendirildi ki bunların arasında Büyük Üstat Robert de Sable da vardı. Trajik olarak Altaïr, sonunda hem bir Tapınakçı olduğu ortaya çıkan hem de Elma’nın etkisi altında yozlaşan Al Mualim’i öldürmek zorunda kaldı. Ustasının ölümünün ardından Altaïr itikadın kontrolünü ele aldı ve itikadı dünya çapında yaygın, gizli bir örgüt haline getirdi.

Altaïr’i böyle ölümcül bir Suikastçı yapan şeylerden biri bugün bizim “Kartal Görüşü” dediğimiz, İlk Uygarlık’tan miras kalan bir tür altın histi. Bu onun düşmanları ve etrafındakiler hakkında gözün görebileceğinin ötesinde bir algıya sahip olmasını sağlıyordu. Elbette, bunu benden daha iyi bilirsin (bunu söylediğime inanamıyorum) çünkü bu senin de kanında var ve şu anda burada oluşunun sebebi de bu.

Eh, dürüst olalım. Burada benim vahşi cazibem ya da benim sıcak, içten sarılışlarım yüzünden olmadığını sen de biliyorsun.

 

AMANDA BAILEY

Amanda Bailey, Amerika Devrimi sırasında Martha’s Vineyard’da iyi tanınan ve sevilen bir hancıydı.

1730’da Kuzay Carolina’da geniş bir ailenin en büyüğü olarak doğdu. Annesi, 14 yaşındayken öldü ve Amanda küçük kardeşlerine  çalışarak tek başına bakmak zorunda kaldı.

Amanda, Robert Faulkner ile ilk kez genç bir kızken karşılaştı – Robert Birleşmiş Tüccarlar Şirketi için çalışıyordu, Amanda bir barmendi – açıkça tam bir romantizm karışımı. Faulkner, Suikastçilere katılmak için Halifax’tan kaybolana kadar Mektuplaştılar  – Sanırım bu, bugünün mesajlaşması oluyor. Üzgün surat.

Raporlar, Faulkner’ın denize düşüp öldüğünü göstermesine rağmen Amanda, onun bir yerlerde yaşadığını hissediyordu ve birkaç yıl sonra onu aramaya çıktı. (Muhtemelen böylece ona, kendisini terk ettiği için hayatını mahvedebilirdi – ama hala düşünüyorum.) Faulkner’i hiç bulamadı ve sonunda Martha’s Vineyard’a yerleşti, daha sonra satın aldığı bir handa işe başladı.

Amanda liderlik ve organizasyon yeteneğiyle doğmuştu. Bölgedeki ilk okulun kurulmasından sorumluydu – daha fazla iş getirmek için limanlardaki geliştirmeleri savunmasından bahsetmiyorum bile. Hanı, Devrim sırasında bir dedikodu merkeziydi, özellikle eğer en son gemi geliştirmelerini istiyorsan. Muhtemelen onun Vatanseverler için bir casus olduğunu duyunca şaşıracaksın ama bu 1919’da Benjamin Tallmadge’nin yazdığı şifreli notların da olduğu kişisel yazışmalarının bulunduğu bir kutu bulunana kadar açıklanmadı.

 

AMIRAL DE GRASSE

Francois Joseph Paul de Grasse Fransız donanmasında bir generaldi ve en çok, İngiliz güçlerinin Yorktown’daki orduya yetişip takviye almalarını engellediği Chesapeake Savaşı’ndaki zaferiyle tanınır.

De Grasse bir Fransız asilzadesinin en küçük çocuğuydu. Dini/askeri Malta Tarikatı’nda ulak olarak 11 yaşında askeri yaşamına başladı. Fransız Donanması’na tam olarak 1740’ta katıldı. 1775 yılına gelindiğinde Kaptan olmuştu ve Saint Domingue’nun (şimdi Haiti) güvenliğini koruyarak Fransızlar’da kalmasını sağlamıştı – bu o zamanlar için önemli bir başarıydı muhtemelen.

De Grasse 1781 yılına terfi ederek Amiral oldu ve kötüleşen sağlık durumuna rağmen Washington’a yardım etmek için adamlarına Amerika’ya yelken açma emri verdi. Chesapeake’teki başarısı o kadar önemliydi ki, Cornwallis Yorktown’da teslim olduğu gün Washington bir mektup yazarak zaferini De Grasse’ye borçlu olduğunu belirtmişti.

De Grasse Fransız İhtilali’nden hemen önce, 1788 yılında öldü. Amerika’da asilere yaptığı yardımlara rağmen, De Grasse Fransa’da soylulardan sayılıyordu ve bu yüzden malikânesi Fransız devrimcileri tarafından yağmalanmıştı. Ailesi, bir kahramanın çocukları olarak karşılandıkları Birleşik Devletler’e kaçtı.

Sanırım ‘kahraman’ ya da ‘gaddar’ olman yalnızca bakış açısı meselesi. Sen domates dersin, ben domat… sen patates dersin, ben pattis.

Peh, kimse pattis demez.

 

BENJAMIN CHURCH

Benjamin Church yetenekli bir hekim ve esasen Amerikan Ordusu’ndaki ilk bas doktordu.

Church Rhode Island’da doğdu, ve 1754’te Harvard Üniversitesi’nden mezun oldu -yani burada henüz yeni mezun. 1775’te Kıta Ordusu’nun tıbbi kanadının başına geçirilecekti ancak tanrı aşkına ona bunun onu sarhoşa çevireceğini söyleme.

Church lafını sakınmayan bir vatansever olma yolundaydı -ki bu onu garip bir berber dükkânı dörtlüsüne üye gibi gösteriyordu. Ancak o Özgürlüğün Çocukları’na ve yerel Muhabere Komitesi’ne üyeydi. Hatta Boston Massacre’ın üçüncü yıl dönümünde bir konuşma yapacaktı.

Ayrıca şehrin gayet iyi bir yerinde güzel bir eve sahipti -doktor olmak iyi kazandırıyor olmalı.

**

Church’ün ya mükemmel bir yalancı olduğu ya da 1775’ten bir süre önce başkaldıranlara karşı olan sadakatini değiştirerek İngilizler’e döndüğü ortaya çıktı. Bu Boston’daki İngiliz kuvvetlerine şifreli mesajlar gönderirken yakalanmasıyla oldu.  Vatan hainliğinden dolayı idam edilmek yerine, Churc yalnızca hapse gönderildi ve bir süre sonra da serbest bırakıldı. Bunun için biraz ikna çabasında bulunması gerekti. Savunması aslında topluluk gelirlerini ve barut depolarındaki sayıyı artırarak Kıta Ordusu’na yardım ettiği seklindeydi. Zekiceydi.

Church’ün şansı yaverdi ki Kıta Ordusu’nun yalnızca bir tane şifreli mektuptan haberi vardı. Daha sonra yapılan gelişmiş araştırmalar gösterdi ki İngilizler’e büyük ihtimalle borçlarının bir kısmını ödemek için bazı kâğıtlar gönderiyordu.

Bu esnada yeni kurulan Amerikan hükümeti onun pahalı mülküne el koydu ve savaş borçlarını ödemek için sattı – ancak bu bazı kızgın başkaldıranların evi yağmalamalarından sonra oldu. Bu adalet gibi görünebilir, ancak değildi- çünkü o esnada Church orada yasamıyordu bile. Evi başka bir kadın için terk ettiği karısına bırakmıştı.

İhaneti alışkanlık haline getirmiş gibi görünüyor. Şansını iyi değerlendiriyordu.

**

İhanet konusuyla ilgili- İngilizler’i satması onu Tapınakçılar için de bir haine dönüştürdü. Bunun inanılmaz derecede cesurca mı yoksa son derece aptalca mı olduğuna karar veremiyorum. Church’ün akıbeti göz önüne alındığında, ben ikinci seçeneği değerlendiriyorum. O kendine ihanet eden birinden farksızdı (tabi eğer diğer Church, ilk Church’e yeterince iyi ödediyse.).

 

BENJAMIN FRANKLIN

Benjamin Franklin meşhur bir mucit, diplomat ve Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanlardan birisiydi. Yani çevirisi: o çağının bir rock yıldızıydı.

Benjamin Franklin 1706’da Boston’da doğdu, bir sabuncunun onuncu oğlu olarak. On Oğul! Sanırım ailesinin bir televizyon bile almaya parası yetmezdi ve ayrıca, o zamanlar televizyon yoktu.

1718’de kardeşi için çalışmaya başladı, bir matbaa çırağı olarak. Bununla birlikte, aralarındaki ilişki pek iyi değildi, özellikle büyük Franklin’in küçük Benjamin’in takma bir isimle bastıkları gazeteye yazı yazdığını öğrendikten sonra – Silence Dogood rumuzuyla – ve son derece popüler bir köşe yazısı. (İnsan doğası nasılsa öyle davranıyor, köşe yazısının popüler olması gerçeği muhtemelen daha büyük bir sorundu.)

Benjamin 1723’de kaçtı ve Philadelphia’ya gitti, burada basım ve yazma işinde kariyerine devam etti, Pennsylvania Gazetesi’ni satın aldı. İş, yani demek istediğim – sadece çoğaltmak değildi. Bu onun herhalde daha küçük başarılarından biri. Hayatının çoğunu Philadelphia’da geçirdi – bu, Avrupa’ya uzun süreli geziler yapmadığı zamanlarında tabii.

Franklin’in bir ikna kabiliyeti vardı ve bu da onu mükemmel bir diplomat yapıyordu. 1757’de Penn ailesiyle devam etmekte olan yasal bir savaşta Pennsylvania’yı temsil etmek için Londra’ya gitti. Bu onun Britanya’ya yaptığı uzun politik gezilerin ilkiydi ve Massachusetts, Georgia ve New Jersey’in eyalet temsilcisi olarak da gidecekti. Aslında, Franklin Devrimin büyük bir kısmında Avrupa’daydı, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazımına yardım etmek için kolonilerde olmasına rağmen.

Franklin kolonilere uygulanan (pul yasası gibi) İngiliz vergilerinin muhalif sözcüsüydü ve bununla birlikte devrimin tek çare olduğuna ikna edilmeden önce (kurucularımızın birçoğu gibi) kolonilerin hakları için bir İngiliz vatandaşı olarak savaşan ilk insandı. Maalesef, Franklin’in bu fikir değişikliği oğluyla karşı karşıya gelmesine sebep oldu, William – New Jersey’in Kraliyet Valisi olarak görev yapan oğlu. William Kraliyet yanlısı olmayı sürdürdü – baba ve oğul bir daha asla konuşmadılar.

Yeni bir ülke kurmadığı zamanlarda (ve aynı zamanda ailesini de yok etmediği) Franklin bir bilim adamıydı, elektriğin nasıl işlediğini gözlemlemediği ve körfez akıntısını haritalandırmadığı zamanlarda, çift odaklı gözlük ve daha etkili odun sobaları icat ediyordu. (SEN ne yaptın bugün? Mikrodalgada kendine yemek ısıttın ve iç çamaşırlarınla öyle oturdun. Oh Aferin, sana.)

Aynı zamanda tam bir çapkındı – Yüce İsa. Bu adam – Avrupa’dayken kadınlarla birçok ‘arkadaşlık’ kurdu. Kayıtlar onda ne bulduklarını pek söylemiyor – kesinlikle dış görünüş değil. Belki kadınlar zeki erkeklerden hoşlanıyordur.

(Eğer bu doğru olsaydı burada olmazdım. Portekiz’de etrafım onlarla sarılmış olurdu ve sen de şimdi boş bir ekrana bakıyor olurdun.)

 

BENJAMIN TALLMADGE

Benjamin Tallmadge Devrim Savaşı sırasında Kıta Ordusu’nun İstihbarat biriminin başındaydı. İngilizler ise, elbette, bunu bir tezat olarak görüyordu.

Tallmadge New York doğumluydu ancak devrimden önce Connecticut’a yerleşmişti. George Washington tarafından istihbarat biriminin başına geçmesi önerilmeden önce askeriyede önce Teğmen, sonra da Binbaşı olarak görev yapmıştı. Tallmadge New York’taki bağlantılarını kullanarak, New York’taki İngiliz hareketlerini gözlemleyen ve raporlayan bir casuslar takımı olan Culper Zinciri’ni kurdu. Bağlantılarının ayrıca Benedict Arnold’ın ihanetini de ortaya çıkarmış olmaları mümkündür, ancak bu kesin değildir.

Savaşın ardından, Tallmadge Connecticut’a dönerek bir tüccar ve politikacı oldu. 1801 yılında Temsilciler Meclisi’ne seçildi.

 

CASIMIR PULASKI

Casimir Pulaski (ya da Polonya yazısını kullanırsak, Kazimierz Pulaski) Amerika Devrimi sırasında asilerin tarafında yer alan süvari lideri olan soylu bir Polonyalıydı.

Pulaski, 1760 sonları ve 1770 başlarında Polonya direnişinde bir savaşçıydı. Onun için ne yazık ki kaybeden taraftaydı ve Fransa’ya kaçmak zorunda kaldı. Zavallı adam. Fransa’ya kaçmak zorunda kalmak. Orada, asi savaşında yardım edebilecek deneyimli askeri komutan arayan Benjamin Franklin ile tanıştı. Franklin, Pulaski’yi George Washington’a göndermek için hiç vakit kaybetmedi.

Pulaski, 1777’de Kıta Ordusu’na katıldı ve hemen Brandywine savaşında, George Washington’ın İngilizler tarafından kuşatılmasını engelleyerek orduya yardım etti. Muhtemelen Kıta Ordusu’ndaki birçok hayatla birlikte Washington’ın hayatını kurtardı. Bir teşekkür olarak, Pulaski, Brigadier Generali olarak isimlendirildi ve o zamanlar aşırı küçük, paraçalanmış ve gözlem amacıyla kullanılan Kıta Ordusu süvarilerinin başına geçti.

Üst subaylarıyla bir kaç gerilimden sonra Pulaski, görevinden istifa etti ve başka bir yerde “Pulaski’nin Birliği” adını alan, mızraklı ve piyade eğitmesine izin verildi.

 

CHARLES LEE

Charles Lee Devrimci Savaş’ta çok önemli bir figüre sahip İngiliz bir askerdi.

Lee’nin babası İngiliz ordusunda bir albaydı ve oğlunun askeri kariyerine erkenden başlamasına sebep oldu. Gelişme çağındayken İsviçre’ye harp okuluna gönderildi, daha sonra 1746’da, Lee babasının alayında bir asteğmen oldu.

Lee 1755’te Fransız-Kızılderili savaşında savaşması için kolonilere gönderildi. Önce Edward Braddock’ın daha sonra da Fort Ticonderoga’nın emrinde savaştı ve orada yaralandı. Lee iyileşti ve daha sonra Niagara Kalesi’nde savaştı. Daima orada çok sayıda kale mücadelesinin olduğunu düşünmüşümdür. İngilizler’in Montreal’i fethetmesiyle kolonilerdeki vaktini doldurdu.

Lee büyük ihtimalle kariyerinde ilerlemek istediği için 1760’ta İngiltere’ye döndü. 1761’de binbaşılığa getirildi ve İspanyollara karşı savaşmak için Portekiz’e gönderildi. Oradaki hizmet kaydının iyi olduğunu düşünmesine rağmen, Lee eve dönerken hiçbir övgü almadı- aslında, ordudan yarı maaşla emekli edilmişti. Ondan sonra, Lee ordudaki üst düzeylere karşı sesini çıkarmaktan çekinmeyen bir eleştirmen oldu ve daha sonra İngiltere Başbakanı- ve gördü ki askeri kariyeri (açıklanamayan bir şekilde!) tamamen sona erdi.

**

Terfi edememesiyle hayal kırıklığı yasayan Lee, 1773’te New York’a geri döndü. Hemen devrimci davasının destekçisi oldu ve1775’in Haziran ayında tümgeneral rütbesiyle Kıta Ordusu’na katildi.

Lee görevine -ordunun bas komutanının kendisi olacağına dair yersiz ümitler beslediği için- George Washington’ın emrinde başladı. Lee’nin göz önünde bulundurulması gereken bir deneyimi vardı, ancak ayni zamanda yetersizlikleri de vardı. En çok göze çarpan siniriydi – Lee çabuk sinirlenirdi ve istediğini elde edemediğinde açıkça ve çekinmeden sinirlenme gibi bir huyu vardı. Patronlar buna bayılırlar.

