ACR Veritabanı / Mekanlar

KAPADOKYA

Anadolu’da kayalık bir bölge olan [-] şimdi Türkiye’nin ortasındaki Nevşehir ili sınırları içindedir [-] Kapadokya engebeli arazisi ve çarpıcı kaya formasyonları ile ünlüdür. Bu sıradışı coğrafi yapısından dolayı Kapadokya sınırları dışında büyüyüp gelişen İmparatorluklardan ayrı olarak da canlılığını koruyagelmiştir. Örneğin Büyük İskender askeri seferleri sırasında bölgeyi tam olarak boyunduruğu altına almayı başaramamış ve kendi İmparatorluğu sınırları içinde kalan bölgeyi sembolik özerk [-] kendi kralı tarafından yönetilen [-] bir krallık olarak bırakmak zorunda kalmıştı.

Kostantiniyye’nin yoğun yeşilliğine karşın kuru ve geniş topraklara sahip olan Kapadokya yabancılar tarafından en çok, M.Ö. 1400 ve M.S. 600 yılları arasında on binden fazla insan tarafından mesken olarak kullanılan, iki yüzden fazla sayıdaki yeraltı şehir ve köyleriyle bilinir. Tüm bölgeye yayılmış olan yumuşak kayalara oyularak yapılmış bu şehirler toplantı salonları, şapeller, ambarlar, mutfaklar, şarap ve zeytinyağı presleri, havalandırma kuyuları ve ahırları da içeren binlerce odaya açılan yüzlerce dar tünel ve mağaralardan oluşan tam fonksiyonel kolonilerdi. Bu şehirlerin en büyüğü olan Derinkuyu, 85 metre derinlikte inşa edilmiş ve birbirine kenetlenmiş onbir kata ve elliden fazla havalandırma kuyusuna sahipti.

Onüçüncü yüzyılda, Bizans İmparatorluğu çökmeye ve sürekli daralan sınırları içindeki halkları koruyamamaya başladığında, endişeli Hristiyanlar haklarına tecavüz eden Müslüman topluluklardan korunmak için bu gizli şehirlerde yaşamaya başladılar. Bu şehirlerin nihayet ne zaman tamamen terk edildiği tam olarak bilinmemektedir, ancak hâlâ ayakta olanlarının turist akınlarına uğramaya başlamalarından kısa süre öncesine kadar az sayıda insanın buralarda yaşamaya devam ettiği düşünülmektedir.

 

KONSTANTİNİYYE

 

ALTIN BOYNUZ

Altın Boynuz [-] ya da Haliç, “su yolu” demektir [-] suyunu doğrudan Kostantiniyye’yi kuzey ve güneyde iki eşit parçaya bölen Boğaz’a boşaltan bir girintidir. Genişliği ve derinliğinin elverişli olmasından dolayı Altın Boynuz antik Bizans günlerinden beri doğal bir liman işlevi görmektedir.

1502 yılında, Osmanlılar ve Venedikliler arasında süren savaşın durmasının ardından Sultan II. Bayezid, Altın Boynuz’un aralarında 250 metrelik mesafe bulunan iki yakasını bir araya getirecek bir köprü tasarlaması için ünlü Floransalı Leonardo da Vinci’yi Kostantiniyye’ye davet etti. Ancak, Leonardo’nun tasarımını gören Sultan projenin fazla gösterişli olduğunu düşündü ve fikri çöpe attı. Dört yıl sonra, Bayezid aynı daveti Michelangelo adlı genç bir sanatçı için tekrarladı. Ancak [-] da Vinci’nin rakibi olduğunu açıkça ilan etmiş olan [-] Michelangelo besbelli önce Leonardo’dan rica edilmiş olmasına içerlenerek Sultan’ın davetini reddetmişti.

 

ARCADIUS FORUMU

Beşinci yüzyıldaki Bizans İmparatoru Arcadius tarafından yaptırılan ve ona adanmış olan bu forum İmparator Büyük Constantine tarafından yaptırılan şehir duvarlarının hemen doğusunda bulunuyordu. Birçok Roma ve Bizans dönemi forumu gibi bu da kendisini yaptıran kişiye adanmış bir sütun içeriyordu, ancak bugün bu sütundan geriye kırık taş parçaları kalmıştır.

Sonradan Osmanlılar tarafından küçük bir pazar yerine dönüştürülen [-] şehrin nispeten fakir kesimlerinde yer alan [-] Arcadius Forumu genellikle köle ticareti için kullanılırdı.

 

AYA İRİNİ

Kostantiniyye’deki ikinci en büyük Bizans kilisesi olan Aya İrini [-] nam[-]ı diğer “Kutsal Mekan” [-] Birinci Tepe’de, Topkapı Sarayı duvarlarının hemen içerisinde yer alır. Neredeyse harap bir haldeyken altıncı yüzyılda Justinian tarafından restore edilen kilise yaklaşık bin yıl kadar bir Ortodoks kilisesi olarak hizmet vermişti.

Osmanlı fethinden sonra Sultan’ın Yeniçerileri binayı yeni kraliyet sarayına yakın olmasından dolayı silah deposu olarak kullanmıştı. Günümüzde ise binayı ne ibadet edenler ne de silahlar doldurur. Bina şu anda bir müzik salonu olarak kullanılmaktadır.

 

AYASOFYA

Bugün Ayasofya’nın olduğu yerde daha önceden iki kilise daha bulunmuş, ikisi de yapımlarının üzerinden yüz yıl geçmeden yıkılmışlardı. Ancak M.S. İmparator Justinian tarafından yaptırılan üçüncü bina sonsuza kadar ayakta kalacak bir şaheserdi ve neredeyse bin yıl boyunca, Doğu’da ve Batı’da Hristiyan alemindeki en büyük kilise olarak kalmıştı.

Kostantiniyye’nin 1453’te Osmanlılar tarafından fethiyle Sultan Mehmet kiliseyi hemen camiye çevirdi [-] “Ayasofya Camii” [-] ancak binaya ve etkileyici tarihine duyduğu büyük saygıdan dolayı, binayı ve içindekileri neredeyse hiç değiştirmedi. Binayı çevreleyen dört minare fethi izleyen yüzyıl içerisinde sair zamanlarda yapıldı.

Günümüzde Ayasofya resmi olarak ibadete açık değildir [-] bir müze haline getirilmiştir. Bu yüzden orayı ziyaret edecek olursan şunu aklında bulundur: kulaklarında yankılanan ses rehberli sesli tur olabilir.

 

BAYEZİD CAMİİ

İmparator II. Bayezid Kostantiniyye’yi evi olarak addeden ve kendi adına bir cami yaptıran ikinci Sultan’dı Bayezid Camii’yi ya da [-] camiyi çevreleyen daha geniş kompleksten bahsederken kullanılan ismiyle [-] Bayezidiye’yi yaptırmıştı.

Doğusunda kalan Ayasofya’dan biraz daha küçük olan cami yine de dönemin diğer camilerinde bulunmayan diğer özellikleriyle büyüleyici bir yapıydı, bu özelliklerin başında ön tarafındaki, süslü sütunları ve huzurlu avlusuyla kapalı peristil geliyordu.

II. Mehmet’in Fatih Camii’nden daha yeni olmasına rağmen, 1766’daki büyük depremin ardından gereken kapsamlı yenilemeler sayesinde, Bayezid Camii şu anda şehirdeki erken Osmanlı mimarisinin en eski ve en iyi örneği olarak öne çıkmaktadır.

 

BOZDOĞAN KEMERİ

Muhtemelen Kostantiniyye tarihindeki en başarılı mimari proje olan Valens Kemeri şehre neredeyse aralıksız 1600 yıl boyunca temiz içme suyu getirmişti.

375 yılında İmparator Valens tarafından yaptırılan kemer, Sultan Mustafa’nın 1679 yılındaki son ve büyük restorasyonuna kadar Bizans, Latin ve Osmanlı hükümdarlıkları tarafından kullanılmış ve tamir edilmişti.

Kemer son olarak [-] belki de merhamet edilerek [-] yerini daha modern bir su sistemine, borulara bıraktığı 19. yüzyılın sonlarına kadar şehre küçük miktarlarda temiz su sağlamaya devam etti. Günümüzde var olan Kemer 600 metre uzunluğundadır [-] orijinal uzunluğunun yaklaşık yarısı kadar.

 

BÜYÜK NYMPHAEUM

Büyük, süslü bir havuzun çevrelediği Büyük Nymphaeum, eski Romalılar tarafından Nemf adı verilen pagan ruhları onurlandırmak üzere yapılmış halka açık bir mabed idi. Birçok Roma dönemi şehrinin ortak özelliği olarak Nymphaeumlar küçük su depoları ve bahçeler olarak hizmet vermelerinin dışında, halk tarafından düğünler, partiler ve genel toplanma alanları olarak da kullanılırlardı.

Sonraki asırlarda “nymphaeum” terimi belli randevu evleri, ya da kerhaneler için de kullanılmaya başlandı [-] Kostantiniyye’nin yaz ayları sırasında bazı talihsiz yanlış anlaşılmalara yol açmış olması muhtemel, kötü bir anlamsal evrim.

 

BÜYÜK ZİNCİR

M.S. 1000 yılı civarında yapılan Büyük Zincir yaratıcı [-] neredeyse çılgınca [-] bir savunma mekanizmasıydı. İki uzun kuleye tutturulmuş ve Altın Boynuz’un girişine gerilmiş olan zincirin birincil amacı düşman gemilerinin su yolunu takip ederek içeri girmelerini ve Kostantiniyye’nin iç kısımlarındaki hassas ve savunmasız bölgeleri vurmalarını engellemekti.

Gerçekten de kulağa geldiği kadar ilkel bir çözüm olan zincir 400 yıldan uzun bir süre birden fazla durumda göz dolduracak denli başarılı oldu. 1453’e gelindiğinde, bu durum Sultan II. Mehmet’in canını o kadar sıkmıştı ki Bizans savunmalarını aşmak için daha da garip bir çözüm bulmak zorunda kaldı: savaş gemilerini Galata tepelerinin üzerinden yürüttü ve yağlı kızakların üzerinde kaydırarak Altın Boynuz’a, zincirden çok daha ileride bir noktaya çıkardı. Çılgınlığı yenmenin tek yolunun daha büyük bir çılgınlık olduğunun kanıtı gibiydi.

 

FATİH CAMİİ

Fatih Camii Türkler tarafından Kostantiniyye’nin fethinin ardından yaptırılan ve şehirdeki Osmanlı menşeli olan ilk camiydi. Etkileyici öyküsüne göre, Sultan Mehmet Fatih Camii’nin kubbesinin Ayasofya’nınkinden küçük olduğunu farkedince, beceriksizliğinden dolayı caminin mimarının elini kestirir.

Mimar bunun haksız olduğunu düşünür ve eli iyileştikten sonra, yasal duruşma için Osmanlı yargısından birine başvurur. Kadı, sürpriz bir şekilde, mimarın haklı olduğuna hükmeder ve kısas olarak Sultan’ın elinin kesilmesini emreder. Elbette, bu emir yerine getirilmemiştir, ancak yargıcın Sultan’a karşı bir sivili haklı çıkarması [-] ve görevden azledilmemesi [-] kayda değerdir.

 

FENARİ İSA CAMİİ

Altıncı yüzyıldan kalma bir tapınağın üzerine M.S. 908 yılında inşa edilen Fenari İsa Camii yeryüzündeki hizmetine açılışını Bizanslı amiral Constantine Lips’in yaptığı bir manastır olarak başladı.

Bu yüzden artık Lips Manastırı olarak anılmaya başlanan manastır Kostantiniyye’deki türünün en büyüklerinden biriydi. 1261 yılında Palaiologos hanedanının yaptırdığı restorasyondan sonra İmparator Michael Palaiologos’un dul eşi Manastırın güneyine bir kilise yaptırdı, bu kilise [-] sonraki birkaç asır boyunca [-] yavaş yavaş büyütülmüş ve sonunda iki yapı birleşerek tek bina haline gelmişti.

İlginç bir not: Amiral Constantine Lips’in Bardas Limps adını verdiği bir oğlu olmuştu. Yalnızca bunun söylenmeye değer bir şey olduğunu düşündüm.

 

GALATA KULESİ

1348 yılında Cenevizli yerleşimciler tarafından şehrin kuzey tarafına, koloni topraklarını genişletmek için yapılan Galata Kulesi, çoğunluğu Osmanlılar zamanında tahrif edilmiş olan daha büyük bir savunma amaçlı yapının en önemli parçası olarak inşa edilmişti.

17. yüzyılda kule, tarihin en erken ve yarım kalan uçma girişimine sahne olmuştu. Gezgin bir tarihçinin kayıtlarına göre, Hezarfen Ahmet Çelebi adındaki bir adam, 1632 yılında bir gün planöre benzeyen bir araç takıp kendini kulenin pervazından aşağı bırakmıştı. Bu (tek) şahide göre, Hezarfen’in uçuşu onu Galata’dan aldı ve Boğaz’ı aşırarak Asya kıtası topraklarına sağ salim indirdi. Hezarfen’in görünüşe göre doğaüstü olan yeteneklerine korkuyla karışık saygı duyan Sultan Murad Hezarfen’e büyükçe bir kese altın bağışladı ve sonrasında onu, birkaç yıl sonra öleceği Cezayir’e sürgün etti.

Sonraları, onsekizinci yüzyılda Osmanlılar kuleyi şehrin içinde ve etrafında çıkan yangınları gözlemek için kullandılar. Ancak 20. yüzyılın sonlarında, Galata kulesinin ziyaretçilerini endişelendirecek olan tek yangın kulenin tepesinde yer alan gece kulübünde çıkan yangın olacaktı. Doğru duydun, yeryüzünden yüksekte, cüzi bir fiyata akşam yemeği ve dans. Orta Çağların asık suratlı uygulamalarından çok farklı, değil mi?

 

GÜL CAMİİ

Sekizinci yüzyıldaki kısa fakat vahşi Ortodoks ikonoklazmı döneminde şehit düşen bir kadının anısına Aya Theodosia adı verilen Gül Camii yeni adını trajik, hatta neredeyse şiirsel bir dizi olayın ardından almıştır.

Osmanlı kuşatmasının son gününün hemen öncesinde, efsaneye göre İmparator XI. Constantine ve şehrin Ortodoks Patriği son gece nöbetini burada tutmuş, onları neredeyse kesin olan ölümden kurtaracak bir mucize için yalvarmışlardı. İmparator’un son savunmaya liderlik etme zamanı geldiğinde yüzlerce insan kilisede kalmış, kiliseyi gül yapraklarıyla süsleyip güvende olmaları için ilahiler söylemişlerdi.

Ertesi gün, Osmanlılar surda delik açtılar ve şehir düştü. Sultan Mehmet’in ordusu Aya Theodosia’ya ulaştığında, kiliseyi baştan aşağı gül yaprakları içinde ve yüreği ağırlaşmış insanlarla dolu bir halde buldular. Kalan herkes esir edildi ve kilise genel askeri ihtiyaçlar için bir binaya dönüştürüldü.

Yaklaşık yirmi yıl sonra, Osmanlılar yapıyı tamir ederek tekrar ibadet edilebilecek hale getirdiler ve bir Hristiyan Kilisesi olarak geçirdiği son günlerine atfen Gül Camii adını verdiler.

 

HİPODROM

Hipodram bir zamanlar Kostantiniyye’nin klasik Yunan köklerinin en önemli örneklerinden biri olarak dururdu. Orijinal yapı Roma öncesi, şehrin hâlâ Byzantium olarak adlandırıldığı günlere ait olsa da Hipodrom Büyük Constantine tarafından genişletilip büyütülmüş ve neredeyse 800 yıl boyunca kullanımda kalmıştı.

1200’den sonra Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Batı’dan gelen, Papa III. Innocent tarafından gönderilen ve Kutsal Topraklar’a giderken yollarının üzerindeki şehri yağmalayan Hıristiyan orduları yüzünden Hipodrom harabeye dönmüştü.

Bizans İmparatoru Michael Palaiologos şehri 1261 yılında ele geçirdiğinde Hipodrom harap bir haldeydi ve imparator onu eski ihtişamına kavuşturmak adına hiçbir şey yapmadı. 1453’te Osmanlılar geldiğinde, atlı yarışlar pek de Türk eğlencesi sayılmayacağından Hipodrom’un onarılmasına dair hiçbir umut kalmamıştı.

 

JULIAN LİMANI

Kostantiniyye’de Marmara denizine açılan yarımadanın güney tarafında bulunan küçük liman. Küçüklüğüne rağmen Julian Limanı, Hipodrom’a yakınlığı ve hemen doğusundaki Bizans Büyük Sarayı’nın dibinde olması nedeniyle, Kostantiniyye’nin erken dönemlerinde Bizans kraliyet ailesinin kullanımına çok uygundu.

Osmanlı döneminde yarımadanın kuzeyinde Kapalı Çarşı’nın açılmasıyla tüccarlar mallarını şehre kuzey limanlarından getirmeye başladılar ve bunun üstüne [-] Sultan’ın da Birinci Tepe’deki Topkapı Sarayı’na taşınmasıyla [-] Julian Limanı eski önemini kaybetti.

 

KALENDERHANE CAMİİ

Camiye çevrilen bir başka Ortodoks kilisesi olan bu yapı altıncı yüzyılda eski bir Roma hamamı alanının üstüne yapılmıştı. Ayasofya ve Zeyrek Camii ile birlikte Kalenderhane Camii bugün Bizans mimarisinin ayakta kalan en güzel örneklerinden birisidir.

 

KAPALI ÇARŞI

Sultan Mehmet’in Kostantiniyye’yi fethini izleyen en erken ve en önemli projelerinden biri olan “Büyük” ya da “Kapalı Çarşı” muazzam, üstü kapalı bir ticaret ve alım satım merkeziydi.

Kapalı Çarşı’nın kuzeydeki Altın Boynuz su yoluna olan yakınlığı, tüccarların buradan tüm çıkıp tüm dünyaya dağılan gemilere kolayca ulaşmalarını sağlıyor, yarımadanın merkezindeki konumu tüm halkın çarşının daima kalabalık olan koridorlarına erişimini kolay kılıyordu. Kompleksin kalbinde, II. Mehmet tarafından yaptırılmış ve geceleri tüccarlar tarafından değerli malları depolamak için kullanılan sağlamlaştırılmış kapalı bir yapı olan Eski Bedesten bulunuyordu.

Bugün Çarşı 3000’den fazla dükkan ve 20,000’den fazla çalışana ev sahipliği yapmaktadır.

 

KIZ KULESİ

Kız Kulesi [-] hatalı bir şekilde Leander Kulesi de olarak bilinir [-] 1110 yılında yapıldıktan sonra birçok farklı amaca hizmet etti. Başlangıçta bir deniz kontrol kulesi olan kule ayrıca deniz feneri, işaret kulesi, karantina bölgesi, gümrük istasyonu, emekli rütbeli denizciler için yerleşim yeri ve restoran olarak da kullanıldı.

İsminin kaynağı konusunda birçok farklı mit vardır, bunlardan şu anda da en çok bilineni bir Sultan ve sevgili kızını konu alır. Efsaneye göre bir kâhin Sultan’a kızının 18. yaş gününde zehirli bir yılan tarafından sokularak öleceğini haber verir.

Kaderin ağlarından kaçmaya kararlı olan Sultan, kızını karadan ve sürünerek gelebilecek olan her şeyden uzak tutmak için Kız Kulesi’ni inşa ettirir. Kule tamamlanınca kızı kuleye taşınır ve malum güne kadar orada kalır.

Kızının 18. yaşgününün akşamında, Sultan kâhinin kehanetini boşa çıkardığından dolayı o kadar sevinçlidir ki bir sepet dolusu egzotik meyve ile kuleye kızını görmeye gider. Ancak kızı sepetten bir meyve aldığında, birden renkli meyveler arasına saklanmış olan zehirli bir engerek yılanı tarafından sokulur. Sultan’ın kızı tam söylenen vakitte, babasının kolları arasında ölür.

 

KONSTANTİN FORUMU

Büyük Constantine’in Roma tahtına çıkışının muhteşem anısına şehrin İkinci Tepesi’nde inşa edilen Constantine Forumu ve ortasındaki Constantine Sütunu, aynı zamanda bir şehrin küllerinden yeni bir şehrin doğuşunu da sembolize ediyordu.

11 Mayıs 330’da, artık Byzantium denen şehir yok olmuş ve yerine Constantinople [-] ya da Constantinopolis, “Constantine’in Şehri” [-] vaftiz edilmişti. Tanrı Apollo’nun heykeliyle taçlandırılan sütun asırlar boyunca kötü hava şartlarından dolayı yıpranmış ve sayısız restorasyon geçirmişti.

Osmanlılar döneminde hem sütun, hem de orijinal forum gözle görülür ölçüde bakımsız kaldı. Ancak her ikisi de şehrin tarihinde ve karakterinde kıymetli birer anı olarak kaldılar.

 

KONSTANTİNİYYE

M.Ö. 658 yılında Birinci Tepe’nin üstünde kurulan Byzantium şehri en başta orta halli ve etrafı duvarlarla çevrili, nüfusunu Dorik Yunanlıların oluşturduğu bir şehir[-]devletti. Şehrin kurucusu Poseidon ve nemf Keroessa’nın oğlu olduğu rivayet edilen bir asker olan Byzas’tı. Dindar bir adam olan Byzas yeni kuracağı şehrin yerini Delfi’deki Apollo Kahini’nin bir kehanetine dayanarak seçmişti.

İlk günlerinden itibaren Byzantium izole bir koloniydi bir kültür merkezi şeklindeki itibarını gölgede bırakan, sarhoş tüccarlar ve ayyaşlarla dolu gürültülü bir liman şehri olarak tanınmasına rağmen şehir Hellenik uygarlık tarafından barbar kabilelerinden oluşan bir denizin ortasındaki “ada” olarak görülüyordu. Oyun yazarı Menander’in şimdi kayıp olan piyesi Flütçü Kız’da yazdığı gibi: “Byzantium içindeki tüm tüccarları sarhoş eder. Tüm gece boyunca içeriz ve ben şöyle düşünürüm, bu çok sert bir şaraptı. Sonunda, sabaha kafam güzel uyanırım.”

Sonraki asırlarda Yunan uygarlığı tarih sahnesinden çekilmeye başladıkça Byzantium halkının çeşitliliği arttı ve şehrin yönetimi elden ele geçti [-] Spartalılar, Makedonyalılar, Atinalılar ve Romalılar sırayla İlk Tepe üzerindeki küçük şehrin yönetimini ele geçirdiler. Nihayet, M.S. 324 yılında [-] kendi iddiasına göre, Tanrı’nın görüşüyle hareket eden [-] Roma İmparatoru Constantine Roma İmparatorluğu’nun başkentini Byzantium’a taşıdı ve yerleşim tamamlandığında, kendi katı kurallarıyla, bir Roma İmparatoru’na yakışır şaşaalı ve görkemli yapılar ekleyerek şehrin inşasına girişti.

M.S. 330 yılında şehrin inşası bittiğinde önünde yeniden Hristiyanlaştırılmış Nova Roma Constantiopolitina [-] “Constantine’in Şehri, Yeni Roma” duruyordu. Şehrin yerel halkı şehre nesiller boyunca Byzantium demeye devam etse de git gide halk arasında Konstantinopolis adı da yayıldı, tıpkı kendilerini “Doğu Roma İmparatorluğunda” yaşayan “Romalılar” olarak görmeye devam eden şehir yöneticilerinin koyduğu isim olan “yeni Roma” isminin de yayılması gibi. “Bizans İmparatorluğu” lakabı daha çok Osmanlılar’ın şehri fethinden bir süre sonra kullanılmaya başlanan daha modern bir tabirdir.

800 yıl boyunca Kostantiniyye, dönüşüm geçirmiş Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak, barbar saldırıları ve ekonomik zorluklarla boğuşan Batı’da kaybolan zenginliği ve ferahı ayakta tutmaya devam etti. Orta Çağlar boyunca, Kostantiniyye Avrupa’yı esir alan karanlıkla karşılaştırıldığında, hengâmeden payını alsa da parlak bir ışık gibi yanmaya devam etti. 1204 yılında Papa III. Innocent’ın Vatikan’ın Dördüncü ve son Haçlı Seferi’ni kutsamasından kısa bir süre sonra şehir bir Latin ordusu tarafından ele geçirildi. Latinlerin kısa süren hakimiyeti sırasıyla Altın Boynuz’un güney ve kuzey taraflarında mesken tutmuş olan Venedikli ve Cenevizli tüccarların akınına yol açmıştı.

1261 yılında Michael Palaiologos [-] Bizans tahtının Yunan varisi [-] Kostantiniyye üzerine yürüdü ve ezici bir zafer kazandı. Ancak ele geçirdiği şehir sendelemekteydi ve İmparatorluk artık eski ihtişamı ve topraklarının küçük bir kısmına sahipti. Bir zamanların muhteşem şehrinin iki yüzyıl sürecek düşüşü böyle başladı. Ve Kostantiniyye sağlıklı bir şekilde işleyen zengin sakinlerinin sanatı sahiplenmeleri sistemi ile bir kültür merkezi olarak parlamaya devam etse de, şehrin nüfusu hızla azaldı.

1397’ye gelindiğinde şehrin Bizans başkenti olarak kalan günlerinin sayılı olduğu belli olmuştu. Kuzeyde, Doğuda ve Güneyde Osmanlı İmparatorluğu genişlemeye ve güçlenmeye devam ediyor, şehri bir kıskaca almış sıkıyordu. Devrin Bizans İmparatorları batı Avrupa’ya yardım için yalvarıyor, ancak süregelen savaşlar ve Katolik Batı’nın Ortodoks kuzenlerine karşı beslediği karışık hisler yalnızca yarı gönülsüz jestler ve duruma bağlı ittifaklar getiriyordu. Nihayet, 1453’te, son yüz yıldır birçok Bizans İmparatoru’nun korktuğu işgal gerçekleşti. Sultan II. Mehmet [-] daha sonra tanınacağı isimle, “Fatih” Mehmet [-] komutasındaki devasa Osmanlı Ordusu Kostantiniyye surlarına yürüdü ve kuşatma başlattı.