Ayrıca Lee bir hayli garip kişisel tuhaflıklara sahipti. Köpeklere karşı fevkalade bir düşkünlüğü vardı ve etrafı devamlı olarak onlarla çevriliydi, özellikle en sevdiği köpek olan Pomeranian.  Etrafı sürekli küçük köpeklerle çevrili bir adama asla güvenme. Ayni zamanda gösterişçiydi ve terzi yapımı takım elbiseleri severdi, ancak onları çok sık yıkamazdı, bu da demek oluyor ki hayvanlarından pir parça daha iyi kokardı (bazılarına göre, daha kötü.)

İzlenimine rağmen, Lee isinin ehli bir liderdi ve birliğiyle ünlüydü. Washington bunu hatırladı ve Hudson Nehri üzerindeki kalelerden birini onun onuruna “Lee Kalesi” olarak adlandırdı. Eğer Washington bir kaleye onun ismini vermekle aralarındaki ilişkinin düzeleceğini umduysa, bu şaşırtıcı bir şekilde ise yaramadı.

Aslında zaman geçtikçe, Lee Washington’dan git gide soğudu ve emirlerini yerine getirmekte iyice gönülsüzleşti. Washington 1776’da New York ve New Jersey’den geri çekilirken, Lee’ye yerine getirmesi için -yerine getirildi ancak çok yavaş- bir kaç emir gönderdi. Ki belki de 1776’da geride kalarak İngilizler tarafından yakalanmasına sebep oldu. Hala. Bunu anlamak güç değil. Büyük ihtimalle o lanet olası köpeklerinin bir çite işemesi için her beş dakikada bir durdu.

Lee şanslı olacak ki, Kıta Ordusu’ndaki yerini almasından kısa bir süre sonra İngiliz Ordusu’ndaki görevine yeniden getirildi. Bu da demekti ki, bir kaçak olarak yargılanmak yerine, daha ziyade New York’taki tutukluluğu uygunsuzdu. İngilizler tarafından yedirilip içirildi ve yemeğe misafir olarak kimi isterse getirmesine izin verildi. Hizmet edildi ve karşılığında Lee Kıta Ordusu’nun durumu hakkında bilgi verdi.

**

Lee sonunda New York’ta serbest bırakıldığında, Kıta Ordusu’nun İngilizler’e karşı kendi kendine yetemediğine ikna oldu ve kongreye de böyle söyledi. Buna rağmen, Washington Monmouth’daki İngiliz birliğine planlı bir şekilde saldırmaya karar verdiğinde Lee, komutada olmak için ısrar etti.

Savaş başladığında, Lee askerlerinin geri çekilmesi için emir verdi – modern tarihçiler hala bunun asil nedenini tartışıyorlar. Belki de köpeğini çadırda unuttuğunu fark edip gidip onu almak istemiştir. Washington ordunun tamamı bozguna uğramış halde emri yerine getirdi ve Lee herkesin içinde, esaslı bir fırça yedi. Bunun ardından, Lee ismini temizlemek için bir özürde bulunmayı ya da askeri mahkemeyi talep etti.

Washington askeri mahkemeyi seçti ki bu hiç de Lee’nin umduğu gibi olmadı. “Düşmana karşı uygunsuz davranış, ahlaksız ve utanılacak bir şekilde geri çekilme ve başkomutana saygısızlık”tan suçlu bulundu. Suçlardan dolayı yalnızca bir yıl açığa alındı, böylece bir yıl geçti ve bu esnada Washington’a kongrenin daimi olarak ordudan uzaklaştırma kararına dair her türlü eleştiride bulunmaktan çekinmedi.

Lee emekli olarak Virginia’ya taşındı ve zamanını daha fazla köpek üreterek geçirdi.  Ölümünden sonra onun için askeri bir cenaze töreni düzenlendi ve -öldükten sonra isine yaramayacak olan- istediği saygıyı gördü.

 

DANIEL BOONE

Daniel Boone, yeteneği ve şansının da yardımıyla, Amerikan hudutları içerisindeki öykülerde yarı-mistik bir figür haline gelen bir avcıydı.
Boon Pennsylvania’da doğmuş, 1752 yılında ailesiyle beraber Kuzey Carolina’ya taşınmıştı. Sık sık avlanmak ve tuzak kurmak için hudutları dolaşırdı, bu da günümüzde tüm Kuzey Carolina, Florida ve Kentucky içlerine denk geliyor (liste uzayıp gidiyor ama ben burada keseceğim, ne de olsa bunlar yalnızca yer isimleri, bir süre sonra bıkkınlık veriyor).

Bazıları Boone’un Kentucky’i ‘bulan’ kişi olduğunu söyler – ki bana kalırsa birileri mutlaka orayı daha önce görmüş olduğundan bu oldukça saçma bir iddiadır – ancak Avrupalıların kolonileşmesinde önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. 1773 yılında, Boone bir grup yerleşimciyle yeni bir şehir kurmak için Kentucky’nin içlerine ilerledi. Şu var ki, Kentucky’nin iç kısımları Stanwix antlaşmasıyla teknik olarak İngilizler’e bırakılmıştı, ancak yerel halkın bir kısmı antlaşmayı – ya da babalarının topraklarına yapılan tecavüzü kabul etmemişlerdi. Boone’un grubu pek fazla ilerleyemeden saldırıya uğradı. Boone’un oğlu kaçırıldı ve ölene kadar işkenceye maruz kaldı – Yerleşimciler ise kaçtı.

Ancak Boone 1775 yılında, Transylvania Şirketi tarafından sonraları “Bakir Topraklar Seferi” olarak bilinecek bir görevle içlere doğru öncülük etmek üzere kiralandığında geri döndü ve ileride, devrimin başlangıç yıllarında Shawnee savaşçılarının saldırısından korunmasına yardım edeceği Boonesborough şehrini – megalomanca – kurdu.

Boone sonraki yıllarda daha da ünlenmişti, ancak bu yaşadığı maceralarla değil (ki ÇOK fazlasını yaşamıştır, bazılarını sana da anlatacağından eminim), hakkında yazılan kitaplarla olmuştu – bunların bazıları çoğunlukla… şey, tarihsel yanlışlıklarla dolulardı diyelim. Bir tanesinde on sekiz metre boyundaki bir balık-insanla boğuştuğunun yazdığı geldi aklıma. Gerçekte Boone tecrübelerini bir bin katacak biri değildir – belki de insanlar bu yüzden bunu kendileri yapmışlardır.

 

DAVID VE RICHARD CLUTTERBUCK

David ve Richard Clutterbuck, 18. yüzyılın ortasında başlayan Tüccar Donanması’nda topçuydular. Şöhretlerine bakılırsa, bu ikisi başka şeylerin aksine dostlar arasındaki yumruk kavgasına karşı değillermiş -bu yüzden onlarla konuşurken isimlerini karıştırmamaya çalış. David büyük olan kardeş, Richard küçük olan. Oh ve kesinlikle soy isimleriyle dalga geçme.

Clutterbuck’lar David ve Richard daha küçükken Londra’ya taşınmış olan Hollandalı bir aileydi. Babaları bir liman işçisiydi, bu yüzden bu iki kardeş limanların yakınında (ve içinde) zaman geçirmek ve para kazanmak için ayak işleri yaparak büyüdüler. Dövüşmek için bir eğilim gösterdiler – eğer istersen sempati de diyebilirsin.  İki kardeş Robert Faulkner ile birlikte Stelward gemisinde mürettebata katıldılar ve 1753’te ortadan kaybolana kadar onunla çalıştılar.

Denize macera ve define için açılan çoğu kişinin aksine Clutterbuck’ların motivasyonu biraz farklıydı; silahlar. Deniz hakkında hikâyeler dinleyerek büyüdüler, ama bir denizcinin hayatının onlara göre olduğuna, bir topçunun, topunun gücünü anlattığını duydukları zaman karar verdiler.

(Denizci aslında *gerçek* bir top hakkında konuşuyordu, ama kolay etkilenen adamlar bunu kaçırdı. Ne dediğimi anladın mı? Başka tür bir toptan bahsettiğini söylüyorum. Tamamen farklı bir silah. O, “topunun”, “kuvvetli” olduğunu söylüyordu. Daha açık yapmak için tırnak işareti koyuyorum. Çok güçlü bir “silahı” vardı. O devasa bir “penis” “kullandı”. Hala anlamadın mı? İyi tamam.)

Clutterbucks’lar yıllarca tüccar ve korsan yelkenlilerinde seyahat ettiler – neredeyse her zaman çift olarak kiralanarak. En sonunda Martha’s Vineyard’a yarı-yerleşik olarak yerleştiler, burayı tüm bu huzurdan yorulup yeni bir tayfaya kiralanmadan önce kontratlar arasında dinlenme yeri olarak kullandılar.

Bu şakayı sonra açıklarım.

 

EDWARD BRADDOCK

Edward ‘Bulldog’ Braddock, Fransız ve Kızılderili savaşında arkerlerin başında olan öncelikli generaldi, muhtemelen ‘Bulldog’ rumuzu olduğu için.

Braddock, Kuzey Amerika’da komuta teklifi geldiğinde Gibraltar’da vekil valilik yapıyordu. Ona, iki düzenli ordu alayı kontrolü verildi ve kıtadaki Fransız kolonilere yapılacak daha büyük bir saldırının parçası olarak, Duquesne Kalesi’ni Fransızlardan geri almaya atandı (Braddock Seferi olarakta bilinir).

Braddock Gibraltar valisi olarak sevilirdi, ama Kuzey Amerika’ya vardığında işler değişti. Askerleri arasında kesin talimatları uygulamasıyla bilinirdi, ama görünüşe göre bunu aşıp işi vahşiliğe götürdü. Çabuk sinirlenmesi ve acımasızlığıyla ün yaptı. Ayrıca toplamaya çalıştığı sömürge milislerine yabancı, İngiliz olmayan askerleri aşağılıyordu. Yani acımasız, ırkçı bir Bulldog. Bunlar hiç sevmediğim Bulldog tipidir.

1755’te savaşta göğsüne bir kurşun yedi, söylentiye göre askerlerinden biriymiş.  Etrafındaki insanlara kötü davranırsan ve hepsinin silahı varsa karşılaşabileceğin bir iş kazası. bir bulldog daha azalabilirmiş.

**

Onu savaş alanından fularıyla taşıyan George Washington’du – bu Braddock’un, Washington’a güvenmesini sağladı. (Bu ‘taşıma’ biraz garip gelebilir, ama fular göründüğünden daha büyüktü – bir metreden daha uzun – ve bir hamağın iki katı kadar. Subayların, vücutlarını savaş alanından taşıyabilmeleri için tasarlanmış bir elbise parçası giymeleri hakkında bir şeyden bahsediliyor – ayrıca vurulmaktan ayıran şey. Savaşın yolları gizemli.)  Braddock birkaç gün sonra yaraları yüzünden öldü; Washington fuları sakladı.

İşte ilginç bir şey – düşman askerlerinin Braddock’un vücudunu kirletmesi endişesi yüzünden, yolun altına gömüldü, böylece vagonlar toprağın üstünden geçebilecek ve mezarı saklayabilecekti.  1804’de, yol işçileri kalıntıları keşfetti ve bir mermer anıtın olduğu başka bir bölgeye taşındılar.

 

EZIO AUDITORE

Ezio Auditore da Firenze İtalyan Rönesansı sırasında, “Kartal Görüşü” adındaki gizemli yeteneğinin mirasçısı olmakla birlikte, bir Usta suikastçi ve senin atalarından biriydi.

Ezio, gençlik yıllarında biraz çapkın biriydi, fakat hayatı 1476’da, babası ve kardeşleri ihanetten tutuklanıp idam edildiğinde değişti. Ezio onları kurtarmaya çalıştı – ama isimlerini temize çıkaran belgeler bir aile ‘dostunun’ elinde gizemli bir şekilde kayboldu. Aklanmak yerine, Ezio izlerken asıldılar.

Ezio, annesi ve kız kardeşiyle birlikte amcası Mario Auditore’nin yanına yerleşmek için Monteriggioni’ye kaçtı. Ezio İspanya’ya yerleşip hayatına devam etmeyi planlarken, Mario’nun başka fikirleri vardı. O, İtalyan Suikastçi Kardeşliğinin lideriydi ve sonraki birkaç yılı onu babası ve kardeşlerinin ölümünden sorumlu olan Tapınakçı’larla savaşa yardım etmeye ikna edip Ezio’yu eğiterek geçirdi.

Ezio sonraki on yılı Tapınakçılara suikast yaparak geçirdi ve üst rütbeleri atlayarak en sonunda Tapınakçı Büyük Üstat Rodrigo Borgia’yı 1587’de Venedik’te köşeye sıkıştırdı. Borgia kaçtı, ama Ezio Cennet Elmasını almayı başardı ve resmen Suikastçi Tarikatı’na alındı.

Sonraki birkaç yıl, birkaç aksilikten sonra, Ezio 1499’da, o zaman Papa VI. Alexander olan Rodrigo’nun karşısına çıkmak için Roma’ya gitti.  Rodrigo’yu yendikten sonra(hayatını bağışlamıştı), Ezio Sistine Şapeli’nin altındaki gizli bir kasayı açtı. Orada İlk Medeniyet’ten bırakılmış, onu insanlığı yok edecek bir afet hakkında uyaran bir mesaj buldu. (Evet, bu şu anda yüzleştiğimiz afet olabilir.)

Sonraki 20 veya daha fazla yıl boyunca, Ezio İtalyan Suikastçi Kardeşliğinin güçlenmesi için çalıştı ve Tapınakçılarla savaştı (bizim şu an yaptığımız gibi). En büyük başarılarından biri Altaïr’e ait olan Masyaf’taki eski Suikastçı kalesinin altındaki ve İlk Medeniyetten kalma başka bir mesaj içeren gizli bir kütüphaneyi keşfetmesiydi. Bundan kısa bir süre sonra Kardeşlikten ayrıldı – buna ‘tepede bırakmak’ diyoruz.

Ayrıca zıplamakta da harikaydı.

Ezio 1524’te Floransa’da öldü.

 

GEORGE WASHINGTON

İşte senin bile tanıyabileceğin bir isim – George Washington, Amerikan Devrimi sırasında orduya komuta eden ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk Başkanı olacak adam.

Sana söyleyeceğim her şeyi zaten biliyor olduğunu söylerdim ama bu yalan olur. Bildiğin, George Washington’ın ölümünden sonra ona yakıştırılan bir çok şey olduğu ve gerçek hayatta karşına hiç çıkmayacağını düşündüğün için okulda öğrendikten sonra unuttuğun diğer her şey. (Şimdi tarih hocanı arayıp ona başından beri haklı olduğunu söyleyebilirsin.)

George Washington Virginia’lı bir çiftçinin oğluydu. Pek az eğitim görmüştü ama hırslı karakteri sayesinde okuduğu kitaplarla kendini yetiştirmişti.

Washing*** çalışma hayatına erken atıldı, 18 yaşında toprak çalıştırmaya başlamıştı. 20 yaşına geldiğinde ağabeyi öldü; George ölene kadar yaşayacağı ve bugün de mezarının bulunduğu yer olan Mount Vernon’daki ailesinin çiftliğinin tek varisi olmuştu.

Washington askeri yaşantısına Fransız – Kızılderili Savaşı sırasında, 1754 yılında Fort Duquesne üzerine bir sefere liderlik ederek başladı – bu sefer başarıya ulaşmamış, etrafları Fort Necessity’de sarılmıştı. Ertesi yıl Washington talihsiz Braddock Seferi’nde, Edward Braddock’ın rehberi olarak tekrar Fort Duquesne üzerine yürüdü. Washington, Braddock askeri kariyerinde rütbe atlamasını sağlar umuduyla bu sefere gönüllü olarak katılmıştı. Savaş hüsranla sonuçlansa da, Washington geri çekilmeyi başarıyla organize etmesi nedeniyle övgü almış ve o yılın sonlarında Virginia’daki birliklerden sorumlu Albay olarak atanmıştı.