O günden sonra Osmanlı Türkleri şehre hükmetmeye başladı ve şehri eski ihtişamına kavuşturmayı öncelikleri bellediler. Farklı dinlere karşı hoşgörü politikası benimseyen Sultanlar sayesinde şehir her tür insan için bir cazibe merkezi haline gelmiş ve sonraki 100 yılda şehrin nüfusu ona katlanarak 40,000’den 400,000’e gelmişti. Kontantiniyye [-] artık nüfusun büyük çoğunluğu tarafından adlandırıldığı şekliyle, İstanbul [-] tekrar haritaya dönmüş ve bir kez daha muhteşemliğe doğru yol almaya başlamıştı….

 

KÜÇÜK AYASOFYA

Osmanlılar buraya “Küçük Ayasofya” diyorlardı. 500 yılı civarında inşa edilen bir Bizans kilisesiydi birçokları yapının otuz yıl kadar sonra yapılacak daha büyük bir katedral olan Ayasofya’nın erken bir prototipi olduğuna inanır.

Benim bu konuda şüphelerim var. İki bina aynı belirgin estetik özellikleri yansıtıyor olabilir, ancak yapısal elementleri birbirinden tamamen farklı. Bunu açıkça görebiliyosun, değil mi? Yani, zahmet edip biraz yakından bakarsan.

 

LYCUS NEHRİ

Lycus nehri Kostantiniyye’nin ana yarımadasının güneyi boyunca uzanır ve ilk altı tepeyi doğusundan, büyük Yedinci Tepeyi ise batısından keser. Lycus şehrin güney kısmındaki Tophane’de denize dökülmeden önceki son 2000 metresinin yer altından akmaya başlamasıyla ünlüdür.

 

MARKİANOS SÜTUNU

Unutulmuş bir İmparatora [-] ya da ismen Markianos’a, takriben 455 yılında [-] adanmış bir başka sütun olan bu güzel Korint tarzı sütun günümüzde hâlâ ayakta durmakta, gökyüzü, biraz bulut ve unutulmuş rüyalarla dolu asırlardan başka bir şeyi taşımamaktadır.

Şehrin dört bir yanına dağılmış diğer sütunlarla karşılaştırıldığında bu hâlâ oldukça iyi durumdadır.

 

MOCIUS SARNICI

Altıncı yüzyılda Roma İmparatoru Anastasius tarafından Yedinci Tepe’ye yaptırılan Mocius Sarnıcı Kostantiniyye standartlarına göre oldukça büyüktü ve bugün hâlâ görülebilir olan, yer seviyesinin üstündeki birkaç sarnıçtan biridir [-] tenis kortları ve park banklarının hemen arkasında yer alır. Doğrusu, eğer yakından bakarsan dış duvarlarından bir kısmını hâlâ görebilirsin [-] tüm o çimler ve çamurun altında.

 

MYRELAION KİLİSESİ

Bir zamanlar Myrelaion adı verilen bu Doğu Ortodoks kilisesi yıllar boyunca aynı anda iki farklı amaca hizmet etmişti [-] üst tarafı bir ibadethane, alt tarafı ise Romanus tarafından karısı için yaptırılan bir anıt mezardı.

Daha sonra camiye çevrilerek restore eden adamın ardından Bodrum Camii adını aldı. Daha sonra cami terk edildi ve 20. yüzyılda tekrar restore edilene kadar harabe halinde kaldı.

 

ÖKÜZ FORUMU

Erken Roma dönemi Kostantiniyye’sinde şehrin batı duvarlarının yanında yer alan Öküz Forumu [-] diğer adıyla Forum Bovis [-] çoğunlukla şehre giren İmparatorlar tarafından verilen şatafatlı geçit gösterileri zamanlarında kalabalık olurdu.

Nova Roma’nın ilk İmparatorları tarafından yaptırılan birçok forumdan biri olan Öküz Forumu birçok halka açık alanla aynı kadere mahkum olmuştu: insanlar açıklığı görürler ve çöplerini atmaktan kendilerini alamazlar.

 

ÖRME DİKİLİTAŞ

“Örme Dikilitaş” ve “Constantine Dikilitaşı” olarak da bilinen bu dikilitaş eski Hipodrom alanının orta yerinde gururla yükselmektedir. Görünüşü orijinal yapıya uyuyor görünse de aslında 500 yıl kadar sonra yapılmıştır. Onuncu yüzyılda VII. Constantine tarafından onarımı yapılmış ve taş eklenmiş, böylece halihazırdaki ismini almıştır.

Osmanlı fethinden sonra Hipodrom kesin ve tam olarak boşaltıldığında, Dikilitaş Yeniçeriler için favori atış talimi yapma ve tırmanma yeteneklerini sergileme yeri haline gelmişti.

 

PROSPHORION VE NEORION LİMANLARI

Kostantiniyye yarımadasının kuzey ucundaki bu iki küçük liman Altın Boynuz ile iç içe geçmişti. Bizans döneminde iki parça da Altın Boynuz’un girişinde denizin üzerine gerilmiş olan Büyük Zincir’in sağladığı korumadan faydalanıyordu.

 

SANCAKTAR HAYRETTIN CAMİİ

Sancaktar Hayrettin Camii bir zamanlar şimdi yıkılmış olan büyük bir manastır kompleksinin bir parçasıydı. Bugün “Mescid” de denen, küçük bir camidir. Ne zaman inşa edildiğinden emin değilim, ama stili geç Bizans dönemine benziyor [-] belki Palaiologia hanedanının zirve dönemi olan ondördüncü yüzyıl. Pürüzlü tuğla ve basit bir geometriyle inşa edilen bu sade yapı genelde görülmesi gereken yerler listesinde geçmez. Ancak alçakgönüllü zarafeti görmeye değerdir.

 

THEODOSIUS DİKİLİTAŞI

Firavun III. Thutmose tarafından yaptırılan gerçek bir dikilitaş olan bu anıt Mısır’daki Karnak tapınağı önünde önemli bir yerde dururdu. Zarif kırmızı granitten oyulmuş dikilitaşın dört yüzündeki hiyeroglifler Firavun’un bazı büyük askeri zaferlerini anlatır.

M.S. 357’de dikilitaş Roma İmparatoru II. Constantinus tarafından arsızca çalınmış ve hükümdarlığının 20. yılı kutlamaları için İskenderiye’ye getirilmiştir. Burada kırk yıl kadar kalmış, sonra İmparator Theodosius tarafından tekrar yeri değiştirilip bu sefer Kostantiniyye’ye, imparatorun Hipodrom’da dikilitaş için özel olarak hazırlattığı süslü yapının üstüne kondurulmuştur.

 

THEODOSIUS FORUMU

Bizans dönemi Konstantinopolis’in en büyük halka açık meydanlarından biri olan Theodosius Forumu İmparator Theodosius tarafından, çeşitli savaşlardaki zaferlerini ve politik başarılarını yaşatması için 393 yılında restore edilmiş, büyütülmüş ve vaftiz edilmişti.

Forumun en öne çıkan özelliği tam ortasında yer alan ve içerisindeki sarmal merdivenle tepeye tırmanan ziyaretçilere güzel bir şehir manzarası sunan Theodosius Sütunu idi.

Takip eden yüzyıllar boyunca forum yeniden inşa edildi, depremler tarafından yıkıldı, ve nihayet tamamen toprağa karıştı [-] sütunlar, kemerler, kaldırım taşları, her şey [-] ta ki 20. yüzyılın ortalarında büyük bir kısmı kazılarla tekrar gün yüzüne çıkarılana kadar.

 

TOPHANE / THEODOSIUS LİMANI

Şehrin Yunan sakinleri tarafından Elutherios Limanı olarak adlandırılan bu liman, Kostantiniyye’deki birçok limanın en büyüğüydü. İmparator Theodosius tarafından dördüncü yüzyılda genişletilerek tarım ürünleri ticareti için önemli limanlardan biri haline gelmiş, daha sonra da askeri bir karakol olmuştu. <br><br>Osmanlılar’ın şehri ele geçirmesinden çok da uzun olmayan bir süre sonra limanın büyük miktarda siltasyona dayanamayacak hale geldiği ve kapatılıp yeniden inşa edildiği kayıt edilir. Yedinci yüzyıla gelindiğinde liman tamamen yok olmuştu. 21. yüzyılda bir proje için kazı yapan işçiler kumların derinlerine gömülmüş halde onlarca Bizans kadırgası kalıntısı buldular.

 

TOPKAPI SARAYI

Bizans İmparatorluğu’nun çöküş yıllarında, bir zamanların devasa İmparatorluk sarayları, asırlar süren savaşlar ve ekonomik çöküş nedeniyle harabe halindeydi. Osmanlı fethinin ardından, II. Mehmet stratejik önemi bakımından yarımadanın en ucunda bulunan Birinci Tepe’de önceden yapılmış olan tüm saray kalıntılarını görmezden geldi.

Sultan’ın yeni sarayının [-] geçici adı Yeni Saray idi [-] yapımına 1459 yılında başladı ve yaklaşık on yıl sonra tamamlandı, öte yandan her yeni Sultan saraya eklemeler yaptırıyordu. Topkapı en büyük genişlemeyi Muhteşem Süleyman’ın elli yıllık hükümdarlığı döneminde görecekti.

Takip eden asırlar boyunca Topkapı Sarayı Sultanların kudretinin çekirdeğini oluşturacak ve İmparatorluğa hükmetmeleri için gereken her şeyi barındıracaktı: Gelecek hanedan üyelerine eş olacak kadınların yetiştirilmesi ve eğitimi için Harem, Bâb[-]ı Âli üyeleriyle yapacağı toplantılar için Divan, Yeniçeriler için kışlalar ve Sultan’ın kişisel konağı.

Ancak bazı Sultanların zevkleri belirgin bir biçimde farklılık gösterebiliyordu hükümdarlığının son dönemlerinde Sultan II. Bayezid kuzeydeki Edirne’ye yerleşmiş ve sevgili Suikastçılarımız’a saray sınırları içerisinde pek dikkat çekmeden hareket edebilecekleri daha fazla alan açmıştı.

 

YEREBATAN SARNICI

Yerebatan Sarnıcı Kostantiniyye şehrindeki en büyük yeraltı sarnıcıdır. İlk olarak bir bazilika olarak yapılan (ki bir diğer lakabı olan “Bazilika Sarnıcı” adı buradan gelir) bu bir zamanın devasa halka açık alanı [-] yüzlerce mermer sütunuyla [-] M.S. altıncı yüzyılda Bizans saray kompleksi apar topar doğuya taşınınca bir su deposuna dönüştürüldü.

Latin hanedanlığının çöküşü ve Palaiologilerin yaptırdığı restorasyonun ardından sarnıç kullanımdan çıktı ve şehirdeki az sayıda kişi dışında varlığı unutuldu. Osmanlılar 1453’te şehri ele geçirdiklerinde sarnıç hakkında bilinenler de yok oldu.

Yine de, sarnıcın varlığına dair söylentiler evlerinin bodrum katında balık tutabildikleri delikler olduğu öykülerini anlatan kadın ve erkeklerinki gibi hayalci ve umutvar zihinlerde devam etti. Çok geçmeden, Muhteşem Süleyman hükümdarlığı zamanında şehri ziyarete gelen bir diplomat sarnıcın girişini keşfetmiş ve büyülenen Sultan’a bulduklarını aktarmıştı.

 

ZEYREK CAMİİ

Bugün hâlâ ayakta olan Bizans mimarisi örneklerinin en büyük ve en iyilerinden biri olan Zeyrek Camii hayatına on ikinci yüzyılda bir Doğu Ortodoks manastırı olarak başladı. Takip eden yıllar boyunca hızla genişledi, 100 yıldan kısa bir süre içerisinde yanına bir kütüphane, bir hastane, ikinci bir kilise, bir avlu ve bir de kümbet yapılmıştı. Şehirdeki Latin istilası sırasında kompleks Vatikan Ruhban sınıfının gözetimindeydi, ta ki Palaiologos hanedanı kompleksi restore edip Ortodoks keşişleri tekrar manastıra yerleştirene kadar.

Osmanlılar kontrolü ele aldıklarında tüm yapı çok yüzlü, çok kültürlü bir role sahip oldu. Müslümanlar binanın birini medrese olarak kullanırken Hrıstiyanlar’ın hâlâ kilise içerisinde ibadet etmelerine izin veriliyordu.