Washington, komutası ve eğitimi altındaki birliğiyle İngiliz ordusuna kabul edecekleri umuduyla emrindeki birlikler üzerinde revizyona gitti. Hiçbir zaman kabul edilmediler. Washington 1758 yılında görevini bıraktı. İngilizlere karşı olan küçümseme hissini hor görülmesinin doğurduğunu söylemeyeceğim, ancak hor görülmek ender de olsa işe yarar.

1760’ların sonunda Washington’ın aktif bir politik yaşamı olmuştu – Virginia Şehir Meclisi’nde faal haldeydi. Kıtasal Kongre’ye üye olarak katıldı ve 1775 yılında savaş patladığında, Kongre tarafından orduya liderlik etmesi için seçildi. O zaman Washington şöyle demişti: “Layık görüldüğüm onura yaraşır birisi olduğumu düşünmüyorum.” Pff, eminim bu duyan herkeste büyük bir rahatlama yaratmıştır. Bir uçakta olduğunu ve pilotun böyle bir şey söylediğini düşünsene.

Washington sahte bir mütevazılık sergilemiş olması mümkün, ancak şöyle bir gerçek var: askeri bir deha değildi ve bunu o da biliyordu. (Amerikan damarının onun mükemmel olmadığını söylememden hiç hoşlanmayacağını tahmin edebiliyorum.) Washington birçok defa orduyla birlikte topyekûn imha olmaktan son anda kurtulmuştu – örneğin Manhattan’da ve tekrar Brandywine’da.

Washington Boston’daki direnişi kırarak erken bir zafer kazandı ancak hemen ardından New York’u içine alacak bir kale inşa ettirerek büyük bir hata yaptı – donanması olmadığı sürece şehri savunması imkânsızdı ve yoktu da. Bunu sen bile kestirebilirsin. 1776 yılının ikinci yarısını savaş üstüne savaş kaybederek, New York ve New Jersey boyunca geri çekilmekle geçirdi; ta ki Noel zamanı Trenton’daki Hessen askerlerine sürpriz bir saldırı gerçekleştirene kadar.

(Ve bu savaş ünlü tablolarla tasvir edilse ve halkın zayıflamış morallerini güçlendirse de, savaşın genel seyri içerisinde küçük bir zaferdi.)

**

Washington’ın yeteneksizliği de gözden kaçmamıştır. Charles Lee ona olan inancını tümüyle kaybetmişti, emirlerine hiçbir zaman itaatsizlik etmese de tam olarak uyduğu da söylenemezdi. Sonra, 1777-78 yıllarında, Washington yerine General Horatio Gates’in getirilmesine neden olabilecek Conway Komplosu’na karşı kendini savunmak zorunda kalmıştı.

Öte yandan, Washington’ın asıl gücü politika tarafındaydı ve orduya komuta etmek de savaşları kazanmak kadar politikayla ilgiliydi. Washington ordunun, bağımsız kolonilerin ve Kongre’nin birçok farklı isteğiyle boğuşmak durumundaydı – ve bunlar yalnızca savaşı nasıl yürütmesi konusunda değil, askerler için temel erzak malzemeleri gibi konulardan da oluşuyordu. Her halükarda müthiş derecede sabırlı olması gerekiyordu – politikacılardan size bir şey vermelerini beklemek bir köpeğin ağzından kemiğini almaya çalışmak gibidir. (Ki bu durumda bile bahse girecek olsam paramı köpeklere yatırırdım, eninde sonunda söz dinlerler çünkü.)

Washington’ın askeri yönü ne olursa olsun, önemli olan sonunda kazanmış olmasıydı (nihayet). Devrim sona erdiğinde, hem savaşı kazanması hem de Kongre’deki kimseyle papaz olmamasının bir sonucu olarak Başkan olması konusunda görüş birliği vardı.

Elbette, Washington’ı eleştirecek bir şey arıyorsan çok uzağa bakmana gerek yok – Sullivan Seferi sırasında bölgedeki tüm Kızılderili kamplarının yok edilmesini emretmişti, elbette bir çiftçi olduğundan ve bu sebeple 200’den fazla kölesi olduğundan bahsetmeye gerek bile yok (Ve evet, nihayetinde onların özgür kalmasını sağlamıştı – kendisi ve karısı öldükten sonra! Bunun gerçekten bir fedakârlık olduğunu düşünmüyorum.)

Oh, onu kötülemiş gibi mi oldum? Kusura bakma. Burada sana tarih öğretmek için varım, vatan aşkını pohpohlamak için değil.

 

ISRAEL PUTNAM

Israel Putnam (daha şefkatle “Yaşlı Put” olarak bilinir) Bağımsızlık savaşı tarihinin efsanevi bir simgesiydi ve muhtemelen en bilindik asker – birazcık da halk kahramanı, canın isterse.

Putnam Massachusetts’de doğdu ama tarlalarda çalışmak için Connecticut’a taşındı.  Kolonideki son kurdu öldürerek saygınlık kazanmış – bir tüfek, meşale ve geri çıkarılmak için ayaklarına bağlı bir iple hayvanın inine girdi. Kurtları gerçekten sevmezdi. Oh, ve sanırım onun bir halk kahramanı olduğundan bahsetmiştim? Bu sadece bir kısmı.

Fransız – Kızılderili savaşı sırasında koloni milislerine katıldı ve burada etrafındaki askerlere cesurluğuyla ilham vererek saygınlık kazandı. Bir grup Kanien’kehá:ka tarafından 1758′ yakalandı ve idam edilmeden hemen önce kurtarıldı. 1762’de bir sefer sırasında gemisi Küba yakınlarında battı ve – buna bayılacaksın – burada sigarayı öğrendi. Bir sigara bağımlısı oldu ve kolonileri sigarayla tanıştırarak saygınlığını arttırdı.

Savaş bittikten sonra, Putnam Connecticut’a döndü ve devrime yol açan İngiliz vergi poliçeleri karşıtı bir sözcü oldu. Özgürlüğün Çocukları’nın Connecticut şubesini kurdu. Lexington ve Concord Savaşını duyduğunda, hemen Kıtasal Orduya yazıldı ve Connecticut kuvvetlerine tuğgeneralliğe atandı. Bunker Tepesi’ndeki orduları yönetti – ve oradaki asilerin yakın bir başarısıyla saygınlığını sağlama aldı.

Washington Putnam’ın liderliğine dair büyük umutları vardı ve Long Island Savaşı’ndan hemen önce Washington’ın New York’taki komutan muavinliğine atandı. Maalesef, Putnam iyi bir askerdi ama kötü bir taktikçiydi. Long Island Savaşı’nda bozguna uğradı. Putnam bir sonraki görevi olan Hudson nehrindeki kaleleri korumakta da daha iyisini başaramadı, orada da General Henry Clinton’a yenildi. Bunlardan sonra, Putnam gönüllü asker alma işine atanmayı talep etti ve Washington da kabul etti.

En azından sigaraları vardı.

 

JAMES BARRETT

James Barrett Concord’da asi milislerin bir albayıydı ve bağımsızlık savaşının başladığı yıllarda Boston parlamentosu’ndaki kasabanın delegesisiydi.

Barrett milislerin başı olma makamını tam olarak istemiyordu. Savaş başladığında 65 yaşındaydı. Piposunu ve terliklerini hazırlamış ve muhtemelen sadece oyun şovları izlemek istiyordu. Ne yazık ki, kaynakları kısıtlı olan deneyimli komutanlar ve Barrett Fransız – Kızılderili Savaşında mücadele etti – yani albay da.

İngilizler Lexington ve Concord’a geldiğinde asilerin silah zulalarını arıyordu, birlikler Barrett Çifliğine doğru yola çıkmış ve burada malzemelerin büyük bir kısmını bulabilecekleri söylenmiş. Tabii ki, onlar gelmeden önce silahların birçoğu alınıp başka bir yere saklanmış. Barret’da orada değildi. Biraz uzaktaydı, milisleri Kuzey Köprüsü’ne ilerlemeleri için organize ediyordu – ve Concord’daki nihai zaferi gözetiyordu.

 

JOHN FRASER

John Fraser (Ayrıca Frazer ya da Frazier olarak da telaffuz edilir) Fransız – Kızılderili Savaşı sırasında Fort Duquesne civarında yaşayan ve Braddock Seferi’ne katılanlardan biri olan, aslen İskoçyalı bir tüccardı.

Fraser 1745 yılından sonra bir zaman, büyük ihtimalle politik nedenlerden ötürü (Fraser’lar bir isyanla devrilen Stuart’ları destekliyordu) İskoçya’yı terk etti. Allegheny nehrinin üst kısımlarında ticarete başladı ancak kısa süre sonra Fransızlar tarafından karavanı elinden alındı. Nehir boyunca aşağı indi – günümüz Pittsburgh sınırlarına kadar, yeniden bir karavan inşa etti ve tekrar ticarete başladı.

Fraser, Fransızlar – tekrar – geri almadan önce Fort Duquesne bölgesinde (kendi topraklarında) bir kale inşa eden yerleşimcilerden biriydi. Fraser Washington’ın 1754 yılında kaleyi geri alma girişimine katıldı (ki bu İhtiyaç Kalesi’ndeki yenilgiyle sonuçlanacaktı) ve Braddock Seferi sırasında Baş Gözcü olarak görev aldı.

Braddock’ın başarısızlığının ardından Fraser bölgeden ayrıldı – Fransızlar onu bölgesinden üçüncü kez kovmuşlardı, bu onlar için pek zor olmamıştı bana kalırsa. Tuscarora vadisine yerleşti ve nihayet Fort Bedford’ı inşa etti.

 

JOHN HANCOCK

John Hancock Devrim Savaşı öncesinde Boston’da Liberal Parti lideriydi ve sonunda Bağımsızlık Bildirgesi’nin yayınlanacağı İkinci Kıta Kongresi’ne Başkanlık etmişti. Çok etkileyici değil mi? Ancak hepsinden etkileyicisi, soyadının argoda ‘imza’ kelimesi yerine kullanılarak sonsuza kadar yaşayacak olmasıydı. İşte efsane diye buna derim. Ben de bir gün “Shaun” kelimesinin gençler tarafından görmüş geçirmiş ince bir gülümsemeyi anlatmak için kullanılacağını hayal ediyorum. Umut fakirin ekmeği.

Hancock Massachusetts’te bir Papaz’ın oğlu olarak dünyaya geldi, ancak babası genç yaşında ölünce John Beacon Hill’e, amcasının yanına gönderildi. Thomas Hancock başarılı bir gemi işi yürütüyordu, 1764 yılında öldüğünde yerine John geçti.

John şöhretli bir iş adamıydı ve muhtemelen parasının bir kısmını gümrük kaçakçılığından kazanmıştı – 1768 yılında araştırılmış ama aleyhinde kanıt bulunamamıştı. 1764 yılında getirilen Damga Kanunu’nun ardından Vatanseverler’e katıldı. Ayrıca Çay Partisi’nin kışkırtıcılarından da biriydi. Aslında, devrim patlak verdikten sonra, öyle ünlü bir asiydi ki Boston Valisi silah bırakan herkese bağışlanma teklif ettiğinde Hancock özel olarak anlaşmanın dışında bırakılmıştı.

Hancock muhtemelen en çok Bağımsızlık Bildirgesi’ne imza atmasıyla tanınır; imzası belgedeki imzalar arasında en üstte olanıydı. Muhtemelen bu yüzden – ve muhtemelen Hancock ünlü bir tutumsuz olduğundan – imzası diğer herkesinkinden daha büyük, daha gösterişli atılmıştı. Bu yüzden Amerika’da, imzan bazen “John Hancock’ın” olarak da tabir edilir.

Bunun nedenini açıklamamalıyım, kulağa biraz pis geliyor!

Ama yapacağım: bir penis referansına benziyor.

 

JOHN PARKER

John Parker Lexington birliklerinden sorumlu Yüzbaşı’ydı, bu aynı zamanda onu Lexington ve Concord’da yapılan savaşları da komuta eden adam yapıyordu.

PArker bir çiftçiydi, ancak Fransız – Kızılderili Savaşı’nda bulunduğundan dolayı o sırada tüberküloz hastası olmasına rağmen askeri birliklerin başına getirildi. Parker Boston Kuşatması sırasında Kıta Ordusu’na katıldı, ancak Bunker Hill savaşına katılamayacak kadar hastaydı.

Parker Eylül 1775’te öldü. Lexington çayırındaki Gönüllü heykelinin onun anısına olduğu söylenir – Parker’ın bilinen hiç resmi olmasa da, yarım yamalak bir benzerlik olduğu söylenebilir. Önemli olan niyet.

 

JOHN PITCAIRN

1754’te, John Pitcairn İngiliz Deniz Piyadelerinde genç bir kaptandı. Fransız ve Kızılderili savaşlarında yer aldı, ama kayıtları hakkında fazla bir şey bulamıyorum. Louisburg’un işgali sırasında -burası Kanada’da- HMS Lancaster’da olduğu kaydedilmiş.  Kolonilerin ‘Amerikan’ tarafında olduğuna dair bir kayıt yok ama görünüşe göre bir kaç gizli görev yapmış – bu detay azlığını açıklıyor.

Pitcairn, 1771’de Binbaşılığa yükseltildi ve astları tarafından popüler olmasından ve düşmanlarının onu övmesinden kaynaklanan bir ün kazandı. Bu başarılması zor bir numara. Belki de tatlı bir gülümsemesi vardı.

**

Thomas Gage, İngiliz askerlerini Lexington ve Concord’a gönderdiği zaman, İş konuşmaya geldiğinde asilerin onu dinleyeceğini düşünerek işi Pitcairn’e verdi. Bunun yerine, Pitcairn Lexington savaşında 8 milisi öldürüp Devrim Savaşını başlatan 8 askerin başında olması, onun barış yanlısı şöhretine gölge düşürdü. Bir kaç ölüm bunu yapabilir.

Pitcairn’in raporunda, onun askerlerine ilk asiler ateş etmezse ateş etmemelerini emrettiği söyleniyordu, ama bu saldırıyı onun emrettiği dedikodularını durdurmadı.  Tarih daha iyi bakıyor – Pitcairn şimdi, bir vatanseverin “kötü bir davadaki iyi bir adam” sözleriyle tanımlanıyor.

**

Pitcairn’in Lexington ve Concord’a asilerin silahlarına el koymaya mı yoksa o sırada Lexington’da saklanan John Hancock ve Samuel Adams’ı bulup tutuklamaya mı gittiği tartışılmaktadır. Muhtemelen ikisinden de biraz. Pitcairn’in hikayesi Adams ve Hancock’u bulup onlarla görüşmek istemesidir – ve o bunun için ideal kişiydi. Hala neden arkasındaki orduyla ateşkes görüşmesi yapmaya çalıştığını anlamıyorum. Sanki yanlış bir mesaj veriyor, sence de öyle değil mi?

 

KANEN’TÓ:KON

Ratonhnhaké:ton’un bir arkadaşı da aynı köydendi. İki çocuk aynı yaştaydı ve aynı kabilenin üyesiydi: bu onları aralarındaki bağ uzak olsa bile kuzen yapıyordu. Çocuklar, küçüklükleri boyunca ayrılmadı, Kanen’tó:kon ikisinin daha muhafazakarı olduğundan, Ratonhnhaké:ton onların başını belaya sokan kişiydi ve Kanen’tó:kon bundan kurtulmaya çalışırdı.

**

Tabii ki, Connor suikastçi olmak için ayrıldığında, o ve eski arkadaşı birbirinden uzaklaştı – bu bazen birinizin suikastçı olarak ayrılması durumunda olabilecek bir şey– ve ikisi de köylerinin savaşta nasıl yer almasına dair farklı görüşler oluşturdu. Kanen’tó:kon aslında Connor’un köyün tarafsız kalması fikrini desteklerken, hem Fransız hem de İngilizlerin diğer uluslara önerdiği koruma teklifini gördükten sonra tekrar düşünmeye başladı. En sonunda köyün savaşa katılması için tartışmaya başladı – genelde diğer Kanien’kehá:ka ittifaklarından İngiltere’nin yanında.

**

Anlaşmazlıkları Kanen’tó:kon, Connor’u Kraliyet yanlıları’nın köylerine bir saldırı planı bilgisiyle yüzleştirdiğinde doruğa ulaştı. Ardından gelen savaşta, Connor arkadaşını öldürmek zorunda kaldı. Bunun olması çok rahatsız edici!

 

KANİEHTÍ:İO

Kaniehtí:io, Kanien’kehá:ka ulusunun, Fransız ve Kızılderili savaşında Boston’un önlerinde yaşayan bir üyesiydi. Suikastçi kayıtları onun Iakoiá:ner’in, yada Kabile Annesi’nin kızı olduğunu ve liderlik için eğitildiğini gösteriyor.

Halkı, Koloniciler tarafından bölgeye yapılan baskınları, Fransız ve İngiliz arasındaki yükselen tansiyonu görmezden gelirken, Kaniehtí:io, onların çok büyük bir tehlike olduğunu anladı.  Sessiz kalmak yerine, köyün bir şeyler yapmasını isteyen herkesle konuşmaya başladı – bu o zamanlar kabile şeflerinin istediği şeyin tam tersiydi. Onların tarafsız kalma emirlerini kendi yoluyla savaşmaya karar vererek reddetti ve bulabildiği yardımı toplamaya başladı – Haytham Kenway dâhil.

**

Kaniehtí:io’nun bilinen bir tapınakçıyla olan ilişkisiyle beraber Braddock seferi sırasındaki hareketleri, onun yetişkinliğinde Kabile Annesi olmasına az çok engel oldu.  Yine de, görünüşe göre çocuğu doğduktan sonra bile, köyün yaşlıları tarafından dizginlenmiş kalmak yerine savaşta eyleme geçmek için tatışmaya devam etti. Bununla birlikte Haytham’la bütün ilişkisini kesti.

Tapınakçıların 1760’ta neden saldırdıkları ve amaçlarının ne olabileceği açık değil.  Köy nerdeyse yok ediliyordu ama bir kaç yıldan sonra düzeldi.

**

Şey – bu biraz daha anlam katıyor. Görünüşe göre köyün yakılmasının ardındakiler Tapınakçılar değildi. Bunun için George Washington’a teşekkür edebilirsin. Sanırım Washington’ın askeri kariyerindeki bu parça tarih kitaplarınızda yer edememiş. Gerçi çok fazla şey edemiyor…

 

LOUIS MILLS

Louis Mills biz İngilizlerin iyimser bir biçimde ‘Güneşli Brighton’ dediğimiz yerde bir güverte tayfasından biriydi. Denize olan aşkını yine bir denizci olan babasından aldı. Babası, genç Louis’i ilk kez Windward ismindeki Londra’dan Boston’a giden bir gemide 10 yaşındayken genize çıkardı.

Büyüdükçe, Mills dünya çapında seyahat ederek ve güvenilir mantıklı bir denizci olarak saygı kazanarak, tüccar denizci olarak çaışmaya devam etti. 1752’de Providence tayfasına katıldı, çeşitli zorluklara rağmen kaptan ve tayfayla kaldı – Oysa 1755’te hayatına devam etmeyi düşünüyordu.

 

MARQUIS DE LAFAYETTE

Daha çok bilinen adıyla “Lafayette” ve şaşırılmayacak şekilde – tam adı “Marie Joseph Paul Yves Roch Gilbert du Motier, Marquis de Lafayette”. Kartvisitleri herhalde üç feet uzunluğundaydı. Lafayette Bağımsızlık savaşına katılan ve George Washington’ın en sadık destekçilerinden olan Fransız bir aristokratdı. (Eminim arkadaşları onu sadece MJ diye çağırıyordu.)

Lafayette savaşa katılmak niyetiyle 1777’de kolonilere geldi. Öyle bir niyet ki, aslında, bunun için Fransız Ordusundaki makamını terketmiş. Fransız Ordusu onun planlarını öğrendiği zaman, denize açılmayı planladığı gemisi bağlanmış ve bir hikayeye göre, Lafayette New York’a giden başka bir gemiye kadın kılığında kaçak olarak binmiş. Hepimiz yaptık bunu.

Lafayette Fransa’dan ayrılmadan önce kendisine orduda bir yer vaad edilmiş ama geldiği zaman Kongre onu sadece yolunu bulmaya çalışan biri olmasından endişelenmiş. Endişelerini gidermek için de Lafayette bedava çalışmayı önermiş – ve Kongre onu tümgeneralliğe atamış. Bu daha tam 20 yaşında bile olmayan biri için ağır bir rütbe gibi görünebilir ama Lafayette hem zengin hem de Fransız soylusuydu ve aynı zamanda Kongre Fransız hükümetinden gelecek daha fazla yardım elde etmek istiyordu. Ki bu beni şüphelendirirdi. Özgür Fransız diye bir şey yok.

Lafayette, George Washington’a yaver olarak atandı – muhtemelen çünkü bununla ilgili tam uyacak bir Fransız sözü var – ve ikisi yakın arkadaş oldular. Politik bağlantıları bir yana, o orduya mükkemmel bir katkıydı. Lafayette doğal bir liderdi – ilk gerçek savaşı Brandywine Savaşı’ydı, yaralandığı savaş. Buna karşın, Lafayette toparlandı ve geri çekilme emri verdi – ki bu da yüzlerce hayat kurtardı.

In 1779, Lafayette Fransa’ya döndü, Bağımsızlık için daha fazla ordu ayarlamak için – tam da Kongre’nin ondan umduğu ve bunun için iş verdiği gibi. Lafayette kolonilere döndükten sonra, Fransız ordularının komutasına atandı ve General Cornwallis’i Yorktown’da peşine düşme işi verildi. Başka insanlar da vardı. Bu bir adamın diğerini bir şehirde izini sürmesi gibi değildi. Bu çok haysiyetsiz görünürdü.

Savaştan sonra, Lafayette Fransa’ya döndü ve Fransız Devrimi’nin başlangıç liderlerinden bir oldu. Onun için ne yazık ki, anayasal monarşiyi savundu ve genel nüfusu tatmin edemeyince kaçmak zorunda kaldı. 1825’de Bağımsızlığın 50.Yıldönümünü anmak için Birleşik Devletler’e  döndü – ve sevgi dolu bir kalabalıkla karşılandı.

2002’de, Lafayette Birleşik Devletler’in onur vatandaşı ilan edildi, bu saygıyı hak eden yedi kişiden biri olarak. Küstahça, Lafayette törene zahmet edip gelmedi bile.

İşte sana tam bir Fransız.

 

MASON LOCKE WEEMS

Mason Locke Weems (sonraları Parson Weems olarak bilinir) gezici bir kitap satıcısı, yazarlık ve editörlük yapmaya başlamış eski bir mahalle papazıdır. İlk 1800’de yayımlanmış George Washington’ın Hayatı biyografisiyle en yüksek ününe kavuşmuştur. Kısaca Vernon Dağı cemaatinin papazıydı ve George Washington’ı da kendi cemaatinden biri olarak görüyordu.

Weems çok renkli bir karakterdi ve birazcık da hilekardı – her zaman anlatacak bir hikayesi vardı, bir çoğu tamamen asılsız – ya da çok abartılmıştı. Genç George’un babasının ödüllü kiraz ağacını kestiğini cesurca itiraf ettiği o çok bilinen hikayeyi de Weems’in Washington Biyografisinden biliriz. Weems o hikayeyi “şüphe edilmeyecek kadar çok gerçek” olarak yazmış ama “şüphe edilmeyecek kadar çok gerçek” deyişinin şüphe edilecek kadar gerçek olup olmadığını kim bilir…

Weems ayrıca Benjamin Franklin, Francis Marion ve William Penn’in de biyografilerini yazarak – üstelik, asıl gerçeklikten daha eğlencelidir. İyi satmıştır yine de – magazin gazetelerine giden yolunu çiziyordu.

 

NICHOLAS BIDDLE

Nicholas Biddle Kıtasal Donanmanın ilk kaptanlarından biri olan genç, hırslı bir denizciydi.

Biddle Kraliyet Donanmasına 1770’de katıldı (Yani demek istediğim İngilizlerin tarafına), ama Amerikan Devrimi başladığında hizmetini Kıtasal Kongre’ye sundu. Yani bir hain, o halde – Aslında, çoğunlukla bunu böyle görmemeniz çok tuhaf. Neyse, İngilizler için sadece bir deniz asteğmeniyken, Kongre hemen ona kendi gemisinin komutasını verdi, The Franklin. 1776’de daha iyi bir anlaşma teklif edildi – kendisine yepyeni bir geminin komutası, Randolph.

Biddle’ın şöhretindeki yükselişin arkasındaki sebepler hakkında tarih dilsiz. Ancak, sanırım ben bu gizemi çözebilirim – Connor Nantucket’de durduğu zaman Church’un onu işe aldığını görmüştük.

Biddle zamanla Kıtasal Kongre’den izinli bir korsan oldu ve İngiliz gemi rotalarında devriye gezerek gemilerini taciz etti ve yakalayabildiklerinin de yüklerini aldı. Mükemmel bir kaptan olarak saygınlığı vardı – ganimetleri eşit bir şekilde paylaşır ve asla tayfalarına işkence cezası vermezdi. Ne yufka yürekli ama. Merhametli, gerçekten. Yine de sanırım neden bunun bir iş ikramiyesi olabileceğini görebilirsin.

 

PAUL REVERE

Paul Revere’nin geceyarısı gezisini duymuş olman lazım, tabii ki – 18 Nisan 1775’de Lexington ve Concord’u gelen askeri saldırı için uyaran birkaç atlıdan biriydi. Devrimde Revere’nin rolü bundan daha büyüktü, aslında. Özgürlüğün Çocukları ve Kıtasal Kongrenin bir üyesiydi, ayrıca Boston Çay Partisi’ne katılanlardan biriydi.

Mesleken, Revere bir gümüş kuyumcusuydu ve kolonilerdeki en yetenekli zanaatçılardan biriydi. Ayrıca bakır kaplama oymacılığı yaptı – en dikkat çekicisi, İngiliz askerlerinin silahsız kalabalığa yakından ateş ettiğini tasvir ettiği Boston Katliamı resmi. Çok etkili bir propaganda parçası. Bu günlerde bakır levha propaganda pek almazsın. Yok olan bir sanat.

Revere ayrıca uyanık bir işadamıydı ve para neredeyse oraya giderdi. Gümüş işçiliği faturalara yetmediği zamanlarda, dişçilik aletleri yaptı ve Devrim sırasında barut kıtlığı olduğu zamanda barut yaptı, bir barut imalathanesi inşa etti. Savaş bittikten sonra Revere çan imal ederek işlerini büyüttü, neticede King’s Chapel’de asılı duran çanı yaptı, Boston’un işaretlerinden biri.

 

REGINALD BIRCH

Reginald Birch Londralı bir tüccarın Londralı bir tüccar olan oğluydu (Şaşırdın değil mi? Bu da herhalde şu aile içi garip olaylardan biri).

Birch genç yaşlarında kendi işini kurdu. 20’li yaşlarının ortalarında Amerikan kolonileri ile çay ticareti yapan birkaç ticaret gemisine sahip olmuştu bile. O zamanlar 20’li yaşlarındaki birçok insanın sırtına giyecek bir gömleği bile olmadığını düşünürsek bu oldukça büyük bir başarıydı. İlerleyen zamanlarda Birch Londra içinde ve etrafında irili ufaklı birçok başka iş de kurmuştu. Londra’da üyelerinin çoğunluğunu tanınmış, şehrin ünlü simalarının oluşturduğu gösterişli bir Erkekler kulübü olan “Beyazlar” üyesiydi.

Kestirebildiğim kadarıyla Birch Haytham Kenway babası Edward için çalıştığı sıralarda tanışmış olmalı. İki erkek Haytham hâlâ oldukça genç iken Beyazlar’da tanıştı. Sonraları Birch Haytham’ın eğitimini üstlendi – 1730lu yıllarda Avrupa’ya yaptıkları gezilerde ona rehberlik etti. Animus’tan gördüğüm kadarıyla arkadaşlıkları gençliklerinde de devam etti – Suikastçılar olarak birlikte çalıştılar.

 

ROBERT FAULKNER

Robert Faulkner muhtemelen Suikasçilerin Donanması’ndaki en çok sözü edilen üyesiydi – yine de resmi olarak hiçbir zaman ikinci kaptanlıktan daha yükseğe ulaşamadı.

Robert Faulkner ailesinde denizci olan dördüncü jenerasyondu (Bunu sesli söylemediğime memnunum) – ama ailesinde Suikastçiler için çalışan ilk jenerasyondu. İlk Kraliyet Donanmasında işe başladı, ama kariyerini ilerletemedi (bu, bir parça komisyon alamamasından kaynaklandı), oradan Birleşmiş Tüccarlar Şirketi’nde çalışmak için ayrıldı.

1753’te, Faulkner tarihi öldüğü farz edilerek kayıtlardan kayboldu – ama bu Aquila’da ikinci kaptan olarak Suikastçilere katıldığı içindi.

Faulkner bir denizci olarak çok aranıyordu – onu işe almak Kardeşlik için büyük bir başarıydı.  Disiplinli bir tayfası ve beladan olağanüstü bir kaçınma becerisiyle ün yapmıştı – havayı tahmin etmesinden bahsetmiyorum bile. Ya yılların tecrübesiyle yada başka gizemli bir yetenek sayesinde (çünkü bunlara tamamen inanıyorum) Faulkner bir fırtına veya (durgunluğun) geldiğini bilip, bunu kendi yararına kullanırdı.Bir düşünsene! Havayı doğru şekilde tahmin eden doğal bir meteoroloji uzmanı! Dünya bir daha onun gibisini görmez.

Faulkner 1768’de neredeyse yok edilene kadar Aquila’da hizmet verdi, her zaman kaptan olması istendiğinde erteledi – asla sebebini söylemedi. Yine de, gemiye olan sevgisi çok dokunaklıydı – Tekrar denize açılması şüpheli olmasına rağmen Boston’un yakınındaki kendi yerine çektirdi. Faulkner başka bir gemiyle denize geri dönebilirdi, ama yapmadı – Hep arızalı olan Aquila’nın yanında kaldı ve kendini içkiye verdi, Connor onu orada buldu.

 

ROBERT NEWMAN

Robert Newman İsa Kilisesi’nin (günümüzdeki adıyla Eski Kuzey Kilisesi) zangoçuydu ve Paul Revere’in yakın dostuydu. Çan kulesine astığı fenerlerle Lexington ve Concord’a doğru ilerleyen İngilizler’in hareketini Charlestown’daki süvarilere haber veren Newman’dı. İki fener – böylece İngilizlerin denizden geldiği anlaşılabilecekti.

Öte yandan Newman’ın gizli planında bazı aksaklıklar vardı. Ailesinden kalan evi bir konaklama evi olarak kullanılıyordu ve bazı İngiliz subayları orada kalıyordu. Newman yorgun olduğunu ve yatacağını söyleyerek onlardan kurtuldu, karton gibi bir şeyden yapılmış küçük bir pencereden dışarı süzüldü. Arkadaşı John Pulling ona fenerleri çan kulesine çıkarmasında yardım ederken üçüncü bir kişi de kilise kapısını gözlüyordu.

Newman daha sonra o gecedeki hareketlerinden dolayı sorgulanmıştı – muhtemelen akşam erkenden yatacağını söylemesi büyük şüphe uyandırmıştı – ancak soruşturmadan kurtuldu ve Boston’a kaçtı.

Newman şehre döndüğünde tekrar zangoç olarak eski işine döndü. Kilise mahzenini turistlere gezdirmek için para aldığına dair kanıtlar vardı – bu gezilere John Pitcairn’in naaşını göstermesi de dahildi. Bunun 1788 yılında Newman’ın yerine başka bir zangoçun işe başlamasıyla bir alakası olabilir belki.