MASYAF

Günümüzde Suriye sınırları içinde bulunan Asi Vadisi’ne gizlenmiş olan Masyaf, Levant’taki Suikastçı Kardeşliği’nin merkeziydi. Kudüs, Akka ve Şam’a olan yakın konumu bölgedeki Suikastçı etkisinin kaynağını oluşturuyordu.

Üçüncü Haçlı Seferi ile birlikte Masyaf Suikastçılar’ın politik, kültürel ve coğrafi merkezi haline geldi. Bir talim alanı, sağlam bir kale, bir tapınak, büyük bir kütüphane ve Kardeşlik’in operasyonlarının merkezi [-] Masyaf bunların hepsiydi. Halkın kale hakkındaki algıları tam olmaktan çok uzaktı, zira o günlerde kale ve içinde yaşayanlar nüfusun geri kalan büyük kısmından izole bir haldeydiler.

Masyaf duvarlarının içinde hayat sert ve katıydı, birçok kurallı ritüelden ve zorluklardan oluşuyordu. Ve özel bir grup: Suikastçılar [-] çoğunlukla erkek [-] bu Tarikat’ın içine doğarlar, çırak olarak alınmazlar, ve erken yaşlardan itibaren Üstad’larına itaat etmek ve İtikat’a bağlı kalmak üzere eğitilirlerdi.

1191 yılında, Haçlı komutanı Robert de Sable şehri ve kaleyi kuşattı. Suikastçılar bu saldırıya karşı koymuşlar, ancak aynı yıl başka bir düşmana, Kardeşlik’e ihanet edip güçlü Cennet Elması’nı kullanarak Masyaf’ın kontrolünü ele geçiren Büyük Usta El Muallim’e karşı yenik düşmüşlerdi. El Muallim’in Altaïr Ibn La’Ahad’ın elerinde ölmesi Suikastçı ideolojisinde bir dönüm noktası olmuştu.

Sonraki yıllarda, Suikastçılar yavaş yavaş El Muallim tarafından dayatılmış olan bazı gereksiz adetleri bıraktılar. Zamanla Altaïr [-] şimdi Üstad kendisiydi [-] kalenin kapılarını dış dünyaya açarak, Masyaf’ı bir ilim ve sağlık kaynağı haline getirmeye çalıştı. Ve bir süre boyunca, bunu oldukça iyi bir şekilde başardı….

Fazlasını Oku

ACR Veritabanı / Bomba Kodeksi

KABUKLAR

 

DARBE KABUĞU

Terrakota Kabuğu bombanın darbe anında patlamasını sağlayan kırılgan bir kaplamadır.

 

FİTİLLİ KABUK

Bu Metal Kabuk bir yüzeye çarptığında seker ve 3 saniye sonra patlar.

 

TUZAK TELİ KABUĞU

Tuzak Teli Kabuğunun etrafı ince tellerle sarılıdır. En ufak bir dokunuş bombanın patlamasına yol açar.

 

YAPIŞKAN KESE

5 saniyelik bir fitili olan bu deri Kese neredeyse her yüzeye yapışmasını sağlamak için reçineyle kaplanmıştır.

 

BOMBALAR

ALTIN BOMBASI

Altın Bombası etrafa göz alıcı parlak prit paralar saçarak etrafına onlarca insan çeker, bu insanlar yaklaşan muhafızlara karşı saldırgan olurlar.

 

ÇİVİ BOMBASI

Çivi Bombası yere küçük demir çiviler saçarak düşmanın hareketini engelleyerek savaş sırasında düşmanları savunmasız bırakır.

 

DUMAN PERDESİ BOMBASI

DUMAN PERDESİ BOMBASI düşmanlarını kör eder ve görüş mesafelerini sıfırlar. Sisin içinde düşmanlarını görebilmek için Kartal Görüşü’nü kullan.

 

KAN BOMBASI

Kan Bombası patladığı kişilerin üstüne büyük miktarda kan dökerek düşmanların bir an için korkunç derecede yaralandıklarını düşünmelerini sağlar.

 

KOKU BOMBASI

Koku Bombası kurbanlarının üstünde berbat bir koku bırakara etrafındaki kişileri uzaklaştırır. İşaretlenmiş bir hedefi masum kalabalıklardan ayırmak için kullanışlıdır.

 

SAHTE DUMAN BOMBASI

Duman Tuzağı sessiz fakat sürekli bir şekilde duman çıkarır ve dumanı gören tüm muhafızları kendine çekerek dikkatlerini dağıtır.

 

SES BOMBASI

Ses Bombası gürültülü bir biçimde patlar ve etraftaki muhafızları sağır ederek etkisiz hale getirir.

 

ŞARAPNEL BOMBASI

Şarapnel Bombası patlamasının ardından etrafa ölümcül şarapneller yayarak düşmanlarını öldürür ya da sakatlar.

 

TATULA BOMBASI

Tatula Bombası soluyan herkesi felç eden zehirli bir gaz bulutu yayar.

 

YILDIRIM BOMBASI

Yıldırım Bombası büyük bir patlama gücüyle düşmanları yaralar ya da sakat bırakır.

Fazlasını Oku

ACR Veritabanı / İnsanlar

CEMİYET

 

BİZANSLILAR

 

M.S. 293 yılında Romalı İmparator Diocletian, imparatorluğunun tek bir kişi tarafından yönetilemeyecek kadar büyük ve karmaşık bir hale geldiğini düşünerek, kendisiyle eşit hüküm yetkisine sahip üç kişiyi görevlendirdi. “Dört Hükümdar” olarak bilinen bu kötü şöhretli tetrarşi devlet yönetimi tarihindeki en berbat fikirlerden biri olmuştur. Yalnızca otuz yıl içerisinde I. Constantine [-] yeni ‘İmparatorlar’ın en hırslı olanı [-] rakiplerini egale etti ve kendini Roma İmparatorluğu’nun biricik Sezar’ı ilan etti. Yönetime geçer geçmez Constatine bir deprem etkisi yaratan karara daha imza attı: krallığının merkezini 1000 mil doğudaki, neredeyse bin yıl önce Dorik Yunanlılar tarafından Avrupa ve Asya arasındaki sınıra kurulmuş küçük bir şehir olan antik Bizans’a taşıyacaktı.

Constantine dünyanın ilk Hristiyan İmparatorluğu’nu kurma amacıyla belirlediği katı spesifikasyonlara bağlı olarak bu antik şehrin imarına başladı. M.S. 330 yılında inşa tamamlandığında, şehir hristiyanlaştırılmış “Nova Roma Constantiopolitina” [-] “Constantine’in Şehri, Yeni Roma” haline dönüşmüştü. Şehir haç ve kılıcı eşit gören [-] ki, biri diğerinin ters çevrilmiş haliydi [-] Constantine’in kendine has askeri bir Hristiyanlık formu üzerine kurulmuş olan görkemli yeni İmparatorluğunun merkezi olacaktı. Constantine’e göre, tercih edilmiş inanç pasif kabullenmeyle değil, şiddetle ikna edilerek yayılmalıydı.

Bin yıldan uzun süre ayakta kalan bu yeni Roma İmparatorluğu’nun [-] bugün Bizans İmparatorluğu denilmektedir [-] sınırları uzun yaşamı boyunca oldukça çalkantılı olmuş, ülkenin hudutları bir denizin dalgaları gibi bir genişleyip bir daralmıştı. Ancak tüm sınır hareketlerine rağmen, şehrin kalbi devasa Kostantiniyye şehrinde sabit kaldı. İmparatorluğun Yunan, Latin ve Makedonyalılar’ın arasında el değiştirdiği zamanlarda bile, Kostantiniyye’nin önemi baki kalmıştı. Ancak üzerinde konumlanan İmparatorluğun kaderi aynı olmayacaktı. 1261 yılının başlamasıyla birlikte, Latin İmparatoru’nun sınır dışı edilmesinin ardından İmparator Michael Palaiologos büyük Bizans hanedanlarının sonuncusunu kurdu.

Michael’in imparatorluğu yeniden eski günlerine döndürme yolundaki tüm çabalarına rağmen, on üçüncü yüzyıl Bizans İmparatorluğu eski toprakları ve etkisinin yalnızca bir bölümünü muhafaza edebildi ve bir sonraki hükümdar II. Andronicus Palaiologos’un  döneminde de çöküş devam etti. 1400’e gelindiğinde, İmparatorluğun elinde yalnızca Trakya’nın bir küçük bir bölümü ile birkaç Akdeniz adası kalmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun müthiş büyümesi ve yayılımı Anadolu yarımadasındaki tüm Bizans yerleşimlerini yutmuş ve şimdi Bizans’ı kuzeyden de tehdit eder hale gelmişti.

1397’de, Osmanlı Sultanı I. Bayezid şehre başarısızlıkla sonuçlanan bir saldırı gerçekleştirmiş, bu da Bizanslılar tarafından eski günlere dönüşün bir müjdesi gibi yorumlanmıştı. Ancak Osmanlı’nın ezici gücünün durdurulamayacağı kısa süre sonra anlaşılacaktı. 15. yüzyılın ilk yıllarında, Bizans İmparatorları Batı Avrupa liderlerine yardım için yalvardılar [-] ancak süregelen savaşlar ve Katolik Batı’nın Ortodoks kuzenlerine karşı beslediği karışık hisler yalnızca yarı gönülsüz jestler ve duruma bağlı ittifaklar getirdi.

Nihayet, 1453’te, son yüz yıldır birçok Bizans İmparatoru’nun korktuğu işgal gerçekleşti. Sultan II. Mehmet [-] daha sonra tanınacağı isimle, “Fatih” Mehmet [-] komutasındaki devasa Osmanlı Ordusu Kostantiniyye surlarına yürüdü ve kuşatma başlattı. İmparator XI. Constantine yaklaşık 2 ay boyunca cesurca savaştı, ancak sonunda yenik düştü. Şehri yıkılmış ve harap bir haldeydi, askerleri cesur fakat yorgundu ve kaçınılmaz olana karşı savaşmanın anlamı yoktu.

Yine de, Constantine tüm imkanlarını kullandı. Son gününde generalleriyle ayine katıldı, ardından son saldırıyı beklemek üzere Blachernae Sarayı’na döndü. Son geldiğinde, İmparator tüm krallık giysilerini çıkardı ve yalnızca adamları ve kılıcı ile kaldı ve “Yenildik, ama ben hâlâ hayattayım!” diye bağırdı. Bir daha onu ne gören ne de duyan oldu.

 

 

DEMİRCİLER

Her Rönesans topluluğu bir demirciye ihtiyaç duyardı. Kılıçlar, kilitler, tavalar, bıçaklar, çiviler ve zırhlar hep metalden yapılırdı ve hepsinin şekil verilmeye ihtiyacı vardı. Ek olarak, demirciler pratik el becerilerini sanata dönüştürmeye başladıkça, Rönesans boyunca sanatsal demir işleri de ortaya çıkmıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HEKİMLER

 

Avrupa ve Asya’nın birleştiği yere konumlanmış olan Kostantiniyye’nin bu sıradışı coğrafik konumundan dolayı, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hekimler hem Doğu hem de Batı tıp bilimlerinde bilgiliydiler, bu da [-] bakış açınıza göre [-] onların iki kat eğitimli ya da iki kat cahil oldukları anlamına geliyordu. Yunanlılara göre, Osmanlılar hastalıkların tedavisi için kan alma ve sülük tedavilerine düşkündüler Osmanlılar’a göre ise kendileri yaraları dağlama ve kaplıcalarda iyileşmeye önem veriyorlardı. Bitkisel kocakarı ilaçlarının da kullanımı oldukça yaygındı. Bir Osmanlı tıp kitabında tıbbi açıdan yararlı oldukları iddia edilen 600’den fazla değişik bitkiden bahsedilir.

Tıbbın gelişmeye başladığı zamanlarda olunmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu hastanelerde para alınmamasıyla dikkat çeker. Ancak, parası olan hastalar, istedikleri takdirde parayla özel hekimler tutabiliyorlardı. Bazı şeyler hiç değişmiyor, değil mi?

 

 

 

 

 

 

HIRSIZLAR

 

Yasal zanaatkarları [-] örneğin madenciler, taş işçileri, duvarcılar ve cellatlar [-] takip eden Osmanlı İmparatorluğu hırsızlarının çoğu organize loncalara üyeydi, bu loncaların çoğu polis tarafından bilinir ve otoriteyi enselerinde hissetmemek için polise sık sık rüşvetler ve “hediyeler” verirlerdi.