 

SAMUEL ADAMS

Samuel Adams bir Boston avukatı, Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanlardan ve Amerikan Devriminin yükseldiği zamanların önde gelen siyasi bir simgesiydi. Sanırım bu senin küçük hayatına bir bakış açısı vermiştir, değil mi?
Adams Massachusetts’de doğdu, zengin bir tüccar olan başka bir Samuel Adams’ın oğlu olarak. Adams (daha genç olan) Harvard’a gitti, 1740’da mezun oldu. Kendi işini kurdu ama bu kederli bir başarısızlıktı ve aile bira fabrikasında işe girmekle sonlanmıştı. Birçok insan işleri başarısız olduğunda bira fabrikalarında çalışmaya başlardı ama tercihen başka bir şekilde. Bu onun tarihi mirası için iyiydi, çünkü onun birayla olan ilişkisi birçok Amerikalının onu tanıması için tek yoldu belki.

Adams 1765’de Massachusetts Yasama Meclisine seçildi, ki bu onun siyasi kariyerinin başlangıcıydı. Kolonici haklarının sadık bir savunucusuydu (İngliz Parlamentosu’ndaki başlıca popüler tartışmalar vergileri kötüye kullanmakla ilgiliydi), ama özgürlük öncesi değil – en azından ilk değildi. (Sanırım fikrini sonra değiştirdiğini söylemek doğru olur.)

Adams sıksık asabi bir radikal olarak tasvir edilir – ama biraz önyargılı bir yaklaşım. Adams vigilantizmi sevmezdi, büyük bir kısmı için (Gerçi bir mafya Boston pul toplayıcını istifa etmeye zorladığında onayladı, yani belki de BAZI vigilantizmleri sevmedi). Yıllar sonra, Adams Meclisteyken, bir siyasi partiye katılmayı reddetti çünkü fikri bölücü buldu (George Washington’la paylaştığı bir duygu, laf arasında).

Ancak, Adams’ın saygınlığı sorun çıkaran birisi olduğu için anlaşılabilir. Boston Katliamından sonra, Boston’un temsilcisi oldu ve askerleri şehirden kovmakta başarılı oldu. Boston Çay Partisi’nin hemen öncesinde Old South Meeting Hall’da konuşma yaptı ve söyleniyor ki çayların denize dökülmesinin işaretini o vermiş (Fakat onunda bu işe dahil olduğuna dahil bazı tartışmalar var, ki bundan mutluyum, çayı israf etmeyen bir beyefendi olarak).

Adams kötü şöhreti yüzünden 1775’de Lexington’a gitmek için Boston’dan ayrılmak zorunda kaldı – Onu baş belası olarak gören İngilizlerden kaçmak için. Boston Kuşatması başladığında Massachusetts valisi silah bırakan asilerin affedileceğini söyledi – Adams HARİÇ, ve John Hancock. Genel olarak, Adams İngiliz tarafı için tam bir belaydı – buna rağmen neden bazı Amerikalıların asabi bir devrimci olmayı kötü bir şey olarak görmeleri beni hayrete düşürüyor. Bugün neredeysen şimdi de ordasın, değil mi?
Aslında, bekle, evet – belki buna rağmen neden bahsettiklerini belki anlayabilirim.

 

SAMUEL PRESCOTT

Paul Revere ve William Dawes Lexington’dan ayrılıp Concord’a giderken, yanlarına Concord’lu genç bir doktor, Samuel Prescott katıldı. Prescott bir anti-İngiliz gece yürüyüşü olan
Özgürlüğün Çocukları grubu üyesiydi.

Prescott o gece nişanlısını görmek için Lexington’daydı – sanırım gördüğümüz kaçak oydu. Eve geç dönmeye niyetlenmişti – bu Revere ve Dawes için büyük bir şanstı. Prescott bölgeyi iyi tanıyordu ve üç adam İngiliz birlikleri tarafından durdurulduklarında, takipçilerini geride bırakmalarını ve Concord’a ulaşarak alarmı başlatmalarını sağlayan oydu.

İşin garip kısmı burada başlıyor – o geceden sonra, şey, Prescott bir nevi ortadan kaybolur. 1777’de Halifax’ta bir İngiliz tutsağı olarak ölmüş olabileceğine dair elimde bir kayıt var, ancak bu net olmaktan çok uzak. Bana kalırsa İngilizler’le birlikte Kurtuluş Günü Boston’dan ayrıldı, ancak ne zaman ve nasıl yakalandığına gelirsek – hiçbir fikrim yok.

İşte söyleyeceğimi hiç düşünmediğim üç kelime.

 

SHAO JUN

Shao Jun Çinli bir Suikastçıydı ve ölümünden önce Ezio Auditore ile görüşen son Suikastçılar’dan biriydi.

Jun Ming Hanedanlığı döneminde kraliyet zindanlarında doğmuştu. Gençlik yıllarını Çin imparatoru Zhengde’nin favori cariyelerinden biri olarak geçirdi. Bu ideal bir yaşam olmasa da – ki ben olsam umrumda olmazdı, hendekler kazmaktan iyidir – Zhengde’nin seyahate düşkünlüğü sebebiyle Jun henüz 15 yaşındayken o zamanlarda dünyadaki birçok insandan daha fazla yer görmüştü – ki bunu bir artı olarak farz edeceğini kabul ediyorum, eğer o zamanlar bazı kedilerin bile dünyadaki birçok insandan daha fazla yer görmüş olduğunu göz ardı edebilirsen.

1521 yılında, Suikastçı Tarikatı Zhengde’nin ölümünün yarattığı kargaşayı kullanarak imparatorun sarayına sızmayı ve cariyelerden bir kısmını kurtarmayı denediler, Jun da bunların arasındaydı. Kısa sürede bir Suikastçı oldu – ancak arkasında bırakmak olduğu kadınları hiç unutmadı. Yıllar sonra, geride kalmış olan cariyeleri kurtarmak için Kraliyet Sarayı’na döndü ancak, hepsinin Zhengde’nin ardılı Jiajing tarafından öldürülmüş olduğunu gördü.

Jiajing’in Kraliyet Sarayı’na yapılan bu ikinci saldırıya karşılığı ani ve ölümcül oldu, Suikastçılar hazırlıksız yakalanmışlardı. Doğu Çin’deki Kardeşlik katliama uğradı. Shao Jun ve Usta’sı hayatta kalabilmişti, ancak Asya’yı tamamen terk etmek zorunda kaldılar. Ezio Auditore’nin tavsiyelerini almak için İtalya’ya seyahat ettiler – ancak yolculuğu yalnızca Shao Jun tamamlayabilmiş, Floransa’ya Ezio’nun ölümündne kısa bir süre önce, 1524 yılında varabilmişti.

 

SHAUN HASTINGS

Shaun Hastings doğrudan tarikatın içinde doğmayan az sayıda Suikastçı’dan biri. Genç yaşlarında Abstergo Endüstri hakkında yaptığı araştırmalar onu Tapınakçılar’ın hedefi haline getirince Suikastçılar tarafından çırak olarak alındı.

Hastings’in organizasyon konusunda Tanrı vergisi bir yeteneği var, öyle ki o olmasa Suikastçılar olmazdı. Tarihsel olaylar arasında bağlantılar kurma yeteneği ile, birçokları tarafından tarikatteki en zeki insan olarak kabul edilir – ve ‘birçokları tarafından tarikatteki en zeki insan olarak kabul edilir’ derken onun GERÇEKTEN de tarikatteki en zeki kişi olduğunu söylüyorum.

Onun ukala bir serseri olduğunu düşünebilirsin, ancak bunun tek sebebi onun senden daha zeki olması ve senin kuru kıskançlığını kontrol edemeyen ve benim aşmış kişiliğimi çekemeyen ergen bir kızdan bile aciz hissetmendir.

Ah Tanrım. Ciddi ciddi okuyorsun bunları. Vaktimi boşa harcadığımı düşünmeye başlamıştım. Vaktimi boşa harcamayı ne çok sevdiğimi bilirsin.

Şimdi – bana biraz çay koyar mısın?

 

SURRY

Surry 1765’ten itibaren Samuel Adams’ın hizmetinde hizmetçi olarak çalışıyordu. Adams’ın ikinci karısı Elizabeth Wells’e evlilik hediyesi olarak verilmişti (çünkü hiçbir şey “İşte! Sana ait bir insan!” demekten daha çok birine önem verdiğini gösteremez). Ancak, Adams ahlaki yönden köleliğe karşıydı ve Surry’nin onlarla yaşamaya devam etmesi için özgür bırakılması konusunda ısrar etmişti. Gerçekten de özgür kalmıştı ve 50 yıl boyunca Adams ailesinin yanında çalıştı; ki bu Adams Ailesi “için” çalışmasından çok daha iyiydi.

(Bu arada, Adams kendisine ait bir kölesi olmasını istemese de, kölelik politika kariyeri boyunca özel olarak savaştığı bir konu olmadı. Massachusetts’teki kölelik karşıtı hareketleri destekledi, ancak hiçbir zaman devletler arası sürtüşmelere sebep olacak kadar üstüne düşmedi – diğer politikacılarla geçinmek çok daha önemliydi.)

(Elbette burada Samuel Adams’tan bahsediyorum – Gomez’den değil)

 

TADEUSZ KOŚCIUSZKO

Daha çok Thaddeus Kosciuszko adıyla bilinen – hatta daha da çok telaffuz edilemeyen – bu bey, Devrimci Savaşı’nda mühendis olarak ülkesine hizmet eden Polonyalı bir askerdi. Kosciuszko, soylu bir adamın oğluydu ve özel eğitimi doğrultusunda askeri taktikleri öğrendi. 1776 Kıtasal Ordu’ya katıldı.

Tam adı Tadeusz Andrzej Bonawentura Kosciuszko’ydu ve her ne kadar soyadı hapşuruk gibi olsa da Kıtasal Ordu’nun en deneyimli ve en çok aranan birkaç mühendisinden biriydi. Adını büyük ihtimalle 1777’deki Amerikan zaferinde Saratoga’daki tahkim çalışmalarını yönetmesiyle duyurdu. Batı Noktası’ndaki tahkime da yardım etti ( Bendict Arnold’ın İngilizlere satmaya çalıştığı tahkime).

Savaş sona erdiğinde, Kongre Kosciuszko’yu Tuğ Generalliğe terfi ettirdi – herhalde adını söylemek yerine artık ona “Tuğ General” diyebilecekleri için, tabi bir de orduya hizmetin karşılığı olarak. 1794’te Kosciuszko’nun Ayaklanması olarak da bilinen isyanı yönettiği Polonya’ya geri döndü. Ayaklanmayı kaybetti ve Fransa’ya sürgün edilmeden önce 2 yıl kadar hapiste yattı.

Şunu dinle – Kosciuszko öldüğünde zenci kölelerin eğitimi ve serbet bırakılması için talimatlar vererek Thomas Jefferson’a parasının bir kısmını bıraktı. Malesef Jefferson parayı kullanma zahmetine hiç giremedi. Para 1852’de Kosciuszko’nun mirasçılarına geri döndü.

 

THOMAS HICKEY

Thomas Hickey İngiliz Ordusunun, İrlanda doğumlu bir üyesiydi. Boston’a 1752’de vardı ve William Johnson’ın kişisel koruması olması uzun sürmedi, görünüşe göre Johnson’ın isteğiyle (muhtemelen ailelerinin İrlandayla bağlantısı olmasından, yada “Hickey” ismini komik bulmasından, kayıtlar açık değil.)

Hickey Fransız ve Kızılderili savaşında Johnson’ın komutasında hizmet etti, ama taşkın hareketleri birkaç defa rapor edildikten sonra ordudan ayrıldı. 1760’tan sonra, Hickey, tarih kayıtlarından bir kaç yıl kaybolur. Yine de ben bir kaç “T.H”ye yapılmış William Johnson’ın ev ödemelerinden bahsedildiğini buldum. Hickey’nin, onun casusu olarak çalıştığı muhtemel. Eğer öyleyse, kırılması daha zor kodlar geliştirmeliydi.

**

Hickey, 1776’da asilerin New York’u işgalinde tekrar ortaya çıkar. George Washington’un askerler tarafından “Cankurtaran” olarak bilinin kişisel koruması olmuştur. Kaydına bakılırsa onu oraya biraz zekice politik hile getirmiş olmalı. Onun Connecticut Milislerinde saygı duyulan bir üyesi olduğuna dair imalar gördüm, ama hizmet kaydını bulamadım (ve Hickey’in ‘saygı duyulan’ olarak tanımlandığından şüpheliyim).

Ne olursa olsun, Hickey hemen Washington’a suikast planlayarak vazifesine ihanet etti. Belki T.H. bu holiganın kısaltmasıdır.

**

Örnek olarak, tarih bize Thomas Hickey’in ayaklandırma suçu nedeniyle 20.000 askerin önünde asıldığını söylüyor. Bu olayların ilginç bir yorumlaması, ama New York’ta bu kadar kişiye yetecek stadyum olmadığından, çoğu askerin idamı iyi gördüklerinden süpheleniyorum. Onlara verilen önemli mesaj şuydu; “Hain olmayın, yoksa asılırsınız”, darağcında olan biri için ince bir davranış değil.

 

THOMAS PAINE

Paine aslen İngiltereli bir politik hiciv yazarıydı. Kitabı “Sağduyu” Amerikan bağımsızlığı için bir tartışma konusuydu – ve Amerikan tarihinin en popüler kitaplarından biri oldu. Büyük ölçüde Amerikalıların bunun sağduyu hakkında bir kitap olduğunu düşünmeleri ve dürüst olmak gerekirse buna ihtiyaç duyduklarını bilmeleri nedeniyle.

O dönemlerde, bağımsızlık hakkındaki edebiyatın çoğu sadece kolej mezunları tarafından anlaşılabilen süslü bencil sözlerle avukatlar ve politikacılar tarafından yazılırdı ya da benim. Yine de “Sağduyu”, başlığının standartlarına ulaştı – anlaşılır bir dilde yazılmıştı, yani temel olarak herkes savlarını anlayabilirdi (hatta okulma bilmeyen insanlar bile – kitap o kadar popülerdi ki, metni bir çok bakımdan ilkel bir sesli kitap yapan sayısız halka açık okuma yapıldı.)

Kitap Kongre’yi bağımsızlığın değerine ikna eden şey olmamasına rağmen (zaten biliyorlardı), desteğin bir anda artmasına neden oldu ve bu önemli çünkü Kongre’nin, halkın kendi tarafında olmasına ve askerleri onlar için savaşmaya ikna etmeye ihtiyaçları vardı. Sağduyu ikisini birden yaptı.

Connor’un Paine ile görüştüğüne dair bir kaydım yok, ama devrimde çok önemli bir rol oynadığından onun hakkında bir şeyler bilmek istersin diye düşündüm. Evet, Bunu en sona yazdım çünkü, bunu fark etmeden bütün yazıyı okumak zorunda kaldın. Böylelikle bir puşt olabilirim.

 

WILLIAM DAVES JR.

William Dawes Jr. Boston’lı bir devrim yanlısı ve 18 Nisan 1775 gecesi, İngiliz Nizamileri’nin gelişini haber vermek için Lexington ve Concord’a gönderilen süvarilerden biriydi. Diğer süvari ise, elbette, Paul Revere idi. Revere suyu geçerek Charlestown’a giden yolu seçerken Dawes Boston boğazını baştan başa geçen uzun yoldan gitmişti. Lexington’a Revere’den kısa bir süre sonra vardı.

Dawes çekirdekten yetişme bir deri tabakçısıydı. Bugünlerde New Jersey’de bir servet sahibi olması işten bile değil, o derece bok götürüyor oraları. Ve politik olarak da Revere kadar ateşli olmasa da, düğününde evde dikilmiş bir takım giymişti. Tabi, şimdi bakınca bu pek de matah bir farklılık gibi görünmeyebilir ancak o sıralarda bu büyük bir dışavurumdu. O zamanlar asiler İngiliz ürünlerinin – pamuk gibi -boykot edilmesine uğraşıyor ve insanları Amerikan malı almaya teşvik ediyorlardı. Takımının yerli malı olduğunu vurgulayarak, Dawes kendini şık bir şekilde Vatanseverler’in tarafında konumlandırıyordu. Oysa rahatlıkla bir melon şapka ve Kral’ın yüzü şeklinde bir maskeyle de gelebilirdi. Bir düğün için bu da oldukça garip olurdu gerçi.