Hırsızlar ayrıca, yerel halka musallat olmamak için mümkün olduğunca yabancıları hedeflerlerdi, ki kozmopolit Kostantiniyye’de turist bolca bulunuyordu. Ayrıca şu da not edilmeli ki, o zamanlar hırsızlar ve polis arasındaki çizgi oldukça belirsizdi, zira hırsızlara göz kulak olması için seçilen polislerin bir çoğu da eski hırsızdı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARABORSACILAR

 

Israrcı ama etkili satıcılar olan karaborsacılar işe yaramaz mallar kadar değerli eşyalar da satarlardı. Nazik ticaret kanallarının dışında faaliyette bulunan karaborsacılar zorlayıcı ve ısrarcıdırlar, satılacak “inanılmaz yararlı” malları olmadığı ender zamanlarda tam bir baş belası olabilirler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KİTAPÇILAR

 

On beşinci yüzyılın ortalarında Johannes Gutenberg’ün yüzyıllardır kullanılagelen hareket ettirilebilir baskı makineleri üzerinde yaptığı geliştirmeler bilinen en önemli teknolojik atılımlardan biridir. İnsanlık tarihinde ilk kez kitapların basımı ve yayılması için [-] her tür, her dildeki kitaplar [-] yetenekli bir kopyacıya ve aylar süren sabırlı çalışmaya gerekesinim kalmamıştı. Artık bir kitap birkaç hafta içinde hazırlanabiliyor ve kısa sürede sayısız kere çoğaltılabiliyordu. Bunun bir sonucu olarak, kitaplar ucuzlamış ve yeni yükselmekte olan “orta sınıf” tarafından kolaylıkla erişilebilir hale gelmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OSMANLILAR

 

1301 yılında, Kostantiniyye’nin yalnızca 50 kilometre doğusunda gerçekleşen Koyunhisar Savaşı, dünya tarihine Osmanlılar hakkında düşülen ilk kayıttır. Osman adındaki bir adamın liderliğinde, bu orta büyüklükteki Türk ordusu Bizanslı düşmanlarına karşı çarpıcı bir zafer kazanmış, düşmanları savaş alanından kuzeye, Marmara denizinin kıyılarına kadar sürmüşlerdi. Yenilgi halihazırda on yıllardır ufak bir toprak parçasına tutunmaya çalışan kendini beğenmiş Bizanslılar’ı şoka uğratmıştı.

Sonraki 150 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun boyutları ve gücü, neredeyse hiç engelle karşılaşmadan arttı. Zafer ardına zafer kazanan Osmanlı Sultanları yavaş fakat emin adımlarla, bir zamanlar güçlü Bizans İmparatorluğu’na ait olan toprakları ele geçirdi [-] önce Anadolu’da (şu anda modern Türkiye), sonra Trakya’da (günümüzde Macaristan, Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk vs.). Zamanla, Osmanlılar’ın Doğu Avrupa’daki büyüyen varlığı Batı’yı endişelendirmeye başlamıştı, en çok da İslam İmparatorluğu’nun ezici ışığı karşısında Doğu Ortodoks kilisesine duyduğu hıncı basit bir ağız kavgasına dönüşen Vatikan endişeliydi. Ancak bıçak kemiğe dayandığında bile, yardım dilenen ve İmparatorluğu, on beşinci yüzyılın ortalarında yalnızca başkenti Kostantiniyye ve şehri çevreleyen köylerden ibaret kalmış olan Bizans İmparatoru’na yardım göndermek için bile olsa, Papa rahatsız edilemezdi.

Sonunda, 1453 yılında [-] kırk dört gün süren savaştan sonra [-] Kostantiniyye de Osmanlılar’ın eline geçti. Sultanları 21 yaşındaki II. Mehmet tarafından yönetilen Yeniçeriler surlarda açılan bir gedikten şehre doluştular. Şehir merkezine girdikten sonra muzaffer Sultan doğruca Ayasofya’ya ilerledi. Antik katedrale vardığında diz çöktü ve bir saygı göstergesi olarak başındaki sarığa bir tutam toprak serpti.

Başkenti Boğaziçi’nin kıyılarına taşıyan Mehmet’in ilk emri kozmopolit bir İmparatorluğun nişanesi olarak Konstantinopolis’i [-] artık Türkçe’deki söylenişiyle Kostantiniyye olarak söyleniyor, şehir halkı ise konuşma dilinde İstanbul olarak adlandırıyordu [-] yeniden inşa ettirmek oldu. Fethi izleyen on yılda, Mehmet her şeyi modern Osmanlı anlayışıyla donatırken eski Bizans başkentinden kalanları koruma konusunda da azami ölçüde dikkatliydi. Bu işte Sultan Mehmet başarılı olmuş sayılabilir, zira elli yıldan kısa bir süre içerisinde nüfus 40,000 gibi değersiz bir rakamdan 100,000’den fazla Müslüman, Hristiyan, Yahudi ve Roman’a ulaşmıştı. Dini ve kültürel farklılıklara hem geleneklerinden dolayı, hem de koyduğu kurallarla saygı gösteren bir İmparatorluğun ticaretle patlama yapan kalbine, Doğu’dan ve Batı’dan insanlar akın ediyorlardı.

 

 

PARALI ASKERLER

 

Paralı askerler on altıncı yüzyılda çoğunlukla hareketliydi, bir anlaşmadan diğerine kolayca geçer, kim için ya da ne uğruna savaştıklarına dikkat etmezlerdi. Çoğunlukla kendilerini finanse eden devletin parası bittiğinde askerler dağılır ve hemen karşı taraf tarafından kiralanırlardı. Bu ironik uygulama on dördüncü yüzyılın başlarında, etrafı birçok küçük düşman kabile tarafından çevrilmiş Bizans İmparatorluğu’nun kendi adına savaşmaları için küçük fakat sert grupları kiralamasıyla zirveye ulaşmıştı. Bu çok aranan gözüpek askerler kimlerdi? Elbette Osmanlılar.

Bazı PARALI askerler onurluydu, inandıkları bir amaç uğruna savaşırlardı, ancak bunların sayısı çok azdı ve olanlar da birbirlerinden uzaktı. Yine de, bulunmuş oldukları yerlerde, peşlerinden koşulan kişilerdi.

 

 

 

 

 

 

ROMANLAR

 

Roman halkı [-] ayrıca Roman, Rroman ve Çingene olarak da bilinirler [-] tüm Orta Doğu’da ve Avrupa’nın bazı kesimlerinde bulunan yarı[-]göçebe, yurtsuz insanlardır. Köken olarak, günümüzde Afgnaistan ve kuzey Hindistan’ın bulunduğu güney Asya’dan gelen romanlar, evsahipliğinde bulundukları ülkelerin asimilasyonuna karşı çıkmalarıyla ünlenmiş bir kültürden gelirler.

Ancak, komşularıyla mesafeli ilişkiler içinde oldukları yüzyıllara rağmen, Romanlar [-] bazen diğerlerinin pahasına, ama çoğunlukla büyük zorluklara göğüs gererek [-] varlıklarını sürdürmüş ve zengin ve bol renkli bir kültürlerine sahip çıkmışlardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RUM ATEŞİ

 

Bizans İmparatorluğu yüzyıllar boyunca deniz savaşlarında Rum Ateşi’ni kullandı. Bu onlara büyük bir teknolojik üstünlük sağlamış ve Kostantiniyye’nin iki Arap kuşatmasından kurtulması (1203) gibi birçok önemli zafer kazandırmıştı.

Rum Ateşi’nin icadından önce de, yüzyıllar boyunca savaşlarda alevli silahlar kullanılagelmişti, ancak Bizans Rum Ateşi’ni diğerlerinden ayıran şey sıradışı formülü [-] bu formül, ateşin su altında bile yanmaya devam etmesini sağlıyordu [-] ve sıvıyı diğer gemilere püskürtmek için tazyikli boru sistemlerinin kullanımıydı. Öyle ki, Rum Ateşi bazıları tarafından modern napalmın atası olarak kabul edilir.

Rum Ateşi’nin içeriğindeki malzemeler, üretim işlemi ve titiz doldurulma süreci çok sıkı korunan askeri sırlardı. Ateş özünün tekniği ve üretimi birbirinden neredeyse tamamen ayrıştırılmış, operatörlerin ve teknikerlerin yalnızca bir bileşenin sırlarını bildiği işlemlerdi, böylece ateşin tüm sırlarının düşman eline geçmesi engellenmiş oluyordu. Örneğin, Bulgarlar 9. yüzyılın başlarında 36 Rum Ateşi sistemini ele geçirmiş, ancak kullanmayı başaramamışlardı.

 

 

 

SARRAFLAR

 

İslami hükümlerin bazı ilkeleri [-] özellikle kâr üzerinden gelir elde edilmesinin kesinlikle men edilmesi [-] yüzünden günümüzdeki modern bankacılık anlayışı 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı yöneticileri tarafından onaylanmamıştı. Bunun yerine yarı[-]dini Vakıf ağları [-] gelirlerini sosyal ve dini programlara aktaran para bağışçıları vardı.

Gayrımüslim topluluklar bu kısıtlamalardan muaftı, bu da özellikle Rum, Yahudi ve Ermeni yerleşim bölgelerinin bulunduğu Galata’da bankacılık faaliyetlerine daha yakın oluşumlar kurulmaya başlanmasına yol açmıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TELLALLAR

 

On altıncı yüzyıldaki insanların birçoğu okuma bilmediğinden ilanlar, yerel kanunlar, haberler, pazar kurulacak günler ve reklamlar tellallar tarafından duyuruluyordu. Osmanlı dönemi Kostantiniyyesinde, tellallara kuzenleri Müezzinler, minarelerin tepesinden bağırarak insanları günlük ibadetlerine çağıran adamlar da katılıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TERZİLER

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda terzilik herkesin [-] hangi etnik köken ya da dinden olursa olsun [-] yapmak isteyeceği ve Kostantiniyye’nin çarşıları ve sokaklarındaki kültürlerin karışımı sayesinde inanılmaz derecede kârlı saygın bir meslekti. İmparatorluğun geniş toprakları sayesinde, Osmanlı kumaşları doğudaki İran’dan batıdaki Yunanistan’a farklı kültürlerin karışımıyla ortaya çıkmış canlı renkleri, karmaşık desenleri ve inanılmaz detay seviyeleriyle ünlüydü. Gerçek bir terzilik dehası.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİÇERİLER

 

Halk tarafından hem gıptayla bakılan hem de korkulan Yeniçeriler Sultan’ın üst sınıf askerleri [-] yalnızca liderlerine bağlı olan mükemmel eğitimli savaşçılardı. Devşirme sistemiyle [-] kalıcı olarak Osmanlı askeri ve devlet yönetimi kademelerinde görevlendirilmek üzere zeka ve fiziksel güç bakımından sıradışı olan Hıristiyan çocuklarının askere alınması [-] çocukluklarının ilk yıllarından itibaren yetiştirilmeye başlanan Yeniçeriler kendi başlarına ayrı bir etkiye sahip sosyal bir sınıfı oluşturuyorlardı. Standart ölçülere göre “özgür” değillerse de, İmparatorluk politikalarında aşırı bir etkiye sahiptiler ve onların desteğini kazanamayan kimse etkili bir yönetici olamazdı.

Dönemin tarihçilerinden birinin yazdığı gibi: “(Yeniçeriler) İstanbul halkını korkuturlardı. Osmanlı yetkilileri yabancı elçileri ‘Hepsinden önemlisi, sakın Yeniçeriler’le laf dalaşına girmeyin’ diye uyarırlardı, ‘çünkü onlara karşı size hiçbir yardımımız dokunmaz.’ Bir Yeniçeri grubu bir bölgeye geldiğinde, dükkan sahipleri hemen dükkanlarını kapatır. Bir şehir teslim olduktan sonra bunların şehri yağmalamalarına engel olmak neredeyse imkansızdır….”

II. Mehmet’in hükümdarlığının sonlarında, Yeniçeriler eşi benzeri görülmemiş bir politik ve askeri güce erişmişler ve İmparatorluğun gelişimini hiçbir Sultanın hayal bile edemeyeceği bir şekilde etkilemeye başlamışlardı.

 

 

 

HEDEFLER

 

DAMAT ALİ PAŞA

 

Doğu Anadolu kökenli Damat Ali Paşa saygın bir Bâb[-]ı Âli görevlisi ve Sultan II. Bayezid’in hizmetkârıydı.

Ancak, sonraki yıllarda Sultan’ın dünya hakimiyeti hevesi söndükçe, Damat’ın sadakati buharlaştı ve git gide, kaos ve vasatlığın normal sayıldığı dünyaya şan ve şerefi getirebilecek tek dünya görüşünün Tapınakçı felsefesi olduğuna inanmaya başladı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEORGIOS KOSTAS

 

Georgios inanılmaz gücü ve sertliğiyle ün salmış izbandut gibi bir boksçuydu. Onlu yaşlarında dünya çapında bir ün kazanmaya merak salan Georgios Trakya genelinde bir dizi dövüş turnuvasına katılmak üzere Yunanistan’dan ayrıldı.

Başarılı yarışmalarla geçen yıllardan sonra efsanevi başarıları Tapınakçılar’ın dikkatini çekti ve bir süre sonra, hayal edebileceğinden de ünlü ve korkulur hale geldi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MANUEL PALAIOLOGOS

 

Kostantiniyye’nin Osmanlılar’ın eline geçtiği yıl doğan Manuel Palaiologos [-] devrik Bizans İmparatoru XI. Constantine’in yeğeni [-] bir gün belki onun olabilecek şehri pek fazla ziyaret etmemişti. Küçük bir çocukken ailesinin trajik güç kaybı hikayelerinden ağır bir şekilde etkilenmiş ve kardeşi Andreas ile, ailesini bir gün tekrar eski şanına kavuşturabileceği günlerin hayallerini kurmuştu. Ancak bu kardeş antlaşması da bozulmuştu. Rodrigo Borgia’nın, ve Osmanlı Sultanı’nın kardeşi, İtalya’da sürgünde yaşayan Cem’in tanıdığı olan Andreas, Osmanlılar’a karşı Tapınakçılar tarafından kumanda edilecek bir savaş açılması yaklaşımını benimsiyordu. Öte yandan Manuel, daha gizli [-] daha görünmez, ancak başarı şansı daha yüksek [-] bir yaklaşımı benimsemişti.

1485 yılından sonraki bir noktada, Manuel Kostantiniyye’ye gitti ve taht üzerindeki hakkından dolgun bir emekli maaşı karşılığında feragat ettiğini bildirerek varlığını Sultan II. Bayezid’e duyurdu. Sonra Osmanlı donanmasına katıldı ve İslam’a geçti. Artık, yüzeyde modern bir Osmanlı örneğiydi [-] eğitimli, meraklı ve kendini adadığı ülkesiyle gururlu. Andreas ise, elbette, kardeşine öfke duyuyor ve onun bir hain olduğunu düşünüyordu. Ancak iki adam arasından Manuel’in planının daha uygulanabilir olduğu ortaya çıkmıştı… en azından ilk bakışta. 1490’ların sonunda, Rodrigo’nun Palaiologi’ye Kostantiniyye’yi alma planlarında yardımcı olma hevesi söndü, Andreas ise derin bir fakirliğe düşmüş, sonunda 1502 yılı civarında yalnız ve beş parasız olarak Roma’nın varoşlarından birinde ölmüştü.

Ancak Manuel git gide semirmişti. Emekliliğin ve diğer birçok şüpheli bağlantılarının sağladığı gelirlerle şişmanlamış ve rahata ermişti. Ellili yaşlarının sonlarında ise şehirdeki en zengin insanlardan biri olmuştu. Peki bu zenginlik ve başarı dünya hakimiyeti heveslerini azaltmış mıydı? Sanırım buna hayır diyeceğim. Peki hâlâ şehrinin Osmanlı hakimiyeti altında olmasına öfkeli miydi? Büyük ihtimalle evet.

 

 

MIRELA DJURIC

 

Yıllarca yönetimdeki seçkinler tarafından hor görülen ve alay konusu edilen Mirela sonunda çareyi Tapınakçı saflarına katılmakta bulmuş ve paganist medyumluğunu Kostantiniyye’nin fakir kesimindeki insanların arasına karışmak için kullanmıştı.

Kurnaz ve baştan çıkarıcı olan bu hünerli kadın Tapınakçılar’ın geniş yeraltı suç hareketlerine olan temel bağlantı noktasıydı ve şehirde onun ismini bilmediği hiçbir yankesici, fahişe ya da kiralık katil bulunmazdı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞAHKULU

 

Efsanevi asi lideri Şahkulu’nun hayatı hakkında, Doğu Anadolu’da sürekli ezilmiş bir Türkmen ailesinde doğduğu dışında pek az şey bilinir. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde büyümüş olmasına rağmen, Şahkulu Tapınakçılar’la kendisini yetim ve tek başına bırakan bir Osmanlı akıncı birliği saldırısı sonrasında tanıştı.

Gençliğinden itibaren Safevi sempatizanları, ardından da Tapınakçılar tarafından büyütülen Şahkulu’nun Osmanlı Türkleri’ne olan nefretiyle yalnızca tüm Tapınakçı karşıtlarını ortadan kaldırmaya yönelik kararlılığı yarışabiliyordu. Manuel’le olan belirsiz ortaklığı biraz ortak dünya görüşüyle, biraz da acı bir tesadüfle oluşmuştu. Ne de olsa, Bizanslılar da Şahkulu’nun halkına Osmanlılar’dan daha iyi davranmamış değillerdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UDAY DUNKAS

 

Sennar Sultanlığı’nın ilk Sultanının kuzeni olan Odai Dunqas, ilahi hüküm iddia eden tüm yöneticilere karşı derin bir kin besliyordu.

Kendi ailesi tarafından 1505 yılında doğu Afrika’dan kovalanmasının ardından kuzeye, İskenderiye’ye gitti ve teselliyi Tapınakçılar’ın dünya ideolojilerinde buldu: zorla kabul ettirilen barış ve dinginlik. Kendine ‘Doğruluğun Gardiyanı’ adını veren Odai bunu dünya çapında kabul edilen bir gerçek haline getirmek için Tapınakçılar’a katıldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VALI CEL TRADAT

 

Eflak doğumlu bir asil olan Vali cel Tradat Suikastçılar’a yirmili yaşlarının başlarında dahil oldu. Suikastçılar Osmanlı Sultanı II. Bayezid ile barış yapana kadar, yaklaşık on yıl kadar Tarikat’a sadık kalmıştı. Gözcü’ye göre bu ihanetle eşdeğerdi [-] Osmanlılar onun halkını utanca boğmuş, topraklarını işgal etmiş ve gizli idolü Vlad Tepeş’i katletmişti.

Onun bu hayal kırıklığını sezen Tapınakçılar Vali’yi kendi saflarına kattılar ve o da kısa süre içinde Tapınakçılar’ın en korkunç savaşçılarından biri haline geldi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İRTİBATLAR

 

16. DENEK

 

Merhaba. Ben Clay Kaczmarek. Yalnızca bir sayıyım. Denek On altı. Evet, nihayetinde hepimiz kullanılıp atılan şeyleriz, değil mi On yedi? Yalnızca sayılarız. Birler ve sıfırlar. Ben bunu kanıtladım. Animus’tan çıkmadan önce, şu anda seninle konuşan bu ufak Yapay Zekaya Sahip nesneyi yarattım. Animus ve onun inanılmaz simülasyon olanaklarını kullanarak kendimi kopyaladım, bu kopyayı iki düzine parçaya ayırdım ve her parçayı bu veribankalarına sakladım. Sen onları buldun, beni tekrar bir araya getirdin. Hiç fena değil, ha? Takım oyunu.

Elbette dedikodular Clay’in [-] gerçek Clay, Suikastçı, Lucy’nin arkadaşı olan [-] artık hayatta olmadığını söylüyor. Yanlış duymadıysam bileklerini kesmiş. Bunu bizzat görememem büyük kayıp, yine de nasıl olduğunu hayal edebiliyorum. Son anlarında, son haftalarında kafamın içinde… pardon, ONUN kafasının içinde binlerce görüntü yüzüyordu, sanki hepsini tekrar yaşıyormuş gibi. Nasıl üstesinden geleceğini planlıyordu. Hatta hesabını kesmeden önce hücresinin duvarlarına parmak boyası yaptığını bile duydum, öyle mi? Manyak herif, onu özlüyorum. Gerçekten özlüyorum.

Üzgünüm, bu gitgide daha da karmaşıklaşıyor. Gerçek Clay gitti, ve onun yerini ben aldım. Gayet iyi, ha? Hâlâ bana kuzen diyebileceğin kadar iyiyim, değil mi Desmond? Senle ben, çok uzaktan kuzenleriz. Çünkü geniş aile zincirimizin ucunda bir yerlerde, ikimiz de Ezio’da birleşiyoruz, amin diyelim dostum. İkimiz de onunla akrabayız. Ve ikimiz de onun anıları arasında küçük gezintiler yaptık, benim senden çok daha az anıya erişimim olsa da. Bunu bir düşün. Sanırım seni bu kadar özel yapan şey bu. Sen bir çok büyüleyici kan bağının birleşme noktasısın.

Ama ben değilim. Hayır, ben yalnızca gelecek vaad eden bir öncüydüm. Sana ulaşmak için bir zıplama tahtası. Oh pekâla. Kendi rolümü tamamladım. Bir adam daha fazla ne söyleyebilir?

Görünüşe göre, pek az şey.

 

 

ABBAS SUFYAN

 

1166 yılında doğan Abbas Sofian görece zor bir çocukluk geçirdi. Babası [-] 1176 yılında Sarazenler tarafından tutsak edilmiş ve işkenceye maruz bırakılmış, Abbas henüz küçük bir çocukken hayatından çıkmıştı. Tek başına kalan Abbas derin bir depresyona yuvarlanmış, yalnızca arkadaşları ve Üstadı El Muallim’e olan bağlılığı bu depresyonu hafifletebilmişti.

Ancak tüm bunlar birkaç yıl sonra arkadaşı ve sırdaşı Altaïr, Abbas’a onun yalanların en acımasızı olarak gelen bir şey söylediğinde değişti: İşkence altındayken babası Suikastçı Tarikatı’na ihanet etmiş, sonra da bu utancı kaldıramayıp kendini öldürmüştü. Öfkeden deliye dönen Abbas bu sert, çıplak gerçeğe inanmayı reddetti [-] El Muallim bu gerçeği ne onaylamış ne de yalanlamıştı. Bu noktadan sonra Abbas Altaïr’i bir yalancı ve hilekâr olarak görmeye başladı [-] ona göre Altaïr İtikat’ın ciddi ilkelerine uyamayacak kadar düzenbaz ve pervasızdı.

Yıllar geçtikçe Abbas yetenekli ve saygın bir Suikastçı olmuş, ancak ruhunda daima bir şeyler eksik kalmıştı. Buz gibi soğuk ve Kardeşlik’e neredeyse fetişist bir tutkuyla bağlı olan Abbas hem El Muallim’in adam kayırmasından, hem de Altaïr’in Tarikat’i gevşekçe yorumlamasından ölesiye nefret ediyordu. Ancak eski dostuna olan tüm nefretine karşın yıllarca sadık bir hizmetkar olarak kaldı.

Sessiz kalmak zordu, öte yandan, Altaïr’in önce Efendi, sonra da Üstad rütbelerine hızla tırmanışının karşısında, Abbas kendini zor zaptedebildiği yakıcı bir kinle dolmuş buldu. Patlaması artık yalnızca an meselesiydi.

 

 

 

ALTAÏR İBN LA’AHAD

 

Eğer modern Suikastçılar’ın çehresini sonsuza dek değiştirmiş bir adam varsa, o da bu adamdı: Altaïr Ibn La’Ahad. Neredeyse hiç görmediği bir ailenin çocuğu olarak, kendi seçmediği bir Tarikat’ın içinde, 1164 yılında Kutsal Topraklar’da dünyaya gelen Altaïr henüz ergenlik çağındayken kendini sadık bir mürid ve becerikli bir dövüşçü olarak kanıtlamıştı.

1189 yılında, Üçüncü Haçlı Seferi toplanma aşamasındayken Altaïr, neredeyse tek başına koca bir Haçlı ordusu dalgasını Masyaf Kalesi’nin kapılarından döndürdüğünde Üstad’ı Al Muallim’i bile şoka uğratmıştı. O günden sonra, Altaïr’in ismi tüm Suikastçılar arasında bilinir olmuştu. Sonraki iki yıl boyunca inatçı fakat ölümcül savaşçı ünü gizemli hayatının her köşesinde kendini hissettirmişti.

Pek az kişi tarafından sevilen, fakat herkesin kendisine hayran olduğu Altaïr’in kusursuz yetenekleri inanılmaz başarısının ve ezici küstahlığının kaynağını oluşturuyordu. Ancak bu onun öyküsünün yalnızca bir yarısı. Gençliğinden beri Altaïr, rakiplerinin ve dostlarının duygularına ve niyetlerini okuyabilmesini sağlayan eşsiz bir yeteneğe, nadir bulunan bir altıncı hisse sahip olma belirtileri gösteriyordu. Altaïr gizlice, diğer Suikastçılar tarafından “Kartal Görüşü” adı takılan bu yetenekte kendini geliştirmiş ve mükemmeleşmişti, bir yandan da daima kendisini diğerlerinden ayıran bu gizemli yeteneğe layık olup olamayacağını düşünüyordu.

Altaïr’in beş Masyaf Anahtarı’nda depolanan anılar sayesinde, Tapınakçılar’ın (doğrusu oldukça ilkel olan) Animus 1.28 avatar görüntüleme sisteminin verdiği belirsiz bakışlara razı olmak yerine artık bizzat Altaïr’in hayatını oldukça yakından inceleyebiliyoruz.

 

 

 

DARİM ve SEF

 

Altaïr Ibn La’Ahad ve Maria Thorpe’nin oğulları, sırayla 1195 ve 1197 yıllarında doğdular. İkisi de [-] babaları Altaïr gibi [-] Masyaf’ta büyüdüler, babaları tarafından Suikastçılık, anneleri tarafından da birer diplomat ve onurlu erkekler olarak yetiştirildiler. Ancak çocukluğunu babasından ayrı, El Muallim’in eğitiminde geçiren Altaïr’in aksine, Darim ve Sef aileleriyle aynı çatı altında, ilgi ve şefkatle büyüdüler. Altaïr, sert mizacına rağmen sabırlı bir babaydı, El Muallim’in ona verdiklerini o da oğullarına vermeye kararlıydı [-] rehberlik ve saygı.