 

WILLIAM JOHNSON

William Johnson bir arazi borsacısı ve İngiltere ile kolonilerin kuzey kısmında yasayan yerli halk arasında başlıca anlaşma arabulucusuydu- özellikle Irokua.

Johnson İrlanda’da doğdu ancak 1738’de amcasının Mohawk Nehri’ndeki malına göz kulak olmak için kolonilere taşındı. Gelgelelim, çok geçmeden Johnson nehrin karşı tarafından bir yer edinerek orada bir kereste fabrikası kurdu ve “Johnson Destek” adını verdiği ahşap dikmelerin ticaretini yapmaya başladı. Ki bu hep bana bir mağara adamından çiftleşme önerileri almak gibi gelmistir.1743’te “Johnson Hisarı” adında daha da geniş bir araziye taşındı. (İyi bir işadamı olabilir ancak hayal gücünden yoksundu.)

Johnson bölgedeki yerli halkla arkadaşlık kurdu, özellikle dilini öğrendiği Kanien’kehá:ka ile. Geleneklerine karşı gösterdiği saygı Irokua’lar ve İngiliz Hükümeti arasındaki bağlantıda öne çıkmasına sebep oldu. Johnson 1756’daki Kızılderili Vakası’nda denetçi olarak görevlendirildi. Tüm bölgeyi ve insanları tanıdığı için bu iste en iyisiydi.

**

Anlaşma görüşmelerinin yani sıra Johnson, Fransız-Kızılderili savaşında Irokua savaşçılarını görevlendirme ve yönetme yetkisine sahipti. Kendisi yalnızca bir savaşta savaştı ancak hizmeti karşılığında aşırı cömert bir şekilde 5000 pound ve baronet payesi ile ödüllendirildi. Bu savaşa katılan diğer insanlara göre normalin üzerinde bir ödüldü.

Kanien’kehá:ka ile yakın ilişkisini sürdürdü 1760’da islerine karşılık teşekkür olarak toplamda 300 kilometrekarelik bir araziye sahip oldu.

Gelgelelim Johnson, Stanwix Hisarı Anlaşması’nda köprüleri yaktı. İngilizler’in istediğinden daha fazla arazi aldı- bu daha sonra bunun üzerinde kafa yorabileceği için adeta bir talih kuşuydu – ancak bunun aksine bu arazide yasayan yerli halka iyi ödeme yapmadı. Anlaşma Virginia’da bir savaşa sebep oldu (Dunmore’un Savaşı olarak bilinir). Ve 1774’te daha fazla kan akmasını önlemek için (ve büyük ihtimalle kendi kıçını kurtarabilmek için), Johnson daha fazla görüşme talep etti – bu sefer de Johnson Malikanesi’nde.

**

Eğer merak ediyorsan, Johnson’ın resmi ölüm nedenin inme olduğu söylendi. Sanırım en hafif sekliyle, anlaşma arabulucularını öldürmeye kalkıştığı açıklansaydı bu bazı siyasal gerilimlere sebep olabilirdi. Öyle sanıyorum ki basa bir darbe, mesela, çok şiddetli bir inme olarak nitelendirilebilirdi.

 

WILLIAM KIDD

Kaptan William Kidd pek çok korsan efsanesinin konusu olmuş bir İskoçyalı’ydı ve hükümetin izniyle korsanlık yapıyorken illegal korsanlığa geçmişti.

Kidd, 17. yüzyılın sonlarında doğmasına rağmen o zamana kadar pek tanınmıyordu. Hakkında bilinen tek şey İskoçyalı olmasıydı, başka bir bilgi yoktu (Korsan olmanın ilk kuralı gizemli bir geçmişinin olması gerektiğiydi.). Kidd, tarih sahnesine ilk olarak 1689’da kaptan olarak listeye geçtiğinde çıktı. Birkaç yıl yaşadığı New York’a yelken açmadan önce İngiltere’nin hizmetinde hükümet izinli bir korsandı.

Kidd’e 1695’te Hint Okyanusu’ndaki gemileri bulması için hükümet tarafından izin verildi, o da Madagaskar’a yelken açtı – o zamanlarda korsan sığınağı olarak bilinen yere. Kidd, komisyonca verilen Kızıl Deniz’deki gemileri vurma görevine uymadı – kimse bunu neden yaptığından emin değil, sanırım bunu tahmin etmek de size kalmış. Onlar birer vahşi.

Kidd 1699’da Batı Hint Adaları’na döndüğünde, arandığını öğrendi. Haiti Adası’nda bulunan Quedah Merchant (Quedah Tüccarı) adındaki gemisini sattı ve yeni bir gemiyle sahile gitti. Kidd her an yakalanabileceğini biliyordu ve elinde bir pazarlık kozu olması için oraya varır varmaz hazine aramaya başladı. Kellesini kurtarmak için hazinenin koordinatlarını verebilirdi.

Kidd sonunda evine, New York’a döndüğünde yakalandı. Tutukluluğundan kurtulmak için konuşmaya (hatta çıkış yolunu satın almaya) çalıştı ama işe yaramadı. 1701’de koranlık suçundan asıldı, ki bu da çok rahatsız edici olmalı.

Kidd’in hazinesi hakkında bilinen ise, bir kısmını New York, Long Island’daki Gardiner Adası’na gömdüğüydü – Bu kısım Kidd’in ölümünden sonra ortaya çıktı. Kimse başka ne yaptığını bilmiyordu ama hazinenin nereye, ne kadarının gömüldüğü sorusu hala herkesin dilinde.

 

WILLIAM MOLINEUX

Molineux ünlü devrimciler listesinde pek sık yer almaz, muhtemelen devrimin patlak verdiğini görecek kadar uzun yaşamadığından olacak (1774 yılında öldü). Ancak kendisi savaştan önceki yıllarda Liberal Parti’nin önde gelen eylemcileridnen biriydi – Samuel Adams ve John Hancock’ın hemen yanıbaşında.

Molineux İngiliz asıllı bir tüccar ve Vatanseverler yanlısı bir adamdı. Devrimciler hareketlenmelerini arttırdıkça, Molineux de gitgide radikkaleşiyordu – İngiliz asıllı Koloniciler genelde Kraliyet Yanlısı olmaya meyilliydiler. Ayrıca Anglikan mezhebine mensuptu – ki bu cemaat de İngiliz sempatizanıydı.

Tüm bunlara rağmen Molineux’un davaya bağlılığı su götürmezdi. Oldukça ateşli bir aktivist olduğu söylenir; öyle ki, işi İngiliz boykotunu delen insanları ölümle tehdit etmeye kadar vardırmıştır. Bu biraz fazla. He’d have a bloody FIELD day on forums.***

Boston Çay Partisi gecesinde, Eski Güney Toplanma Evi’ndeki kalabalığın arasında kayboldu – diğer tüm ünlü devrimciler ise hâlâ orada, kalabalığa konuşma yapıyorlardı. Molineux ise, elbette, çayların denize dökülmesi işini yönetiyordu. Sırf bu sebepten bile, benim gözümde gelmiş geçmiş en şeytani insandır.

 

GRUPLAR

 

ABENAKI

Abenaki ulusunun kökeni şu anda New England’ın kuzeyi ve Kanada denizinin güneyi olan yerdeydi. Yanlış isimlendirilmiş sadece bir ulus olduğu düşünülmesine rağman, “Abenaki” yaklaşık olarak aynı bölgedeki ve aynı dil ailesinden olan birkaç grup için söylenebilir (Algonquin, sorduğun için).

Çeşitli Abenaki’lerin kriz durumlarında birleşmelerine rağmen (başka ulusların saldırılarına uğramaları gibi) genelde merkezi bir yönetimleri yoktu. Bu muhtemelen topraklarındaki İngiliz Kolonicilerinin saldırılarının sebebinin bir parçasıdır. İngilizler anlaşmalar hakkında konuşabilecekleri resmi hükümetler olmasından hoşlanırlardı – bu daha medeniydi ve bazen Kanepe olurdu – bu yüzden Koloniciler’in görüşüne göre merkezi bir hükümet yoksa Abenaki’nin bu topraklar üstünde bir hakkı yoktu. Tabii ki, bunu başka türlü de kesfedebilirlerdi, ama bu çok iş ve daha karışık olurdu ve – belki de en önemlisi – Abenaki ‘hayır’ diyebilirdi.

Abenaki Fransız ve Hint savaşı sırasında tarafsız kalmaya çalışırken, kelimenin tam anlamıyla İngiliz ve Fransız kolonilerinin savaşı arasında kaldılar, bu yüzden biraz çatışma kaçınılmazdı. Çoğu durumda, onları vatanlarından uzaklaştırmakda daha az sorumlu olan Fransızların yanında yer aldı. Kötünün iyisi de diyebilirsin – yine de ben Fransızlar için bu cümleyi kullanacağımı düşünmezdim.

 

BOMBACILAR

Bombacılar, el bombası atmaktan sorumlu olan askerlerdi (isminden dolayı). uzun, kaslı ve korkusuz oldukları içn seçilirlerdi – sadece düşmanı yaralamak için el bombalarını uzağa atacak güce gerek yoktu – bunu yapmak için ön cephelerde yer alacak kadar cesur olmalıydılar (yada aptal).

Bombacıların aynı zamanda hızlı etkili saldırı askerleri olmaları isteniyordu – işgaller sırasında siperlere saldırmaya yardım etmek için. (Bilirsin, bütün standart kolay işlerin seni öldürme ihtimali var.)

18. yüzyılın ortalarında el bombaları gözden düştü, ama bombacılar bataryalarının sağ kanadını korumak için çağrılan elit bir alay olarak sayılmaya devam etti – ve hala ün kazandıkları diğer tehlikeli işleri yapıyorlar.

Şapkalar hakkında ilginç bir bilgi – uzun ve dar yapılırlardı böylece bomba atarken takılmazlardı (iyi bir özellik). Sonunda, gönye şapka birkaç orduda standart elbisenin bir parçası haline geldi.

Ayrıca bombacıların papa gibi görünmek istemiş olmaları da muhtemel. Tarih bu noktada susuyor.

 

BOSTON KAVGACILARI

Kendi adıma bile tamamen anladığımı söyleyemem, ama yetişkin erkeklerin birbirini dövmesi erken antik Sümer’e giden uzun ve öykümsü bir hikayeye sahiptir.

Günümüzün modern boks sporunun popülerliğindeki ilk belirgin yükseliş 17. yüzyıl sonlarında olmuştur. Boston Brawlers ilk olarak 18. yüzyıl ortalarında tershanelerde başladılar, ancak 1084’de Beacon Hill’in kuzey yakasında kendi jimnastik kulüplerine taşındılar. Orada, kendilerini memnun etmek için birbirlerine saldıran zavallı insanları izlemek kadar başka hiçbir şeyden keyif almayan tepenin güney yakasında yaşayan zenginlerin bahislerinden oldukça nimetlendiler.

Eğer onları yiğitliğinle yeterince etkileyebilirsen sana karşılık olarak bir şeyler kazandırabileceklerini umuyorum. Belki bir ekmek kızartma makinesi. Belki de kötü şöhret.

 

CONWAY KOMPLOSU

Conway Komplosu,  George Washington’ı Kıta Ordusu’nun başından indirip yerine General Horatio Gates’i koymayı amaçlayan bir komploydu. Horatio Gates ismine yabancı olman belki sana bunun ne kadar başarılı olduğunu anlatabilir.

Thomas Conway Fransa’da eğitim görmüş İrlanda doğumlu bir askerdi. Washington’ın altında bir general olarak hizmet veriyordu, ama Gates’le sık sık mektuplaşırdı – genelde Washington’ın işinde ne kadar kötü olduğuyla ilgili.

Şimdi, genelde işini elinde tutmsk istiyorsan, dinleyen herkese patronun hakkında şikayetlerde bulunmazsın, ama görünüşe göre hiçkimse Conway’e bunu söylememiş. Hiçbir sosyal ağ sitesinde beş dakika bile dayanamazdı. Böylece, Washington, Conway’in yazdıklarından haberdar olunca (hiçbiri övgü dolu değildi), bu isimlerini temizlemek için Kongre’ye gitmek zorunda kalan Conway ve Gates’in elinde patladı. (Tabi bu işe yaramadı.)

Tarihte “Komplo”nun bunun için doğru bir kelime olup olmadığına dair bir tartışma var ve aslında bu bana daha çok içsel çekişme gibi geldi. Yine de, o zamanlar Gates Saratoga’da çok büyük bir zafer kazanmışken, o Germantown’da ve Brandywine’da yenilgiler aldığı için Washington’a halk tarafından büyük tepkiler vardı. Washington’ın Conway’in mektuplarını, astlarının arkasından iş çevirdiğine dair bir işaret olarak alması sürpriz değil.

Ancak, en sonunda, Washington’ın destekçileri etrafında toplandı ve bütün şey Gates’in özrü ve Conway’in istifaya zorlanmasıyla bitti.

Ve bu Conway’i istifa ettirmenin Washington’a olan halk eleştirisi olarak kalmasının dışında bitti. Washington’ın destekçilerinden biri bunu durdurana kadar sürdü – Conway’i ağzından vurarak. Kolay, etkili – ama genelde işverenin klavuzunda bulunmaz.

 

CULPER RING

Bu, New York ve Connecticut’ta çalışan asi casusularının 1778’den Amerikan Devrimi sonuna kadar kullandıkları bir ağdı.

Grup, İngiliz güçlerinin Philadelphia’dan ayrılıp üslerini New York Şehri’nde tekrar oluşturduktan sonra kuruldu. Washington İngiliz askerlerinin hareketlerini rapoe edecek içeriden insanlara (Hep bu tabiri kullanmak istemişimdir, ve aramızda kalsın, ‘asi casusları’nın da keyfini çıkarıyorum) ihtiyacı olduğunu biliyordu. Yeni atanmış istihbarat başkanı Benjamin Tallmadge’dan bir kaç casus bulmasını istedi Tallmadge da buldu.

Tallmadge’ın kesinlikle güvenebileceği insanlara ihtiyacı vardı, bu yüzden işe çocukluk arkadaşlarını almakla başladı. (Hiç bir şey arkadaşlığın hayatını tehlikeye atmanın gerektiği bir iş teklif etmek gibi olduğunu söylemiyor.) “Culper Çemberi” ismi “Samuel Culper Sr.”‘dan geliyor ve “Samuel Culper Jr.”, çemberin ana haber kaynaklarının ikisinin kod ismi. Kim olduklarının bilmiyorum, ama birinin diğerinden biraz daha yaşlı olduğunu hayal edebiliyorum.

Grubun en büyük başarısı muhtemelen 1780 yılında Washington’ı Rhode adasındaki Fransızlara yapılacak planlı bir saldırı hakkında bilgilendirmektir. Ayrıca kanıt kabataslak olsa da Benedict Arnold’un Batı Noktası’na olan ihanetini ortaya çıkarrarak itibar kazandılar. Ne olur ne olmaz diye öember yıllarca gizli mesajlar taşıdı ve hiçbir üyesi yakalanmadı (bir muhtemel istisna var; “355” olarak bahsedilen gerçek kimliği ve kaderi bilinmeyen bir kadın.)

Grup, savaşta en etkili istihbarat operasyonu olarak itibar yaptı, iki tarfta da. Bunu yazmak bana ne kadar acı veriyor bilemezsin. YILLARIMI aldı.

 

HESSIANLAR

Hessianlar, Devrim Savaşı sırasında İngilizler tarafından kiralanan Alman askerlerdi. ‘Hessianlar’ teknik olarak Hessen-Kassel eyaletinden olan askerleri refere ederken, Devrim sırasında savaşan tüm Alman paralı askerleri için kullanılan bir kelime halini aldı.  Tabii ki bu beklenmedik durum anlaşılabilir. Savaşta Alman askerlerinden oluşan bir birlik sana ateş etmeye başladığı zaman sadece yanlış bilgi verilmiş coğrafya inekleri durup onların nereli olduklarını sorar. Yani. Ben, öyleyse.

Amerika Devrimi sırasında savaşa gönderilen Hessian birliklerinden en azından sadece ikisine “Jägerler” denilirdi.  Bunlar hassas nişancılıklarıyla bilinen hafif piyade birlikleriydi. Hassas nişancılar, nişancılar arasında en iyileridir. ‘Jäger’ kelimesi aynı zamanda Almanca ‘avcı’ anlamına gelir ve Jäger birliklerinin ilk üyeleri ama olarak deneyimli ormancıları kapsıyordu.

Tekrar söylüyorum – ‘ağaçların arasında dövüşmekte iyi olan gerçekten hassas bir silahçı olmak Amerika sınırlarında kesinlikle olmak isteyebileceğin türden bir askerlik. Jägerlerin, Hessian’larınen en çok korkulan (ve saygı duyulan) bölükleri olması şaşırtıcı değil.

 

HÜRRİYETİN EVLATLARI

“Özgürlüğün Çocukları” Pul Hareketi’ni protesto etmek için kurulmuş ve sonrasında dağılmayarak devrime kadar İngiliz karşıtı toplantılar düzenleyen ve boykotlara liderlik eden birkaç protesto grubuna verilmiş isimdi. Sanki kızgın adamlar için bir klüptü.
Daha sonra daha koordine olmalarına rağmen, önce ayrı ayrı kurulmuşlardı. ‘Özgürlüğün Çocukları’ olağan bir isim seçimiydi çünkü bu deyim o zamanlar “Kolonici” anlamını taşıyordu. İsimden de tahmin edebileceğin gibi Çocuklar çoğunlukla orta sınıftı ve, evet, erkekti – tüccarlar, avukatlar ve politikacılar. Örnek olarak, Paul Revere Boston grubunun olası bir üyesiydi.

Çocuklar (bütün kolonilerdeki) istediklerini almak şiddetin ve gözdağının üzerinde değildi – kim öyleydi ki? Bütün pul dağıtıcılarını istifaya zorladılar – Boston grubu yerel dağıtıcının ofislerini yok edip, onu bütün kasabada sergileyip halkın önünde istifa ettirecek kadar ileriye gittiler.

Bunu düşününce, onların, Vatanseverler’in radikal kanadı olarak ün yaptığını, insanları topladıklarını ve bazen kontrollerini kaybettiklerini öğrenmek seni şaşırtmayacaktır. Boston’daki bir halk protestosu valinin malikanesinin yakıldığı bir izdihama dönüştü, Çocukların bazı gruplarının İngiliz subaylarını ve Kraliyet Yanlılarını katran ve tüye buladıkları da bilinir.

Bilirsin, standart iyi adam işi. Stres atmak için ne kadar mükemmel bir yöntem.

 

İNGİLİZ NİZAMİLERİ

İngiliz Nizamileri, İngiliz ordusunun piyadeleriydi. Giydikleri kırmızı ceketler üniformalarının bir parçası olduğundan onlardan ayrıca komik bir biçimde “Kızıl ceketliler” (Eminim bunun olacağını anlamamıştın) veya dev, ölümcül kerpetenleri yüzünden “Istakoz sırtlılar” diye bahsedildiğini duyacaksın. Yada yine giydikleri kırmızı ceket şeyi yüzünden, hangisi olduğunu hatırlamıyorum.

Kolonilerdeki Nizamiler’in maaşları azdı ve çoğu ayın sonunu getirebilmek için ordu görevlerinin dışında iş bakıyordu. Tabii ki, odaları ve gemileri hükümet tarafından karşılanıyordu, yani ortalamadan daha az ücret alabilirlerdi. Devrimden önce Boston’da işsizlik yüksek olduğundan bunun Kızıl ceketlileri kendilerine iş veren insanlar arasında popüler yapmadığını hayal edebilirsin. Bu ve dev, ölümcül kerpetenleri yüzünden.

 

KITASAL KONGRE

Kıtasal Kongre’yi sıkıcı politikacıların toplanması olarak düşünebilirsin – ki öyleydi – ama onlar ayrıca Devrimi organize etmekten sorumlu ve oları sıkıcı yapan Birleşmiş Devletler hükümeti hakkında kararlar alıyorlardı.

Üzgünüm – önemli.

Aslında “Kıtasal Kongreler” demeliyim çünkü birden fazla vardı. İlk Kıtasal Kongre 1774’te Philadephia’da Boston Çay Partisini takiben çıkan Boston Limanı’nın kapatılmasına karşı toplanmıştı (Mecburi Hareket’lerin parçası).

Bütün politikacılar ilk toplantı sırasında o kadar iyi vakit geçirdiler ki Lexington ve Concord savaşlarının hemen sonrasında bunun gibi başka bir partinin daha kurulmasına karar verdiler – neden olmasın? Herkes bir partiyi sever. Çok büyük bir hayal gücüyle, buna İkinci Kıtasal Kongre dediler. Bu Bağımsızlık Bildirgesinin yazılmasından ve George Washington komutasındaki Kıta Ordusu’nun toplanmasından sorumlu olan Kongredir, yani isim bulmadaki kabiliyetsizliklerine rağmen açıkça aralarında düşünen insanlar vardı.

Üçüncü Kıtasal Kongre 1781’de toplandı. Bu, bazen “Konfederasyon Kongresi” olarakta bilinir – ve kulağa ne kadar baş ağrısı yapacak kadar sıkıcı gelirse gelsin, bunlar yeni Birleşik Devletler’in hükümetini kurmaktan sorumluydular. Hükümetin nasıl çalışması gerektiği hakkında herkesin anlaşması zaman aldığından Konfederasyon Kongresi anayasanın geçtiği ve Birleşmiş Devletler hükümetiyle yer değiştirdiği 1789 yılına kadar 8 yıl sürdü.

Şimdi, uzun toplantılarda bulundum, ama sekiz yıllık bir toplantı en başarısızı. O dakikaları sayan herkimse ona acıyorum.

 

KITASAL ORDU

Bu George Washington’un Amerika Devrimi sırasında eyaletler tarafından verilmiş çeşitli alaylardan oluşan orduydu. Bu ordu, Boston istilasından kısa bir süre sonra resmi olarak 1775 Haziranında Kıtasal Kongre tarafından kuruldu. Aslında önce o zamanlar Lexington ve Concord savaşlarında bulunmuş çeşitli milisleri naklederken özellikle Boston istilasıyla uğraşması için kurulmuştu.

Kıtasal Ordu 1783’te Devrim resmi olarak bittiğinde dağıldı – muhtemelen insanlar kendilerini korumak için kolonilere sivil milislerin yeterli olduğu konusunda anlaştıkları için – ama büyük ihtimalle Kongre ücretini karşılayamadığı için. Bahsimi ikinciye yatırıyorum.

 

KRALİYET TARAFTARLARI

Kraliyet yanlıları devrim sırasında İngilizlerin yanında yer alan Kolonicilerdi. Ayrıca “Kral Yanlıları”, “Kralcılar”, ve “Kralın Adamları” olarak  ve muhtemelen düşmanları tarafından “Lanet olası kıç öpen ahmaklar” olarakta bilinirler (diğer şeylerle beraber).

Sana Kraliyet Yanlıları ‘kötü adamlar’ gibi görünebilir, ama bu Vatanseverler kazandığı için öyle görünüyor. Tarihi zeki görünmek için kullanmak kolaydır – Amerikan eğitim sisteminin bir öğrencisi olsan bile (ve ‘sistem’ çok güçlü bir kelime).

Aslında, bazı tahminlere göre Kolonicilerin beşte biri aktif Kraliyet Yanlısıydı – ve daha fazlası taraf seçmemeye çalıştı.

Duyduğun hikayenin şöyle olduğunu tahmin ediyorum: “Kraliyet Yanlıları İngilizler’in yanında Amerikalılara ihanet eden hainlerdi.” Bu iyi bir kurgu çünkü bunun tersi olan Kraliyet Yanlıları’nın bakış açısı doğruydu: koloniler İngilizler tarafından kurulmuştu ve sahipleri İngilizlerdi, oradaki koloniciler İngiliz vatandaşlarıydı, ayrıca krala karşı gelen asiler asıl hainlerdi.

Aha! Anladın mı? Siz bir hain ülkesisiniz! BUNU çevir bakalım!

Ayrıca bir Kraliyet Yanlısı olmak büyük cesaret ister, özellikle içinde bulunduğun toplum Vatanseverler’se.  Kraliyet Yanlıları’nın sıklıkla evlerinden çıkartılıp, dövülüp, mumlarla yakılıp, katranlanıp kuş tüyüne bulandıkları biliniyor.

Bunu Vatanseverler’in ahlaki üstünlüğü aldanmasına inanırsın diye söyledim.

 

LENAPE

Ayrıca Lenni-Lenape,yada Delaware diye de bilinir. Avrupa kolonileştirmesi öncesinde Lenapeler çoğunlukla şimdi New Jersey ve Pennsylvania’nın olduğu Delaware nehrinin kıyılarında yaşadı.

Lenapeler, Avrupalılarla ilk iletişim kuran kuran uluslardan biriydi – en önemli olarak talif kuşu sayesinde adının verildiği Pennsylvania’nın kurucusu William Penn ile. Lenapeler’in Penn ile ilişkileri çoğunlukla barışçılken, Penn öldüğünde, oğulları “Yürüyüş Antlaşması” de denilen anlaşmayla zorla topraklarından uzaklaştırdı.

Fransız ve Hint savaşı süresince Lenapeler ilk olarak Fransızların yanında yer aldı, bazı biraysel gruplar sonradan İngilizlere katılmak için ayrılsa da. 1778 de, Kıtasal Kongreyle erzak karşılığında keşif askerleri vermeyi kabul ederek ilk toprak antlaşmasını imzalayan ilk ulustu. Sanırım iyi peynir ve soğandan hoşlanıyorlardı. Yeni kurulmuş Birleşik Devletler en sonunda Lenapeleri güney Kanada ve Ohio’daki izole edilmiş toplumlara göndererek memnuniyetini gösterdi. Ne kadar düşünceliler.

 

NEW ENGLAND AVCILIK CEMİYETİ

Bu kulüp Simon Girty de dahil olmak üzere hayatını burada idame ettiren avcılar tarafından 1770’de kuruldu. Kuruluş amacı mevsimi sınırın bu kısmında av yaparak geçiren Koloniciler için sıcak ve güvenli barınaklar olacak külübeler kurmaktı. Kayıtlarına göre, herhangi bir zamanda yirmi dört avcı kullanıyordu.

Aslen paylaşılan bir kulübe topluluğu olmasına rağmen, kısa süre içerisinde daha resmi bir topluluğa dönüştü. İnsan doğasının getirisi olsa gerek, avcılar ateş etrafında avlarıyla övünür ve abartılı hikayeler anlatırdı. En kuvvetli avcı ünvanını kimin hak ettiği hakkındaki pek çok tartışmadan sonra, üyeler öldürdükleri hayvanların kayıtlarını tutma konusunda uzlaştılar – ama bunun neden insanları yan gelip yatmaktan kurtaracağını düşündüklerini kestirmem zor.  Olmado. Üzücü, gerçekten çok üzücü.

Bu arada, dün bir dinazor yakaladım.

 

SHAWNEE

Fransız ve Hint savaşı sırasında Shawnee ulusunun insanları çoğunlukla Ohio Vadisi’nde ve etrafında yaşıyordu – Duquesne Kalesi’ni çevreleyen bölgede. Geleneksel olarak, avlanma bölgeleri Pennsylvania ve Virgina’ya kadar genişlemişti, ama İngiliz Kolonileşmesinin yaklaşmasıyla yavaşça topraklarından uzaklaşıyorlardı. Yerleşmeleri durdurmayı – veya en azından yavaşlatmayı – umarak, bazı Shawnee’ler geleneksen ticaret ortağının yanında savaşa girdi- ki bu da Fransa.

1758’de, bazı Shawneeler Easton antlaşmasıyla İngilizlerle barış durumunu görüştü. Fakat, antlaşma saygı görmedi (ve eğer koloni tarihi hakkında bir şey biliyorsan, muhtemelen buna şaşırmamışsındır.) ve başka bir savaşa yol açtı – 1763’te Pontiac İsyanı. Amerika Devrimi başladığında, Shawnee’lerin çoğu, bazıları kolonicileri püskürtme umuduyla İngilizlerin yanında yer almalarına rağmen tarafsız kalmayı tercih etmişti.

Malesef, diğer yerli halklara olduğu gibi sonuç Shawnee’lerin zorla topraklarından ayrılması oldu, çoğu en sonunda Oklahoma’ya yerleşti.

Yüce Tanrım. Oklahoma’ya yerleşmek. Sanki hikayeleri daha kötü olamazmış gibi.

 

SINIR SAKİNLERİ

Daniel Boone konuşarak kendini beladan kurtarabilen mükemmel bir keşifçi ve avcıydı. O ve arkadaşlarının anlatacak harika hikayeleri olmalı diye düşünüyorum. Onları ilk elden dinlemeyi çok isterim, ama yazarlar sonradan hikayelere saçma eklemeler yapıyorlar, tıpkı Boone’un elleriyle bir ayıyı öldürdüğü, veya üzüm asmalarıyla ormanı geçtiği, veya gümüş renk bir spor arabayı modifiye edip zamanda geriye gitmesi ve sonunda annesini öpmesiyle biten hikaye, ama bu başka bişey de olabilir.

Boone ve arkadaşları yabanın her yerini gezdiler, yani eğer bilmen gereken herhangi bir haber varsa onlar sana söyleyebilir.

 

 

UYUM KOMİTELERİ

mükemmel bir yöntem.
Amerika Devrimi daha internetin – ve hatta telefonun – olmadığı karanlık günlerde yapıldığından İngiltere’ye karşı kolonisel karşıtlığı organize etmek biraz zordu. Seni ağlatmak istemiyorum ama bu palyaçoların çevirmeli telefonları bile yoktu. Çözüm başka bölgelerde ne olup bittiğine dair mektupları taşıyan atlıları kolonilere göndermekti – bu daha sonra Yazışma Komiteleri olarak bilinmeye başladı. (Yazışma, mektuplaşma için kullanılan süslü bir isim – eğer bunu bilmiyorduysan buraya kadar okumana bile şaşırdım. Aslında buraya kadar okuyabilmene bile şaşırdım.)

Samuel Adams ilk Yazışma Komiteleri’nden birini 1772’de Boston’da yarattı – özellikle Boston dışındaki insanları kasaba toplantıları hakkında bilgilendirmek için, böylece vali toplantılara sadece arkadaşlarını çağıramazdı. Bu toplantıdan çok bir akşam yemeği buluşmasına dönerdi.

Belki de Adams’ın komitesi çok iyi çalıştığı için herkes buna başladı. En sonunda tüm kolonilerin İngilizlerin koyduğu vergilere karşı birlik olmaya odaklanmış ve İngiliz mallarına olan boykotları destekleyen kendi komiteleri oldu.

Cidden, Adams bu fikrin patentini almalıydı. Bir servet yapabilirdi.

 

VATANSEVERLER

Vatanseverler Devrim savaşı sırasında İngiliz Hükümeti’ne karşı birleşmiş Kolonicilerdi. Ama Devrim sırasında ‘Vatansever’ kelimesinin olumsuz bir anlamı vardı. Bugün Vatansever dediklerimize o zamanlar “Whigler” gibiydi – yada eğer bir Kraliyet yanlısıysan, “Asiler”.

Vatansever sloganı ‘Temsil yoksa vergi yok’tu – ortalığı karıştırmak için güzel bir söz, yine de, ne diyelim, bir oyun gösterisi sunucusu için kötü bir slogan seçimi.

Ayrıca modern seyirciler için açılması gereken bir söz (Seni kasdediyorum, Desmond) Koloniler, İngiliz meclisi için temsilci seçmiyorlardı ve İngiltere ve Amerika arasındaki mesafe ve belirgin uçak yokluğu yüzünden bu pratik olmazdı. Bunun yerine Vatanseverler kolonilerdeki temsilciler tarafından yönetilmek istediler. Tabii ki, zaten bir meclisleri vardı – ama bunlar İngilizlerin atadığı valiler tarafından düzgün davranmadıklarında kapatılmaya meyilliydi (oku: valinin istediğini tam olarak yap).