Sef oldukça genç bir yaşta evlendi ve zamansız ölümünün ardından, ailesi on üçüncü yüzyılın ilk yarısında İskenderiye’ye göç etti. Darim’in kendi soyunun devam edip etmediğini bilmiyoruz, ancak daha sonra onun da Mısır’a, kardeşinin dul eşi ve çocuklarının yanına gittiği bilinmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

DİLARA

 

Topkapı Haremi’nde doğan Dilara, Sultan ve ailesine hizmet etmek üzere yetiştirilmiş, hayatta iyi bir koca ve yüksek bir statüden başka bir şey istemeyen bir Türk kadınıydı.

Yine de bu katı sınırlar onu tatmin ya da mutlu etmiyordu ve kısa sürede arsız ve kötü huylu bir yeniyetme olarak ünlendi. Bu ona tam uyuyordu [-] Tarık Barleti adında, Dilara’nın gözüpekliğine hayran olan bir Yeniçeri’ye uyduğu gibi.

Dilara’nın büyüsüne kapılan Tarık onun salıverilmesi ve Yeniçeriler için çalışmasını sağlamak için çalışmaya başladı, bunun yarısı kibarlıktan, yarısı da Dilara’yı etkilemek içindi. Planı işe yaramadı ve bu Tarık için sonraki yıllarda sürekli içinde taşıyacağı bir keder kaynağı oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EL MUALLİM

 

Bu adam hakkındaki kayıtlar en çok M.S. 1176 yılına, Suikastçılar’ın Sarazen Generali Selahaddin’le karşı karşıya geldikleri zamana kadar gider. Bana kalırsa El Muallim o sıralar kırklı yaşlarının sonlarında olmalı, ama kesin bir şey söylemek güç. Her halükarda, El Muallim çok yetenekli bir Suikasçtı ve korkulan bir liderdi.

Sakin mizaçlı fakat sözü dinlenen El Muallim emrindeki Suikastçıları en verimli zamanlarından birine ulaştırdı müridlerine katı kurallarla fakat adilce, sabırla, dürüstlük ve anlayışla yaklaşıyordu. Hem dostları hem düşmanları arasından ona hayran birçokları vardı ve birçok öğrencisi onu babası olarak görürdü [-] ki bunlara büyük Altaïr Ibn La’Ahad da dahildi.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, El Muallim’in büyük bir prestije kavuşmuş olması beklenirdi, 1191’de kişiliğindeki ani bozulma olmasaydı. İlk Uygarlık eserini [-] Cennet Elması [-] eline geçirdiğinde Tapınakçılar’dan neredeyse hiçbir farkı kalmamış ve kısa sürede onların düşüncelerine benzer düşüncelere sahip olmuştu.

Eser almasının ardından aylar içinde İtikat’ı terk edip barış ve tarikatın yalnızca baskı ve düzenbazlıkla hedeflerine ulaşacağı gibi konular hakkında zırvalamaya başlamıştı. Açıkça sahte, fakat çekiciydi de.

Tapınakçılar’ın sorunu da bana kalırsa bu. Felsefeleri çok fazla basit, çok göz alıcı, karmaşık problemlere önderdikleri çözümle çok basit. Yalnızca X, Y ve Z yap ve tüm problemlerin ortadan kalksın. El Muallim’e göre Elma tam olarak buydu. Dünyada gördüğü tüm karmaşaya basit bir çözüm.

 

 

 

EZIO AUDITORE DA FIRENZE

 

Ezio Auditore da Firenze, Giovanni ve Maria’nın oğlu. 1459’da zenginlik ve refah içinde bir ailede dünyaya gelen Ezio, yaşamının ilk 17 yılını hovarda yaşamının ve çekici görünüşünün keyfini sürerek geçirdi. Kadınlar onu heyecanlandırdı, şarap onu sarhoş etti ve siyaset onu sıktı. Floransa’nın sokakları onun eviydi, şehrin duvarları dışında herhangi bir şeye ilgi duyduğundan da şüpheliyim. Ancak tüm bunlar 1476’da, babası ve kardeşleri uydurma bir suçla ihanete uğrayıp tutuklandıklarında ve ardından ölüme mahkum edildiklerinde değişti. Ezio o sırada sevgili babası hakkındaki gerçeği [-] onun insan özgürlüğünü ve hür iradenin serbestliğini korumaya ve savunmaya adanmış elit savaşçılardan, Suikastçılar’dan biri olduğunu öğrendi. Babasının eski arkadaşının ellerinde vahşice öldürülmesinin ardından, Ezio yer altına çekildi ve bizzat Suikastçılar’a katıldı.

Takip eden otuz yıl boyunca Ezio kendini iki paralel hedefe adadı [-] babası ve kardeşlerini öldürten adam olan Rodrigo Borgia’yı bulup öldürmek ve Suikastçı Tarikatı’nı güçlendirmek. Rodrigo oldukça zorlu bir rakip çıkmış ve Ezio’nun onu köşeye sıkıştırması yirmi yıl kadar sürmüştü geçen sürede kahramanımızın intikam ateşi oldukça yatışmıştı. Ancak Papa Rodrigo’nun hayatını bağışlamak garip bir lütufa dönüşmüş, Ezio yaşlı adamın burnunu soktuğu işler sayesinde, insanlığın varlığından ve tarihten çok önce dünyada yaşamış gizemli bir ırk olan Önceden Gelenler’le karşılaşma olanağı bulmuştu. Ezio bu İlk Irk’ın arkasında bıraktığı mesajları anlayamamış, ancak gördüklerini de asla unutmamıştı. Ve çektiği tüm acılara karşılık eline güzel bir ödül de geçmişti [-] Cennet Elması.

Rodrigo’nun hayatını bağışlamasından kısa süre sonra, Papa’nın genç oğlu Cesare Auditore aile konağına bir saldırı düzenlemiş, Ezio’nun amcası Mario’yu öldürmüş ve Cennet Elması’nı da çalmıştı. Bu acıttı. Bu çok can yakıcıydı. Ve Ezio’nun Elma’yı geri alıp Cesare’yi dünya üzerinden silmesi beş yıl daha aldı. Nihayet bundan sonra, her şey büyük düzene girmişti. Bir Suikastçı’nın dileyebileceği kadar huzur vardı. Ezio sonraki birkaç yılı elindeki kaynakları derlemeye, öğrencilerini eğitmeye ve bir Usta ve Üstad olarak yeteneklerini keskinleştirmeye harcadı.

Ezio yıllar içinde git gide olgunlaşırken, bazı garip yetenekleri, söz gelimi duyu ötesi bir görüden [-] bilirsiniz, biz Suikastçılar’ın “Kartal Duyusu” dedikleri şey [-] daha azı olmayan yetenekleri de gelişmişti. Kartal Görüşü’nün nereden geldiğinden emin değiliz, ancak tahminlerimiz var. Atalarımızın Önceden Gelenler’le olan bağlantılarının kalıntıları, örneğin. Nasıl olduğunu söylemek güç, ancak gerçeğin kurgudan daha garip olduğu ortada. Her halükarda, Kartal Görüşü Ezio’da oldukça güçlüydü. Onunla geçirdiğim kısa süre içerisinde ben de kendimde az da olsa bunu hissettim, ancak benim onunla geçirdiğim süre senin geçirdiğinden çok daha kısa olduğundan, asla tam deneyimi yaşayamadım. Ancak sen Desmond, Animus’un kanama efekti sayesinde, senin Ezio ile [-] ve Altaïr ile [-] geçirdiğin süre pek az kimsenin hayal edebileceği biçimde sende uyku halinde bulunan bazı duyuları ortaya çıkardı. Bunun için Bay Auditore’ye teşekkür edebilirsin. Buna gerek yok aslında, ne de olsa onun tüm ödevlerini yapıyorsun.

 

 

MARIA THORPE

 

Çocukluğundan itibaren Maria hep bir şövalye olmayı hayal etti. Onlu yaşlarında bir erkek gibi olan Maria diğer çocuklar tarafından dışlanır ve ailesi tarafından “bir hanımefendi olmayı” reddettiği için cezalandırılırdı. Sonunda evi olan İngiltere’yi Kudüs’e gitmek üzere terk etti ve bir çok zorluk ve çileden sonra, birkaç seçkin Tapınakçı Haçlısı’nın gözüne girmeyi başardı.

Zamanla Fransız Tapınakçısı Robert De Sable ile arkadaş oldu [-] güvenini kazandı ve savaş zamanlarında onun kılığına girerek hizmet etti. 1192 yılında Suikastçı Altaïr Robert De Sable’ı öldürdüğünde Maria yeni lider Armand Bouchart tarafından Tapınakçı Tarikatı’ndan atıldı. O noktada Altaïr’e olan öfkesi sonsuzdu… ta ki Altaïr sabırlı ve hassas öğütleriyle ona asıl bozulmanın Tapınakçılar’dan kaynaklandığını gösterene kadar.

Zamanla [-] birlikte ettikleri seyahatler ve yaptıkları çalışmalardan sonra [-] Altaïr ve Maria önce yakın arkadaşlar, sonra sevgili oldular. 1193 yılına gelindiğinde Maria, Altaïr’e onun Maria’ya bağlandığı kadar bağlanmıştı. Eve dönmek için hiçbir sebebi olmayan Maria Masyaf’ta kalmaya ve hayatını Suikastçılar’ın Tarikatı’na adamaya karar verdi.

1195’te Maria ve Altaïr’in ilk çocukları dünyaya geldiğinde artık ayrılmaz hale gelmişler, o güne kadar ayrı kaldıkları tek zaman 1204 yılında, Altaïr’in Kostantiniyye’de başarısız bir Suikastçı Loncası kurma girişimi sırasında evden ayrılması olmuştu. 1217’de [-] artık altmış yaşına gelen [-] Maria, Altaïr’in artık Moğol istilasının görmezden gelinemeyecek kadar büyük olduğuna karar vermesinden sonra kocası ve oğlu Sarif’e katılarak Doğu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıktı. On yıldan uzun bir süre Masyaf’tan ayrı kalan çift geçen zamanla birbirlerine daha çok yaklaştı ve kalpleri evlerine olan özlemle titredi.

 

 

NICCOLÒ ve MAFFEO POLO

 

M.S. 1230 yılı civarlarında doğan iki kardeş görünüşe göre doğuştan kaşiftiler. 1250 yılı başlarında [-] henüz ancak 20 yaşlarında olan [-] iki kardeş anavatanlarını terkederek süregelen Latin istilasından pay kapma hayalleriyle Kostantiniyye’ye doğru yola çıktılar. Aynı yıl içerisinde bir ticarethane açtılar ve kısa sürede ilerigörüşlü ve yetenekli insanlar olarak ün saldılar.

Sonraki birkaç yıl içerisinde kardeşler bağlarını koparmayacak ve [-] Niccolò’nun durumunda [-] Marco adında bir çocuğa babalık edecek kadar sık kalmak suretiyle yeni evleri ve Floransa arasında gidip geldiler. Ancak bu kutsal ailevi görev bile Niccolò’nun içindeki ateşi söndürmemişti ve kardeşler, Marco’nun doğumundan kısa süre sonra Kostantiniyye’ye döndüler.

1256 yılında, daha önceden tanıştıkları Darim adındaki bir adamın daveti üzerine kardeşler güneydeki Akka’ya, oradan da Masyaf’a gittiler. Şehre vardıklarında Niccolò ve Maffeo Polo’ya, efsanevi Suikastçı Üstadı Altaïr Ibn La’Ahad eşlik etti. Bu gizemli olduğu kadar iki kardeşin hayatını değiştiren de bir buluşma olmuştu.

Altaïr’in eşliğinde neredeyse bir ay kadar geçirdikten sonra, Niccolò ve Maffeo tamamen başka adamlar olup çıkmışlardı. Adanmış birer Suikastçı olan kardeşler bir Moğol saldırısından hemen önce, Altaïr’in Codex’ini ve beş değişik eseri alarak Masyaf’tan ayrıldılar [-] eserler paha biçilemezdi ve ne işe yaradıkları da meçhuldü.

Zorluklar ve trajik kayıplarla [-] ki bu kayıpların en önemlisi, yağmacı bir Moğol grubunun eline geçen Codex idi [-] geçen haftalardan sonra, Polo kardeşler Kostantiniyye’deki ticarethanelerine döndüler ve bir Suikastçı Loncası kurma işine giriştiler bölgenin her tarafından yerli insanları etraflarına topluyorlardı [-] Yunanlılar ve Türkler, Arnavutlar ve Yahudiler, Cenevizliler ve Araplar.

Ancak tüm çabalarına rağmen Altaïr’in kıymetli Codex’ini kaybetmenin utancını üzerlerinden atamamışlardı ve 1259 yılında [-] Altaïr’in beş eserini muazzam bir titizlilikle sakladıktan sonra [-] on yıla yakın bir süredir yurt edindikleri şehirden ayrılarak, Moğol Hanı’nı aramak üzere yola koyuldular ki bu görev ancak onyıllar sonra Niccolò’nun oğlu Marco tarafından tamamlanabilecekti.