Kolonilerdeki kaç tane insanın Vatansever olduğunu bilmek çok zor, en iyi tahmin nüfusun %40 ve %45 arasında. Geri kalanı Kraliyet Yanlıları veya tarafsız kalmayı seçen insanlardı (iki tarafın da düşmanlarının mallarına el koydukları düşünülünce muhtemelen zekice bir seçim).

 

 

SUİKASTÇI ÇIRAKLAR

 

CLIPPER WILKINSON

Clipper Wilkinson Virginia’dan gelme bir avcı ve anketör.Aslında, onlarda avcılık ve anketörlük aile mesleği. Babası ve kardeşi de anketör (ve nişancı) aynı zamanda – marketlere doygun küçük memleketlerinde bir piyasa yaptılar. Kendi EVİNDE bir piyasa oluşturmak başlı başına zor bir şeydi.

Wilkinson iş bulma umuduyla New York’a göç etti – maalesef Devrim’in fitilini ateşleyecek olayların olacağı zamana denk gelmişti. Savaşın ilk başlarında tarafsız kaldı, ama Boston’da Kızıl Ceketler’in zalimliğini gördükten sonra, Kraliyet taraftarı olan ailesiyle ilişkilerini riske atarak isyancılara yakınlaşmaya başladı.

Öyle görünüyor ki Connor’ın ailesiyle sorunu olan kişileri çeken bir cazibesi var.

 

DEBORAH ‘DOBBY’ CARTER

Deborah Carter devrim zamanlarında New York’da bir postacıydı. Bir tüccarın, yerel çevrelerde pek çok iş kurması ve batırması aynı zamanda yüklü miktarda alacakları ile tanınan Amos Carter’ın, kızıydı.

Deborah 10 yaşlarında hayata atıldı ve erkek kılığına girip ayak işleriyle uğraşmakla başladı (ve ‘Dobby’ lakabıyla tanınırdı). İşini yaptığı çoğu tüccar onun gerçekten kim olduğunu biliyordu ama kılık değişikliğini yutmuş gibi yapıyorlardı. Büyük ihtimalle başlarda Dobby’nin başka şansı olmadığını düşündüklerinden buna göz yumuyorlardı bunu ama sonraları eli çabuk, güvenilir ve zeki olduğundan kılık değişikliğini bilmiyor gibi yapmaya devam ediyorlardı.

Gençliğinde, “Dobby” kılık değiştirme oyunlarına bir dur demek zorunda kaldı – ama lakabını değiştirmedi. Mesaj taşıyarak kariyerine devam etti – ve taraflar arasında görüşmeler düzenlemeye başladı. Bir süre sonra bir halk kahramanı oldu – çevrelerdeki fakirlerin besin ve kıyafet ihtiyaçlarını karşıladı, temel ihtiyaç malzemelerini fahiş fiyatlara satan tüccarlarla kavga etti – bir nevi Robin Hood gibi, ama Dobby tayt giydiğinde kimse sırıtmıyordu. Bir halk kahramanı olması sayesinde Connor’la tanıştı.

Bu arada, tüccarlarla “kavga etmek” derken her zaman mecazi anlamı kastetmiyorum. Özellikle kendini savunurken veya mahallesindekileri savunurken gerek duyunca bir iki yumruk atmaktan da korkmazdı.

 

DUNCAN LITTLE

Duncan Little aslen İrlandalıydı, büyük bir ailenin en küçük çocuğu, oldukça kafa karıştırıcı, “Küçük” ailesi oldukları düşünüldüğünde. Genç yaşta manastıra yazıldı ve 1756’da Africa’ya msiyoner olarak gönderildi.

Little, Afrika’da birkaç senesini geçirdi, 1760’da rahipliği tamamen bırakarak İrlanda’ya döndü- Sebebini söylerdim ama, bu bilgi Vatikan’ın duvarları arkasında ve W3L0V3P0P3 olan parolalarını tekrar değiştirdikleri için hackleyemeyeceğim de. Onun hakkında sahip olduğum diğer bir bilgi ise 1763’de Boston’a giden gemide yolculuk ettiği. Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla, öyle görünüyor ki ailesi az ya da çok Katolik Kilise’sinden olan ayrılığına içerlemiş. (İnsan kanında olanı çeker ve benzeri.)

Little, daha adil ve yerel jüriden daha az para istiyor olması sayesinde arabulucu olarak ün yaptığı Boston’nun Kuzey Yakasına yerleşti. Tavernada olmadığı zamanlar, insanların sorunlarını çözmelerine yardımcı oluyordu – çoğunlukla, o günlerde Boston’daki tek şey olan kavgalardan sonra taraflarla konuşarak. Ve o günler derken, şimdiye kadar olan her şeyi kastediyorum.  Little bir kavga olduğunda çağrılan kişiydi, ve King’s Horse tavernasındaki her zaman oturduğu masa civarlarda “Little’ın Mahkemesi” olarak bilinirdi – İngilizlerin 1770’de kullanımını sona erdirdiği bir isim. Çünkü herkesin eğlencesini mahvetmeyi severiz.

 

JACOB ZENGER

Jacob Zenger günümüzün Güneybatı Almanya’sı yakınlarında, Mannheim’da dünyaya geldi.  Bir çiftçinin 13 evladından biriydi. (Modern standartlara göre bu sayı oldukça çok, ancak koloni aileleri geniş ailelerdi, ve acı bir gerçek: Jacob’un kardeşlerinden sadece 4 tanesi hayatta kalabildi.)

Zenger’in ailesi maddi sıkıntılar içerisindeydi ve Zenger’in kariyer olanakları oldukça sınırlıydı. Daha iyi bir hayat umuduyla orduya yazıldı. Orduda geçen yıllar sonrasında, New York’a gönderildi – Devrim süresince İngilizler için savaşmak için gönderilen paralı askerlerden biriydi.

Zenger – diğer paralı askerler gibi – denizaşırı topraklardan dönünce askeriyeden ayrıldı. Ülkeye geri dönmek niyetiyle, Zenger bir arsa satın aldı ve New York’tan ayrıldı. Ancak, peş peşe gelen birkaç başarısızlıktan sonra, borçlarını ödemek için yapabileceği tek mesleğe, korumalık görevine, atılıp şehre geri döndü.

 

JAIME COLLEY

Jamie Colley New York tersanelerinde çalışan bir işçinin – James Colley’nin – çocuğu. Annesinin ismi kayıtlarda yer almıyor, ancak Suikastçi annesinin güney kolonilerde ekim dikim işleriyle uğraştığını notlarına kaydetmiş.

Çocukluğunda, Colley 3 yılını, eline geçen her şeyi okuduğu ve gelecek vaadeden bir öğrenci olarak not edildiği Trinity Okulunda geçirdi – öğretmenleri onun büyük işlere imza atacağını belirtiyorlardı. (aklınızı kurcalayan soruyu duyar gibiyim: evet, okulunuz gerçekten kalıcı olan bir kalıcı kayıt sistemine sahip). Ancak, bir süre sonra okulun yoklama listelerinden ismi kayboluyor – fikrime göre bir süre sonra para kazanmak zorunda kalıyor.

Gençlik yılları süresince Colley’nin durumu pek iyi değilmiş gibi duruyor- Üst sınıfa mensup olmadığını doğrular nitelikte, serserilikleri yüzünden aldığı cezaların kayıtları var. Bundan sonra, keskin zekasının faydasını göreceği doktorun yanında bir çıraklık işine girene kadar çeşitli yerel tüccarın ayak işlerini gördü. Connor ile tanışacağı yerde doktorun asistanı olarak çalıştı.

 

STEPHANE CHAPHEAU

Stephane Chapheau bir Boston yedek eriydi ve devrime kadar olan yıllarda aşçı olarak görev yaptı.

Chapheau bugünkü Kanada’da doğdu – şimdilerin Montreal’inin yakınlarında. Babası Abraham Ovaları’ndaki savaşta ölen, Fransız Ordusu’na mensup bir aşçıydı. Babasının ölümünden sonra, Chapheau Montreal’de bir şef olarak işe başladı, ancak 1764’da Boston’a taşındı. Şahsi mektupları daha sıradan bir hayat peşinde olduğunu söylüyorsa da, tam Devrim öncesi buhranın olduğu zamanlara denk gelmişti. Chapheau için iyi olan şu ki, aslında sakin bir hayat istemiyordu – ve öyle de oldu, Boston’daki devrim öncesi gergin ortam tam ona uygundu. Bu oldukça tuhaftı, kim gerilimden hoşlanır ki? Moleküller arası bir etkileşim olarak yüzey gerilimi hakkında çalışan bir uzman bilim adamı hariç elbette!!!

Bir dakika gülmem geçsin.

Chapheau bir dava peşinde koşacak adamdı, ve aradığı davayı Vatanseverlerde buldu. O, 1765 yılında Damga Yasası’na karşı olan prostestolarına katıldığı Hürriyet Çocukları’nın ateşli bir taraftarıydı. Prostestocular 1765’de Vali Hutchinson’un konağı yağmalandığında oradaydı – büyük ihtimalle kalabalıkla beraber yumurta atıyordu. Ayrıca Boston Katliam’ına tanık olmuş (ve kısmen sebep olmuş) kişilerden biriydi.

Chapheau sadece prostestolara katılmakla yetinmedi. 1760 ve 70’de alkollü olarak toplum düzenine kastetmek ve kavga etmek gerekçesiyle aldığı pek çok ceza kitaplarımın arasında – fırsat bulduğunda kavgadan çekinmiyordu görünüşe göre – ve devrim öncesi Boston’unda, her zaman bir fırsat vardı kavga için. Öfkeli bir ayyaş olmak için muhteşem bir zamandı – dünya istiridyendi.

 

Fazlasını Oku

AC3 Veritabanı / Hayvanlar

AV

 

ERKEK SIĞIN

DAVRANIŞ: Erkek Sığınlar ürkek hayvanlardır ve tehditleri algılamada oldukça iyidir. Eğer Erkek Sığın davetsiz bir misafir fark ederse, direnir, uyarır, çok yaklaşırsan da saldırır.

ZAYIFLIKLAR: Yem, zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Yemi yerleştir, saklan ve Erkek Sığın yeterince yakın olduğunda suikastini yap. Ya da Erkek Sığın’a ağaçların arkasında saklanarak yaklaş ve onu okunla vur. Zehirli ok kullanarak da Erkek Sığın’ı öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü, çatal boynuzları ve eti dahil çoğu yeri.

 

 

GEYİK

DAVRANIŞ: Geyikler ürkek havyvanlardır ve tehditleri oldukça çabuk algılarlar.

ZAYIFLIKLAR: Yem, tuzaklar ve zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Yemi yerleştir, saklan ve Geyik yeterince yakın olduğunda suikastini yap. Ya da ağaçların arkasında Geyik tarafından fark edilmeyecek biçimde saklan, yaklaş ve onu okunla vur. Alternatif olarak, zehirli ok kullanıp Geyik’i yavaşlatabilir ve sonra da onu öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü ve eti dahil çoğu yeri.

 

 

 

KUNDUZ

DAVRANIŞ: Ürkek hayvanlar, tehditleri algılamakta iyi değildir.

ZAYIFLIKLAR: Yem, tuzaklar ve zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Kunduz’un izini bıraktığı yere, tuzağa düşmesi için bir tuzak kur. Ya da yemi yerleştir, saklan ve Kunduz yaklaştığında suikastini yap. Alternatif olarak, ağaçların ardında saklanarak Kunduz’un arkasından git ve yeterince yaklaştığında onu okunla vur. Ya da zehirli ok kullanıp Kunduz’u yavaşlatabilir ve sonra da onu öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü ve yağı dahil birkaç yeri.

 

 

RAKUN

DAVRANIŞ: Ürkek hayvanlar, tehditleri algılamakta iyi değildir.

ZAYIFLIKLAR: Yem, tuzaklar ve zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Rakun’un izini bıraktığı yere, tuzağa düşmesi için bir tuzak kur. Ya da yemi yerleştir, saklan ve Rakun yaklaştığında suikastini yap. Alternatif olarak, ağaçların ardında saklanarak Rakun’un arkasından git ve yeterince yaklaştığında onu okunla vur. Ya da zehirli ok kullanıp Rakun’u yavaşlatabilir ve sonra da onu öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Sadece kürkü.

 

 

 

TAVŞAN

DAVRANIŞ: Ürkek hayvanlar, tavşanlar tehditleri algılamakta iyi değildir.

ZAYIFLIKLAR: Yem, tuzaklar ve zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Tavşan’ın izini bıraktığı yere, tuzağa düşmesi için bir tuzak kur. Veya yemi yerleştir, saklan ve Tavşan yeterince yakın olduğunda suikastini yap. Alternatif olarak, ağaçların ardında saklanarak Tavşan’ın arkasından git ve yeterince yaklaştığında onu okunla vur. Ya da zehirli ok kullanıp Tavşan’ı yavaşlatabilir ve sonra da onu öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü ve ayağı dahil birkaç yeri.

 

 

 

YABANİ

 

AYI

DAVRANIŞ: Bu canavar ölümcül olabilir, ama çevresine pek dikkat etmez. Ancak davetsiz gelen misafirleri hemen fark eder ve onları görür görmez saldırır. Bu yüzden uyanık olman lazım.

ZAYIFLIKLAR: Yem, zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Yemi yerleştir, saklan ve Ayı yeterince yakın olduğunda suikastını yap. Ya da Ayı’ya ağaçların arkasında saklanarak yaklaş ve ayıyı öldür. Zehirli ok kullanarak da Ayı’yı öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü, yağı ve pençeleri dâhil çoğu yeri.

 

 

 

KURT

DAVRANIŞ: Kurtların keskin duyuları vardır ve genellikle sürüler halinde dolaşırlar. Kurtlar bir av fark ettiklerinde ava hissettirmeden, saldırabilecek yakınlığa gelene kadar yaklaşırlar. ZAYIFLIKLAR: Yem, zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Yemi yerleştir, saklan ve Kurt yeterince yakın olduğunda suikastını yap. Ya da Kurt’a ağaçların arkasında saklanarak yaklaş ve onu okunla vur. Zehirli ok kullanarak da Kurt’u öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü ve azı dişi.

 

 

 

PANTER

DAVRANIŞ: Keskin duyularının olmasının yanında panterler oldukça hızlı, acımasız ve oldukça tehlikeli hayvanlardır. Panterler bir av fark ettiklerinde ava hissettirmeden, saldırabilecek yakınlığa gelene kadar yaklaşırlar. ZAYIFLIKLAR: Yem, zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Yemi yerleştir, saklan ve Panter yeterince yakın olduğunda suikastını yap. Ya da Panter’e ağaçların arkasında saklanarak yaklaş ve onu okunla vur. Zehirli ok kullanarak da Panter’i öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü ve azı dişi.

 

 

TİLKİ

DAVRANIŞ: Tilkiler meraklı ve ürkek hayvanlardır. Tehditleri oldukça çabuk algılarlar ve seni fark ettiğinde kaçacaklardır.

ZAYIFLIKLAR: Yem, tuzaklar ve zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Tilki’nin izini bıraktığı yere, tuzağa düşmesi için bir tuzak kur. Veya yemi yerleştir, saklan ve Tilki yeterince yakın olduğunda suikastını yap. Ya da Tilki’ye ağaçların arkasında saklanarak yaklaş ve onu okunla vur. Alternatif olarak, zehirli ok kullanıp Tilki’yi yavaşlatabilir ve sonra da onu öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü ve kuyruğu.

 

VAŞAK

DAVRANIŞ: Vaşaklar oldukça tehlikeli hayvanlar olsalar da zorlu bir kavgadan kaçacaklardır. Duyuları keskindir ve genellikle ava hissettirmeden, saldırabilecek yakınlığa gelene kadar yaklaşırlar. ZAYIFLIKLAR: Yem, zehirli oklar

AVLANMA TİYOSU: Yemi yerleştir, saklan ve Vaşak yeterince yakın olduğunda suikastını yap. Ya da Vaşak’a ağaçların arkasında saklanarak yaklaş ve onu okunla vur. Alternatif olarak, zehirli ok kullanıp Vaşak’ı yavaşlatabilir ve sonra da onu öldürebilirsin.

KULLANILABİLİR KISIMLARI: Kürkü ve pençeleri.

Fazlasını Oku