 

 

 

PİRİ REİS

 

1467 yılı civarında [-] birkaç yıl eksik ya da fazla olabilir [-] Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yerde doğan Hacı Ahmed Muhiddin Piri, müphem kökeninin düşündürebileceği kadar gizemli biri değildi. Osmanlı Donanması’nda yetenekli ve üst rütbeli bir denizciydi. Onlu yaşlarından itibaren denizle sürekli iç içeydi, amcası Kemal ile birlikte Akdeniz’i köşe bucak gezip meşruluğu şüpheli seferlere çıkıyordu. Yirmili yaşlarına geldiğinde o ve amcası, özgürlüklerini saygınlıkla takas edip birlikte Osmanlı Donanması’na katıldılar.

1503 yılında, Osmanlı[-]Venedik çatışmasının şafağında Piri’nin askeri macera hevesi sönükleşti ve ilgi alanlarını entelektüel seyahatlere çevirerek, ciddi bir haritacılık işine girişti. 1506’da, Suikastçılar’la bazı talihsiz anlaşmazlıklardan sonra Piri aralarına katıldı [-] bir savaşçı olarak değil, bir alim ve teknisyen olarak. Bir denizci olarak geçirdiği yıllardan sonra artık ulusları birbirinden ayıran sınırlardan sıkılmış ve Suikastçılar’ın ona en gerçekçi entelektüel özgürlüğü sunduğunu hissetmişti.

1511’in sonlarında amcasının ani ölümünün ardından, Piri denizyolları üzerine çalışmak ve çizim yeteneklerini geliştirmek için bir kez daha denizlere açıldı. 1513’e gelindiğinde Güney Amerika’nın doğu kıyılarının en erken ve en isabetli betimlemelerinden birini [-] sonradan dünyaca ünlü haritası olarak tanınacak şeyi bitirmişti. Sonraki yılalrda Piri haritalar yapmaya ve nadir bulunan sanatkârlığı ve teknik yeteneğini geliştirmeye devam etti. Reis ünvanını ise 80li yaşlarının başlarında ancak alabilecekti, ki o noktada artık Osmanlı Donanması içinde bir efsane olmuştu.

 

 

 

SOFIA SARTOR

 

Sofia Sartor. Tam bir hanımefendi, öyle değil mi? Birden fazla dil bilen, çok kültürlü, süper zeki ve yaşının ötesinde olgun. 1476 yılı civarında Kostantiniyye’de doğduğunu ve Osmanlı[-]Venedik savaşına kadar burada ailesiyle birlikte yaşadığını biliyoruz. Bu 1499’da olmuştu, İmparatorluk içinde yaşayan Venedikliler için gerçekten kötü bir yıldı. Sofia’nın ailesi onu da yanlarında Venedik’e geri götürdü, ancak o doğduğu şehri hiç unutamadı. Neydi o deyiş? Bir kızı Kostantiniyye’den çıkarabilirsin, ama Kostantiniyye’yi bir kızın içinden çıkaramazsın. Böyle bir şeydi işte…

Ve şu tablosu, günlerce hiç durmadan bakabilirim. Tabloyu ünlü Alman sanatçı Albrecht Durer yapmıştı. Sıcaklığı ve renkleriyle büyüleyici bir eserdi. Sofia’nın babası Durer’a kızının portresini yapması karşılığında gülünç bir rakam önermişti, ancak sonunda ressam modelini gördüğünde ücret kabul etmemişti. Onun resmini çizmenin yeterli bir ödül olacağını söylemişti. Doğru. Yalnızca büyük sanatçılar böyle bir güzelliğin karşılığının olmayacağını bilirler.

Bir çok farklı ilgi alanı olsa da Sofia’nın asıl tutkusu yaklaşık yarım yüzyıl önce icat edilen matbaa ile gerçekleşen bir aşk olan edebiyat üzerindeydi. Tarihte ilk defa kitaplar bu kadar ucuz ve herkes tarafından erişilebilir olmuştu. Sofia kitapların demokratikleştirici etkisine bayılıyordu ve herkesin de bayılmasını hayatının asıl uğraşısı haline getirmişti.

 

 

 

ŞEHZADE AHMET

 

 

Henüz genç yaşlarında, Şehzade Ahmet bizzat babası II. Bayezid tarafından seçilerek Osmanlı İmparatorluğu tahtının varisi olmuştu. Birçoklarına göre bu çok mantıklı bir seçimdi: Ahmet babasının savaşa olan gönülsüzlüğünü ve batıni ilimlere karşı ilgisini paylaşan, minnettar ve sadık bir evlattı.

Ancak diğerlerine [-] Ahmet’in bu özelliklerini zayıflık olarak görenlere [-] göre, Ahmet Sultanlığın gücünün zayıflayışının sembolüydü. Ve bir çok Osmanlı devlet görevlisi de onun yetersiz olduğunu ve tahtın gerekliliklerini haiz olmadığını düşünüyordu.

Sultan’ın kendi Yeniçerileri bile müstakbel Sultan hakkındaki hoşnutsuzlukları konusunda seslerini yükseltiyorlar ve bir uygun bir lider olup olmadığını açıkça sorguluyorlardı. Görevi olduğu üzere, İmparatorluğu koruyabilecek miydi? Güneydeki Memlüklüler’e ve Doğudaki Safeviler’e savaş açabilecek miydi? Tanrı’nın hükmünü yerine getirip sınırları genişletebilecek miydi? Yeniçeriler bu baskıcı sorulara pozitif cevap istiyor, ancak Ahmet’in bunlara tatmin edici bir cevap getirmekten uzak olduğunu düşünüyorlardı.

1510 yılı civarında, Ahmet’in en küçük kardeşi Selim [-] Yeniçeriler’in sessiz desteğini de alarak [-] çok az bir direnişle karşılaşacağını düşünüp küçük bir orduyla Kostantiniyye’ye yürüyerek, tahtı açıkça talep etti. Ahmet’i büyük bir dertten kurtararak, babası Bayezid Selim’in ilerleyişini durdurmak üzere öne çıktı. Ancak yaşlı Sultan hastaydı ve [-] birçok insanın düşündüğü gibi [-] bu durumun dönüşmekte olduğu, iki taraf için de acı sonuçlara yol açacak olası bir iç savaşı engelleyebilecek durumda değildi….

 

 

 

ŞEHZADE SELİM

 

Sultan’ın beş oğlundan en küçüğü olarak, Şehzade Selim babasının kutlu konumu için içinde pek az umut besleyerek gençliğine ilk adımlarını attı. Ancak 1509 yılında, talihi epey değişti. Erkek kardeşlerinden ikisi ölmüştü, bir diğeri [-] Korkut [-] ise kendisine bir tehdit oluşturamayacak kadar politikadan izole ve etkisizdi. Yalnızca Sultan’ın en sevdiği oğlu, Ahmet, Selim’in yolunda duruyordu. “Yavuz” fakat aynı zamanda akıllı bir adam olan, ihtirasla yanan ve cenk etmeye aşık olan Selim hamlesini yapmadan önce seçeneklerini gözden geçirdi.

Ordusunu toplayan Selim Kostantiniyye’ye kuzeyden saldırmak için bir plan geliştirdi. Hasta pederi II. Bayezid kuzeybatıda, Edirne’de dinlenirken Selim, Yeniçerilerin onu şehre sevinçle kabul edeceğini ve Bayezid’i geri çekilmeye zorlayacaklarını düşündü. Hesaba katmadığı şey ise, babasının savaşmak için ani ve yenilenmiş bir canlılığa kavuşmasıydı. Tahtını korumak [-] ve Ahmet’in gelecekteki Sultanlığını garantilemek [-] için ileri atılan Bayezid ordularına Selim’in ilerleyişini durdurmalarını emretti ve bu emir yıldırım hızıyla gerçekleşti. Bocalayan Selim hükümdarlığa olan isteği daha da kamçılanmış olarak, stratejisini yeniden gözden geçirmek ve adamlarını toplamak için Karadeniz’in kuzeyine, Kefe’ye geri çekildi.

 

 

 

 

TARIK BARLETİ

 

Tarık Barleti Hrıstiyan bir Arnavut ailesinde, dört erkek kardeş ve üç kız kardeşten en büyük ikinci erkek olarak doğmuştu. Ancak [-] küçük erkek çocukların Sultan’ın hizmetine “gönüllü” oldukları [-] Osmanlı devşirme sistemiyle önceki hayatındaki bu küçük detaylar kısa sürede önemsiz hale geldi. Devşirme sistemiyle Osmanlı olurdunuz, bir kez ve daima. Göründüğü kadar talihsiz olan bu sistem yürürlükte olduğu zamanlar bir çok genç erkekte uygulanmıştı. Dünyanın her yerinde alınan ve satılan kölelerin aksine, devşirme sistemiyle yetişen çocuklar oldukça saygın pozisyonlara gelme şansı bulurlardı, örneğin Vezir olmak ya da Tarık’ın durumunda, bir Yeniçeri [-] Osmanlı Sultanı’nın elit askerlerinden olmak gibi.

Böylece Tarık sadık bir Osmanlı olmuştu ve Şehzade Ahmet’e olan öfkesi, Şehzade Selim’e olan sevgisi ve hayranlığı kadar iyi biliniyordu. Bu da tüm Yeniçeri güçlerinin sadakatini Selim’in tarafına çekmekte etkili oldu. Böylece Yeniçeriler kağıt üstünde Sultan II. Bayezid’e bağlı görünseler de, hepsi içten içe Selim’in önce çıkması ve gücü ele geçirmesini istiyordu. Ve Yeniçeriler kendi başlarına güçlü bir politik güç teşkil ettiklerinden, Tarık bu tarz konuları susturulma ya da suçlanma korkusu yaşamadan açıkça dile getirebilirdi. Doğrusu cesur bir adamdı.

 

 

 

YUSUF TAZİM

 

Abstergo bu adam hakkında birkaç yıl önce topladığı bazı verilere sahip. Ancak standart tarih kitaplarında hakkında pek bir şey yok, eminim Yusuf bunu bilse bu duruma oldukça sevinirdi. Yusuy Tazim 1467 yılı civarında Bursa’da doğmuş, sekiz yaşından itibaren ise Kostantiniyye’de annesi tarafından yetiştirilmiş bir Türk’tü. Babası bir Suikastçı idi ve muhtemelen Yusuf da bu yüzden bir Suikastçı olmuştu. Ancak baba Tazim’e ne olduğu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Öldürülmüş müydü? Ailesini terk mi etmişti? Bu konuda ben de senin bildiğinden fazlasını bilmiyorum.

17 yaşına geldiğinde, Yusuf şehirde bir tırnakçı ve ufak bir hırsız olarak epey tanınır hale gelmişti. Ancak efsanevi Vezir İshak Paşa ile tesadüfen karşılaşması tüm bunları değiştirdi. İshak da Bâb[-]ı Âli’de, II. Bayezid’in burnunun dibinde faaliyet gösteren bir Suikastçı idi. Vlad Tepeş’i yenilgiye uğratan, daha sonra Osmanlılar ve Suikastçılar arasında geçici bir anlaşmaya aracılık eden de İshak’tı. 1480lerin sonlarında açık fikirli İmparatorluk vatandaşlarını İtikat’a katılmaya ikna etmekle oldukça meşguldü. Yusuf İshak’ın karizmasına ve etkileyici liderliğine kapılmış ve 20. yaşgününden hemen önce Suikastçılar’a katılmıştı.

Bu noktadan itibaren Yusuf hızlı ve kendinden emin bir şekilde yükselmiş ve M.S. 1500’e gelindiğinde kendine oldukça iyi bir ün edinmişti. 1502’de, Yusuf Yunanistan’da Osmanlı[-]Venedik savaşını barışçıl bir sona kavuşturmak isteyen bir Venedik Suikastçıları grubuyla karşılaştı. Bu çabalar meyvesini vermiş görünüyordu, 1503’te savaş durmuş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun batı sınırlarına barış hakim olmuştu.

Belki de Suikastçılar’ın barışı sağlamaktaki başarısıyla rahata kavuşan II. Bayezid son on yılında oldukça yumuşamış, tasavvufi metinleri ve simya deneylerini devlet yöneticiliğine yeğler olmuştu. Bu Suikastçılar’ın da işine gelmişti, donuk bir barış ortamı sonu gelmez savaşlara ve Emperyal genişlemeye göre daha iyiydi. Ancak, 1509’daki büyük depremin ardından, Kostantiniyye’de yeni bir tehdit baş göstermişti [-] eski Bizans amblemleriyle savaşan Tapınakçılar. Görece sakin yılların etkisinden sıyrılan Yusuf bir kez daha Suikastçılar’ını önlerindeki uzun ve zorlu savaşa hazırlamaya başlamıştı.

Fazlasını Oku